4 Mayıs 2009 Pazartesi

İLLEDE LİKYA OLSUN - 1

Alev ve ben halis bir Anadolu uygarlığı olan Likya'nın hayranlarındanızdır. Tarihte o ya da bu sebeple az yer verilmiş, daha doğrusu ön plana az çıkarılmış, hatta kimi zaman bilinçli olarak Yunan uygarlığının parçası gibi lanse edilmiş ve fakat gerçeği bunlardan çok farklı , etkileyici bir tarih ve kültüre sahip olan bu uygarlığın izini senelerdir süreriz. Her yıl tatillerimizde Likya Yolu parkurlarından bir kaç rotayı mutlaka yürüyerek ya da kano ile (hatta 2 yıl önce 550 kmlik rotanın tamamını offroad yaparak, tek seferde katetmek imkânımız da oldu) geçer, eski Likya kentlerini tekrar tekrar ziyaret ederiz.

Likya Yolu'na bu kez farklı bir açıdan bakmak için, 23-26 Nisan'da maceranın adresi Explorer'ın organizyonu ile "Gökbük - Alacağ Doğa Koruma Alanı - Gelidonya Feneri Gezisi"ne katıldık. Explorer'ın organizasyonları maksimum doğa, bol hareket ve daimi keşif demektir. Arada (ve illaki) beklenmeyen sürprizler de programlara dahil olunca, bu faaliyetleri "macera" diye tanımlamak hiçte hatalı olmaz.

Rehberimiz yine Ertuğrul Melikoğlu. Ertuğrul'un kendisi bizzat macera avcısı olduğundan, "bu sene daha ilginç ne yapabilirim" diye yine düşünüp, bu programı hazırlamış. Programın ana teması (ve hedefi) Akdeniz'in yüksek yaylalarında Nisan sonunda ve sadece bir kaç haftalığına açan yabani dağ lalelerini bulmak. Tabii, bereketli Akdeniz'in sunduğu sayısız ve bazen beklenmedik güzellikler nedeniyle, bu hedef diğer pek çok hedef ve keyiften sadece biri oldu:) Bu gezide bizlere bitki ve kuşlar konusunda son derece bilgili bir uzmanın eşlik etmesi, gezinin diğer bir orjinal yanıydı. Emekli tıp doktoru Sevgili Riyad sayesinde özellikle Akdeniz bitkileri hakkındaki bilgi ve görgümüzü arttırdık.

23 Nisan sabahı Antalya'da denize nazır kahvaltımızı edip, konaklamayı yapacağımız Finike yakınlarındaki Gökbük Köyü'ne doğru yola çıktık. Bazılarınız biliyordur, Antalya'daki Tahtalı Dağı'na (2365 m) uzun süren siyasi ve çevresel kavgalardan sonra bir teleferik yapılmış. Yol üstünde tabelasını görünce, programda olmamasına rağmen "buraya kadar geldik, fazladan bir de zirve yapmanın ne mahsuru var?" diyerek teleferikle Tahtalı Dağı zirvesine çıkmaya karar verdik.

Orada bize verilen bilgiye göre teleferiği yapan ve işleten yabancı bir firma (öyleki bilet kesen kız bile yabancıydı). Çevrecilerin tüm itirazlarına ve daha önceki hükümetlerin onayını alamamasına rağmen, son genel seçimden sonra hizmete girmiş. Hikayenin bu kısmını detaylı araştırmadım, amacım bunu tartışmak da değil. Ancak, bir şekilde hayata geçmiş, insanlarda merak uyandıran ve vızır vızır işlediği için para bastığı da belli olan böyle bir yatırımın ülke ekonomisine önemli bir katkı sağlamıyor olması biraz can sıkıcı.


