Likya Yolu'na bu kez farklı bir açıdan bakmak için, 23-26 Nisan'da maceranın adresi Explorer'ın organizyonu ile "Gökbük - Alacağ Doğa Koruma Alanı - Gelidonya Feneri Gezisi"ne katıldık. Explorer'ın organizasyonları maksimum doğa, bol hareket ve daimi keşif demektir. Arada (ve illaki) beklenmeyen sürprizler de programlara dahil olunca, bu faaliyetleri "macera" diye tanımlamak hiçte hatalı olmaz.
Rehberimiz yine Ertuğrul Melikoğlu. Ertuğrul'un kendisi bizzat macera avcısı olduğundan, "bu sene daha ilginç ne yapabilirim" diye yine düşünüp, bu programı hazırlamış. Programın ana teması (ve hedefi) Akdeniz'in yüksek yaylalarında Nisan sonunda ve sadece bir kaç haftalığına açan yabani dağ lalelerini bulmak. Tabii, bereketli Akdeniz'in sunduğu sayısız ve bazen beklenmedik güzellikler nedeniyle, bu hedef diğer pek çok hedef ve keyiften sadece biri oldu:) Bu gezide bizlere bitki ve kuşlar konusunda son derece bilgili bir uzmanın eşlik etmesi, gezinin diğer bir orjinal yanıydı. Emekli tıp doktoru Sevgili Riyad sayesinde özellikle Akdeniz bitkileri hakkındaki bilgi ve görgümüzü arttırdık.
23 Nisan sabahı Antalya'da denize nazır kahvaltımızı edip, konaklamayı yapacağımız Finike yakınlarındaki Gökbük Köyü'ne doğru yola çıktık. Bazılarınız biliyordur, Antalya'daki Tahtalı Dağı'na (2365 m) uzun süren siyasi ve çevresel kavgalardan sonra bir teleferik yapılmış. Yol üstünde tabelasını görünce, programda olmamasına rağmen "buraya kadar geldik, fazladan bir de zirve yapmanın ne mahsuru var?" diyerek teleferikle Tahtalı Dağı zirvesine çıkmaya karar verdik.
Orada bize verilen bilgiye göre teleferiği yapan ve işleten yabancı bir firma (öyleki bilet kesen kız bile yabancıydı). Çevrecilerin tüm itirazlarına ve daha önceki hükümetlerin onayını alamamasına rağmen, son genel seçimden sonra hizmete girmiş. Hikayenin bu kısmını detaylı araştırmadım, amacım bunu tartışmak da değil. Ancak, bir şekilde hayata geçmiş, insanlarda merak uyandıran ve vızır vızır işlediği için para bastığı da belli olan böyle bir yatırımın ülke ekonomisine önemli bir katkı sağlamıyor olması biraz can sıkıcı.
70-80 civarında insan taşıyabilen bu modern teleferikle Tahtalı Dağı zirvesine ulaşmamız sadece 20 dakikamızı aldı. Dağın doğal güzelliklerinin ve tabii ki Antalya sahil şeridinin panoromik görüntüsünün o yükseklikten seyri gerçekten çok keyifli. Zirve noktasında kafeterya, restoran ve hediyelik eşya dükkanından oluşan bir kaç katlı, zevksiz bir yapı var. Orada biraz vakit geçirip bir sonraki teleferikle aşağı iniyorsunuz. Tırmanış yapmak istemeyen ama yine de dağların tepelerini merak edenler için güzel bir fırsat sunuyor teleferik.
Hani ilkokul kitaplarından zihnimize girmiş pastoral bir "Anadolu köyü" tasviri vardır: Etrafı beyaz şapkalı dağlar, ormanlar ve binbir bitkiyle çevrili, rengarenk, kedili, köpekli, tavuklu, horozlu, içinden dere akan, minik sevimli evleri, çınar ağacının altındaki kahvesi ve aydın yüzlü, aydın ruhlu, candan insanlarıyla... Ben daha ilerleyen yaşlarımda Halikarnas Balıkçısı'nın Ege köyleri tasvirlerinde izini sürerdim bu huzur cennetlerinin... İşte Gökbük, bu tasvirin hayat bulmuş hali.
Enerji konularına takıntılı biri olarak, bu köye girer girmez farklı ve yüksek bir enerji alanına girdiğimizi hissettim [hoş ben ne zaman Ege ve Akdeniz'e kavuşsam böyle hissederim:)] , bence dağdan, taştan ve en önemlisi insanlarından delice bir yaşam enerjisi fışkırıyordu. "Acaba Halikarnas Balıkçısı buraları görmüş müydü?" diye düşünmeden edemedim, onun meşhuuuur, gür "merhabaları" nı köy halkından duydukça... Ve çok geçmeden bu hissiyatımın doğru olduğunu anladık.


Birazcık da “öbür yüz”e değinelim: Son zamanlarda gazetede sık sık karşılaştığımız [veya “algıda seçicilik" nedeniyle benim dikkatimi çeken:)] haberler var, Tanzanya’da albino hastalarının kara büyücülük faaliyetlerinde kullanılmak üzere kaçırılıp vahşice öldürülmeleriyle ilgili... Haberlerin kaynağı, nedense hep Tanzanya, ama bu gerçek sadece Tanzanya’ya has değil. Özellikle ekvator çizgisi altındaki Afrika ülkelerinde yoğun büyücülük faaliyetleri olduğu biliniyor. Pagan kabile dinleri için bu tür şeyler zaten inançlarının parçası, ama “kara büyücülük” denen ve içine insan parçalarının karıştığı tür az da olsa (bu da benim tahminim, çok olduğuna inanmak istemiyorum) varolan ama kimsenin varolduğunu kabul etmek istemediği bir gizem olarak varlığını sürdürüyor.