Tahtalı Dağı zirvesinden inen teleferiğin görüntüsü

70-80 civarında insan taşıyabilen bu modern teleferikle Tahtalı Dağı zirvesine ulaşmamız sadece 20 dakikamızı aldı. Dağın doğal güzelliklerinin ve tabii ki Antalya sahil şeridinin panoromik görüntüsünün o yükseklikten seyri gerçekten çok keyifli. Zirve noktasında kafeterya, restoran ve hediyelik eşya dükkanından oluşan bir kaç katlı, zevksiz bir yapı var. Orada biraz vakit geçirip bir sonraki teleferikle aşağı iniyorsunuz. Tırmanış yapmak istemeyen ama yine de dağların tepelerini merak edenler için güzel bir fırsat sunuyor teleferik.

Bayağı yükselmişiz...

Aşağıdaki yaz havasının tersine, Tahtalı Dağı zirvesi karla kaplı

1. günümüzün öğle saatlerinde 3 gün boyunca konaklayacağımız Gökbük Köyü'ne ulaştık. Gökbük Köyü "tahtacı" diye bilinen Alevi Türkmenlerinin köyü. Gitmeden önce "burası nasıl bir yerdir acaba?" diye Alev'in yaptığı araştırmalardan biraz bilgi derlemiştik. Melih Eriş'in Foto Gezgin 'e yazdığı bu yazı bulduğumuz bilgiler içinde "Gökbük Cenneti"ni en iyi anlatanı. Gittiğimizde bulduklarımız Melih beyin anlattıklarından farklı değildi. Bu köy bana göre adeta cennetten bir parça gibi göründü, o yüzden "köy" yerine "cennet" demeyi tercih ediyorum.


Köy evleri

Köyün ortasından akan, yazın yüzülebilen dere (yoksa nehir mi demeli?)

Hani ilkokul kitaplarından zihnimize girmiş pastoral bir "Anadolu köyü" tasviri vardır: Etrafı beyaz şapkalı dağlar, ormanlar ve binbir bitkiyle çevrili, rengarenk, kedili, köpekli, tavuklu, horozlu, içinden dere akan, minik sevimli evleri, çınar ağacının altındaki kahvesi ve aydın yüzlü, aydın ruhlu, candan insanlarıyla... Ben daha ilerleyen yaşlarımda Halikarnas Balıkçısı'nın Ege köyleri tasvirlerinde izini sürerdim bu huzur cennetlerinin... İşte Gökbük, bu tasvirin hayat bulmuş hali.

Her yerde sardunya...

Mısırlar (Ahmet Amcanın güzelim evinden bir kesit)

Köyde önü boş olan pencere yok

Enerji konularına takıntılı biri olarak, bu köye girer girmez farklı ve yüksek bir enerji alanına girdiğimizi hissettim [hoş ben ne zaman Ege ve Akdeniz'e kavuşsam böyle hissederim:)] , bence dağdan, taştan ve en önemlisi insanlarından delice bir yaşam enerjisi fışkırıyordu. "Acaba Halikarnas Balıkçısı buraları görmüş müydü?" diye düşünmeden edemedim, onun meşhuuuur, gür "merhabaları" nı köy halkından duydukça... Ve çok geçmeden bu hissiyatımın doğru olduğunu anladık.

İlginç bir bitki ve harika bir bahçe düzenlemesi

27 Nisan 2009 Pazartesi

TATİL SONRASI GÜZEL SÜRPRİZ:)

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı fırsat bilip çocuklar gibi eğlendiğimiz bir seyahate gittik (detay vermiyorum, çok yakında burada yazağım için:)), yokluğumuzda Sevgili Uçan Martı bize güzel bir haber vermiş: 3 gün önce Habertürk Gazetesi'nde blogumuz tanıtılmış (tanzanya yazı dizisinden bir yazımız kullanılarak). Çok sevindik tabii. Gazeteyi henüz bulamadım, biraz zor olacak gibi. Bulamasam da, bu haftaya harika bir seyahat üstüne bir de bu güzel haberle bomba gibi başladığımızı söylemeleyim...

Yeni yazılar arka arkaya çok yakında burada:)

15 Nisan 2009 Çarşamba

BİR KİTAP TAVSİYESİ: LOST BAŞUCU KİTABI

Bu kitabı büyük bir gururla tavsiye ediyorum:

Sevgili arkadaşımız Emrah Güler'in ilk kitabı "LOST Başucu Kitabı" geçen hafta sonunda Doğan Yayınları'ndan çıktı.

Benim de Alev'in de belli dönemlerde bir veya bir kaç diziye sardırmışlığımız oldu. Her akşam eve döndüğümüzde gözlerimizin izin verdiği miktarda bölümü dvd'de ard arda seyredip, sonra seyrettiklerimizi masaya yatırır, tartışırdık. Sardırdığımız diziler arasında ilk aklıma gelenler ise "Ally Mc Beal", "The X-Files", "Six Feet Under" ve "Secret Life of Us" (komedi ve benzeri sitcom'ları saymıyorum tabii). Hemen hepsi ile de Emrah sayesinde tanıştığımızı söylemeliyim:) Bu zincirin son halkası "LOST" olmuştu, ama sadece 3. sezonun yarısına kadar... Hayatımın son 5-6 yılı giderek artan şekilde TV ile aram bozuldu, kendisinin kıymetli zamanımdan çaldığını farketmeye başladığım için. Son bir kaç yıldır Alev de aynı şekilde düşünür olduğu için TV odaklı bir hayat yaşamıyoruz uzun zamandır. Buna da çok memnun olduğumu söylemeliyim kendi adıma. Kendi belirlediğimiz zamanda, kendi seçtiğimiz şeyleri izlemek daha keyif veriyor. LOST da bu istisnalardan biri olmuştu, ama rutin ve gereksiz yere uzadığını düşündüğüm , bu yüzden yaratıcılığından yediğine ve reytinge oynadığı hissine kapıldığımdan, LOST 3. sezonu itibariyle gözümdeki cazibesini yitirdi ve dizi yayın hayatına veda etmeden ben diziye veda ettim.

Benim gibi sıkılmayıp, pes etmeyip seyretmeye devam edenleri ise bambaşka sürprizlerle karşılamış LOST; dizinin 3. döneminde monotonluğa düşen senaryosunu yeniden ve hiç beklenmedik açılımlarla renklendirdiğini duyuyorum fanatiklerinden (Emrah, kitabında benim gibi 3. sezonda düşen tempoya ve dizinin yaratıcı ekibinin bunu farkedip sorunu nasıl başarıyla aştıklarına da değiniyor).

Emrah Güler aslında sinema ve popüler kültür konuları ile ilgilenenler için tanıdık bir isim, bana göre ise bu konularda bir "guru", ileriki yaşlarında da "duayen" olacak. Popüler kültür konularındaki birikimi inanılmazdır. Herşeyin , herkesin birbirini taklit ettiği, bilinen güvenli sularda yüzmenin rehavetine kapıldığı, üretme çabası içinde olanların kafasına "haddini bil arkadaş" diye balyozla vurmak konusunda gayet hevesli olan bir ülkede, Emrah'ın bu yaptığı ülkede üreticilik-yaratıcılık adına hala ümitli kalmaya devam etmenin güzel bir simgesidir bana göre.

Kitap, ismi nedeniyle, her ne kadar ilk bakışta bir "dizi tanıtım rehberi" izlenimi verse de, aslında bu bahane ile Emrah'ın kendini bildiğinden beri adadığı popüler kültür konularındaki devasa birikiminin de yansıması, hatta "patlaması" dır.

Siz de bir bakın, bir dizi rehberinden çok farklı, etkileyici bir bakış açısı ile karşılaşacak ve LOST ile pek irtibatınız olmasa bile, bu çok boyutlu, bol renkli bakış açısı nedeniyle kitabı elinizden bırakamayacaksınız.

14 Nisan 2009 Salı

Tanzanya'da sizi ne bekler? - 4

Turistler için çok sayıda tesis ve restoran var. Yediğimiz yemeklerin hepsi de birbirinden güzeldi. Tahmin edebileceğiniz gibi meyve ve sebze zebil gibi; ananasın, muzun, papayanın, mangonun, “ihtiras meyvesi"nin ["passion fruit" adı , bize yabancı ve fakat çok lezzetli bir meyve] kilolarcasını sadece 1 dolara almanız mümkün. Domates, salatalık, biber, marul hepsi taptaze, çıtır çıtır, mis gibi. Gerçi gitmeden önce dışarıda salata yemememiz ve buz kullanmamamız konusunda uyarılmıştık (yukarıda belirttiğim hijyenik olmayan sular nedeniyle). Kilimanjaro Dağı tırmanışı sırasında bu yasağa uyduk, sebze ve salata yemedik. Ama şehre inince birbirinden cazip taze sebzelere, salatalara daha fazla karşı koyamadık. Üzerlerine en sağlıklı dezenfektan olan sirkeyi basıp basıp bol bol salata yedik. Hiç bir şeycik de olmadı.

Tanzanya’nın en meşhur ürünü (kahvesi dışında) “Kilimanjaro” isimli birası. Her yerde o var, alternatifi ise Kenya birası olan “Tusker”. Tusker Afrika tarihinde ayrıcalıklı yeri olan bir filin adı. O da güzel. Hak geçmesin diye Tanzanya’da olduğumuz sürece Kilimanjaro, Kenya’da bulunduğumuz süre içinde ise Turker içtik:)


Birazcık da “öbür yüz”e değinelim: Son zamanlarda gazetede sık sık karşılaştığımız [veya “algıda seçicilik" nedeniyle benim dikkatimi çeken:)] haberler var, Tanzanya’da albino hastalarının kara büyücülük faaliyetlerinde kullanılmak üzere kaçırılıp vahşice öldürülmeleriyle ilgili... Haberlerin kaynağı, nedense hep Tanzanya, ama bu gerçek sadece Tanzanya’ya has değil. Özellikle ekvator çizgisi altındaki Afrika ülkelerinde yoğun büyücülük faaliyetleri olduğu biliniyor. Pagan kabile dinleri için bu tür şeyler zaten inançlarının parçası, ama “kara büyücülük” denen ve içine insan parçalarının karıştığı tür az da olsa (bu da benim tahminim, çok olduğuna inanmak istemiyorum) varolan ama kimsenin varolduğunu kabul etmek istemediği bir gizem olarak varlığını sürdürüyor.

Nairobi’den kalkacak uçağımıza 1 gün kala yine karayolu ile Kenya’ya geçtik. Fakat geçmemiz çok uzun sürdü. Aklımıza gelmeyen başımıza geldi çünkü: Seyahat şirketinin bize tahsis ettiği minibüs yolun yarısında arızalandı. Hem de öyle böyle bir arıza değil. Sayısız tamir denemesinden sonra araçtan ümit kesildi ve yine sayısız denemeden sonra acentaya ulaşılıp, bize yeni araç göndermeleri sağlandı. Gel gör ki aracın ve onu kullanacak şoförün bulunup sonra bizim bulunduğumuz noktaya ualaşabilmesi tam 3,5 saate maloldu. Bu bekleme bize Tanzanya sınırında olduğu söylenen ve her çeşit otantik ve yerel Afrika ürünlerinin satan ve üstelik kredi kartı da kabul eden [bu ne demek? Tanzanya’ya kredi kartınıza güvenerek gitmeyeceksiniz demek:)] büyük ölçüde son ana bıraktığımız alış veriş şansını kaybettirdi. Buna karşılık, ancak hayallerimizde sözkonusu olabilecek beklenmedik bir keyfi sundu.


Yolda beklediğimiz 3,5 saat boyunca yoldan sürüsünü otlatan, yürüyerek şehirler arası seyahatini yapmakta olan veya çarşı-pazardan dönen Masailerle daha da bir içli dışlı olduk. Kendine fazla güvenen genç bir Masai ile Renay koşu yarışı bile yaptı [Renay'ın yenildiğini belirtmeye gerek var mı??. Genç Masai haklı bir güvene sahipmiş meğer:)]. Sürüsünü otlatan küçük bir Masai bize kendini fazla kaptırıp sürüyü ihmal edince, sürüyü ileride zar zor toplayan dedesinden hem esaslı azar hem de biraz sopa yedi:) Başka bir kadın grubu "mani mani" verirsek fotoğraf çektirebileceklerini söylediler. Rehberimizin tercüme ettiğine göre, kadınlardan biri yanındaki genç kızını henüz evlendiremediği için çok dertliydi, sürekli bu konuda konuştu. Kız da taş çatlasa 15 yaşında falandı bu arada:) Bizim beylere bir mesaj mı vermeye çalışıyordu, anlamadık :) Sayelerinde o 3,5 saatin nasıl geçtiğini anlamadık.



















Tanzanya’ya ulaşmak için önce KenyHavayolları’nın İstanbul’dan kalkan Nairobi uçağına bindik. Nairobi’den yaklaşık 3 saatlik minibüs seyahati ile Tanzanya’nın Arusha şehrine ulaştık. Bu 3 saatlik seyahat bile tam bir görsel şölene dönüştü. Afrika savanlarının güneş batarken sergilediği manzarayı unutmamız mümkün olmayacak.

Tanzanya vize istiyor. Ama bunu her hangi bir siyasi sebeble değil, daha çok ekonomik sebeplerle yaptığı hissine kapıldım. İstanbul’daki Konsolosluğundan 40-50 euro civarı bir ücret ödeyerek, kolayca alabilirsiniz.

Aman aşılara dikkat! Uluslararası Sağlık Örgütü’nün tavsiye ve kuralları gereği belli ülke ve bölgelere giderken belli aşıları olmak gerekiyor. Tanzanya ve Kenya için sarı humma, menenjit ve bir tür karma aşı olmak şart. Türkiye’deki havaalanlarında bu hizmet ücretsiz veriliyor. Sadece gitmeden randevu almanız lazım. Ha, bir de orada bulunduğunuz süre içinde (ve mümkünse dönünce bir süre daha) sıtmaya karşı Tetradox isimli (veya türevi) bir antibiyotik kullanmanız tavsiye ediliyor. Şakası yok, kaytarmayın:)

11 Nisan 2009 Cumartesi

Tanzanya'da sizi ne bekler? - 3

Gördüğümüz şehirlerdeki çok kısıtlı sayıdaki istisnalar hariç, halkın büyük çoğunluğu tek veya en fazla iki gözlü tahtadan ya da sazdan yapılma, elektriği, akan suyu ve genelde kapısı dahi olmayan barakalarda yaşıyor. Bunu görünce, neden sokakların her daim kalabalık ve sosyalleşen insanlarla dolu olduğunu anlıyorsunuz. Bu barakalar sadece uyumak için. Kişiye ya da aileye özel bir mahremiyet, konfor, keyif ortamı ve güvenlik sağlamıyorlar. Hal böyle olunca hayatın merkezi açık hava, yaşam, uyku saatleri hariç, hep dışarıda akıyor.

Akşamları her barakada gaz lambası yanıyor, sokak aydınlatması da olmadığı için karşıdan sanki yıldızlar yere inmiş gibi bir manzara oluşturuyor binlerce kandilin ve gaz lambasının ışığı. Tropik iklim kuşağında oldukları için açık havada yaşam sorun değil belli ki, ve zaten Afrika insanın doğasına çok daha yakın.

Suyun yokluğu konusu gerçekten dikkat çekici. Yağış almadığından değil, sanırım suyu tutacak sistem ve her eve ulaştıracak alt yapının olmamasından... Halk, hele de kırsaldakiler, için suya ulaşmak ciddi bir mesele. Seyahat esnasında yol kenarında onlarca çocuk gördük çamurlu su birikintilerinden elindeki testi ve plastik bidonlara su toplamaya çalışan... İnanamadık ama onların çok doğal bir gerçeğiydi. Durum bu olunca, salgın hastalık ve enfeksiyonların yaygın olmasına ve ziyaretçiler içinde ciddi tehdit oluşturmasına şaşmamak gerek.
Gözlerimizin alışık olmadığı bir diğer manzara ise uçsuz bucaksız kahve ve muz tarlaları. İlk kez kahve ağacı gördüm, bodur ama bol çiçekli ağaçlar. Tanzanya dünyanın en güzel kahvelerinin yetiştiği bir ülke. Bunlar dışında, sadece Tanzanya’nın değil, tropik kuşaktaki tüm ülkeleri sembolize eden iki tür ağaç da bize seyahatimiz boyunca güzel görsel manzalara sundu. Bir tanesine "cennet ağacı" deniyormuş, hani kökleri ağacın tepesindeymiş gibi görünen... Diğerinin adını ise ne yazıkki unuttum ama öğrenirsem buraya yazacağım. Afrika savanlarında dağınık halde sıkça bulunan bir ağaç. Pek çok klasik Afrika imgesine görebilirsiniz kendisini.

15 Mart 2009 Pazar

MARATON SAVAŞLARI - 2


7 Mart Cumartesi günü Güçlü ile Antalya’ya uçtuk. Onun hastalığı benden de beter. Benim bir hafta önceki perişan hallerimi şimdi o yaşıyordu. Güçlü’nün kesinlikle koşmaması lazım, içi gidiyor biliyorum ama koşarsa bitiremeyebilir bile. O kadar hasta. Bu sefer Hillside Su Otel'de kalıyoruz. Bütün organizasyonu yapan Öger, Adım Adım ekibine bazı otellerde avantajlı fiyatlarda konaklama imkanı sağladı. Hillside Su çok keyifli bir otel bu arada.

Öger Maratonu bu sene 4. kez yapılıyor. Avrasya Maratonu’nun geçmişi ise 30 yıl. Avrasya Maratonu, koşarken bir kıtadan başka bir kıtaya geçilen yegâne maraton. Bu köklü geçmişine ve özelliğine rağmen başarılı bir şekilde organize edilemiyor ne yazık ki. Bu konuda İstanbul Belediyesi yeterli olamıyor. Şehir ve ülke olarak da bu tür bir spor kültürümüzün olmadığını düşünüyorum. Hal böyle olunca hem sporcular hem de İstanbullular çok zor durumlarda kalıyorlar, maraton olması gerektiğinden daha az coşkulu, daha az keyifli ve daha az katılımlı oluyor.

Bu yıl henüz dördüncüsü yapılan olan Öger Maratonu’na katılım ise Avrasya Maratonu’nu geçmiş durumda. 2008’de Avrasya Maratonu’nda 2200 civarı katılımcı varken, Öger’de 2500 katılımcı vardı. Çünkü Öger Maratonu profesyonelce yapılan bir organizasyon. Bu gidişle Öger Maratonu Dünya’daki New York, Berlin, Roma, Boston gibi meşhur maratonlar arasına girecek gibi gözüküyor. Darısı çoktan bu klasmana girmiş olması gereken Avrasya Maratonu’nun başına… Öger’e ve bu dört dörtlük organizasyonda emeği geçen herkese teşekkürler.

Neyse, dönelim maratonun kendisine. Hasta ve antrenmansız olduğum için yavaş bir tempoyla, kontrollü bir şekilde başladım. İlk 12 km’yi 1 saat 7 dakikada geçtim. Düşündüğümden daha iyi gidiyordum fakat 16.km de olan oldu ve gücüm tükendi. Antalya Stadı içerisindeki finiş noktasına geldiğimde geçen seneki derecemden 21 dakika daha kötüydüm. Bu sene 2 saat 10 dakikada koştum. İnanılmaz bir fark benim için. Son 5-6 km’de her şey değişiverdi. Güçlü doğrusunu yaptı ve koşmadı. Renay 1 saat 59 dakikada koştu. Onun da geçen seneki derecesinden kötüydü. Ayşe 10 km lik parkuru koştu, süresi geçen seneki süresiyle hemen hemen aynı: 1 saat 6 dakika. Anlayacağınız bu sene maraton savaşları pek çetin geçemedi:) Ama Adım Adım koşucuları olarak Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği için topladığımız bağış paralarının şu anda 70.000 TL’yi geçtiğini bilmek ise en güzel, en anlamlı savaş ganimeti oldu diyebiliriz:)

İşte “maraton savaşları” dediğim keyifli rekabet… Kim ne koştu, kim ne kadar antrenman yaptı, kim yapmadı? İdmandan kaytaranı telefonla arayıp “ben bugün şu kadar koştum” diye taciz etmek en büyük ceza. Sporun güzel taraflarından biri: Tatlı rekabet...

Bir süre dinleneceğim. Yağmur, kar, soğuk, gece, gündüz demeden haftanın 5 günü idman yoruyor insanı doğal olarak. Sonra yeni bir antrenman programı yapıp, Temmuz ayında İstanbul’da yapılan boğaz yüzme yarışına hazırlanacağım.

6 Mart 2009 Cuma

MARATON SAVAŞLARI :) -1

Yazının başlığına bakıp antik dönem savaşlarından bahsedeceğimi sanmayın sakın:)
Önce bir geçmişi hatırlayalım.

Şu yazıyı 27 Ekim 2007 Cumartesi günü eski blogumda yazmışım:

"29. AVRASYA MARATONU


Maratondan bir gece önce özenle hazırladığımız Maraton kostümlerimiz:)

Uzundur yazmadım, yazamadım ama yazmadım demek hiç bir şey de yapmadım demek değil. Hepsini toparlayacağım yakında. Bir kaç saat sonra İstanbul'a gidiyorum. 29. Avrasya Maratonuna katılmaya gidiyorum. 15km'lik etabına katılacağım. Geçen sene de koşmuştum. İsteğim ve hedefim, sağlık sorunu olmadığı sürece hayatımın sonuna kadar her sene Avrasya Maratonu’na katılmak. Bu seneki hedefim 1:15'in altında koşmak. Herkes en az bir kere denemeli Avrasya Maratonu'na katılmayı. En azından köprünün üzerinden yaya olarak geçmek bile buna değer. Geçen sene koşması için Kamil'in kanına girmiştim, bu sene de Güçlü'yü kandırdım. Güçlü ile beraber çok keyifli ve faydalı antrenmanlar da yaptık. Renay bu sene de koşuyor tabiiki. Renay'ın başka bir amacı daha var. Omurilik Felçlileri Derneği adına koşarak bağış toplayacak. Geçen sene de yapmıştı ve çok da fayda sağlamıştı dernek. Ayşe'de bu sene ilk koşacak olanlardan. O da Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin "Türkiye'nin Eğitimli Kızları Projesi" için koşarak bağış toplayacak. Eğer bu bağış faaliyeti ile ilgilenirseniz bana yazın ki Ayşe veya Renay'la veya dernekle irtibata geçmenizi sağlayayım. Her sene tanıdık koşucular artıyor.Belki iyi bir planlama ve organizasyonla Londra, Kenya veya New York gibi meşhur maratonlarda da koşarız bir gün. Ama eminim hiç birinde bir kıtada başlayıp başka bir kıtada maraton tamamlamanın keyfi olmaz. "

13 Aralık 2007 Perşembe günü de bunları yazmışım:

"Bir Avrasya Maraton'u Daha Bitti

Bir kez daha Asya'dan Avrupa'ya koşarak geçtim. Bu sefer derecem 1:14:39 hedeflediğimden daha iyi bir derece yaptım. Bakalım seneye kaç koşacağım? Hava çok güzeldi, bu sene tanıdık yüzler daha fazlaydı. Yine organizasyon fiyaskosu yaşadık. Her şeye rağmen koşup bitirmek çok keyifli.


Yarıştan önce Güçlü saatleri ayarlama konusunda bir sorun yaşadığı için en son otobüsle başlangıç noktasına gelebilmiş. O yüzden ilk fotoğrafta yok. Renay, Ayşe, ben yarış öncesi otobüslere binmeden önce:

Bu da yarış sonrası madalyalarla hatıra fotoğrafı:



Bu arada ekibimiz arasında en iyi derece benim ki, hatırlatmadan edemeyeceğim:)

Maratondan sonra Aşk Kafeye gittik kutlamaya. Çok uzun bir yemek seramonisini bira ile neticelendirdik.

Ohhh, yarasın:)

Öger Maratonu'na katılır mıyız bilmiyorum ama bir süre akşam antrenmanlarına ara vereceğim."


Gelelim günümüze...

Küçük yaşlardan beri spor hep hayatım içerisinde oldu. Önce jimnastik, sonra basketbol ve uzun yıllar sutopu. Maddi ve manevi anlamda beni ben yapan sutopu oldu. Mülkiye'de başladım sutopuna, sonra ODTÜ'ye transfer oldum. Üniversite yıllarında bir takım sebeplerden ayrı düştüm bu mükemmel spordan. Tabii böyle uzun ayrılıktan sonra geri dönüş pek kolay olmuyor. Gönül çok istiyor ama iş güç derken hem antrenman yapmaya zaman ayarlayamıyorsunuz hem de artık fizik, genç sutopcularla mücadele etmeye pek yetmiyor. Ancak arada sırada bir kaç veteran sutopcuyla havuza gidip antrenmanda takımla maç yapıyorsunuz . Arada maçlara gidiyorum tribünden takımı desteklemeye, eski günleri hatırlamaya, arkadaşları görmeye fırsat oldukça. Neyse daha uzatmayayım. Spor benim için önemli, ille sportif bir hedef, bir mücadele olsun istiyorum hayatımda. 2006 yılında ilk Avrasya Maratonu'mu koştum. 15km'lik etabı 1 saat 21 dakikada bitirdim. Hiç antrenman yapmamıştım öncesinde. 2007’nin hikayesini yukarıda anlattım. 2oo8’de Avrasya Maratonu’nu 1 saat 15 dakikada koştum. Geçen sene katılanacak maratonlar listesine Antalya’daki Uluslararası Öger Maratonu’nu da (“Runtalya”) ekledik.

2008’de Öger Yarı Maratonu'nu 1 saat 49 dakikada koşmuştum. Şimdi yine Öger Maratonu'nun zamanı geldi. Cumartesi Antalya'ya gidiyorum. 8 Mart Pazar günü maraton var. Güçlü ile beraber gidiyoruz. 1,5 aydır çok iyi bir antrenman dönemi geçiriyorduk, taki 15 gün önce bir pazar günü 14km antrenmanından sonra ben hastalanana kadar... Soğuk algınlığı fena çarptı, 15 gündür hala hastalığın etkisindeyim ve hiç antrenman yapamadım bu sürede. Halbuki hastalanana kadar Salı, Çarşamba, Perşembe tempo, sürat ve rejenerasyon antrenmanları, haftasonları da uzun mesafe idamanı yapıyorduk. Benim hastalanmama dayanamayan Güçlü de geçen hafta aynı şekilde hastalandı. Öyle görünüyor ki maraton pek keyifli olmayacak bu sefer. Hastalıklar, antrenmansızlık ve bunların neticesinde çok güçsüz gidiyorum Runtalya için. Bu şartlar altında geçen seneki 1 saat 49 dakika derecemi yapamayacağım ortada. Benim için önemli olan 21,1 km’lik koşuyu sağlam ve sağlıklı bir şekilde bitirmek. Daha iyi dereceye seneye bakacağım artık. Bu sefer maraton koşmanın yanında daha önemli başka bir motivasyonum daha var: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği (“TOFD”) adına bağış toplamaya çalışacağım.

Bağış toplamak için Amerika ve Avrupa’da oldukça sık kullanılan ve bir kaç senedir Türkiye’de de ADIM ADIM Oluşumu sayesinde uygulanmaya başlanan "Yardım Koşusu ("Charity Run")" faaliyeti ile engelli kardeşlerimize akülü sandalye almak üzere bağış toplamak istiyorum. Adım Adım'ın web sitesinden bugüne kadar Adım Adım sporcularının koşarak topladığı paralarla alınan akülü sandalyeler ve yine Türkiye'nin Eğitimli Kızları Projesi kapsamında okuma şansına kavuşan kızlarımız hakkında detaylı bilgi alabilirsiniz. Normal şartlarda bu halimle kendimi daha da zorlamam pek mantıklı değil ama maratonun bu amacı beni daha da motive ediyor. Bütüne anlamlı bir katkı sağlayacağım için seviniyorum.

Adım Adım: Harakete geçin, harekete geçirin