Arykanda’nın dik sokaklarında, tatlı bahar güneşi altında gezmek [daha doğrusu tırmanmak:)], gece boyunca süren yolculuk yorgunluğu ile birleşince, akşam otelimizde yediğimiz yemeğin tadını daha da güzel yaptı. Şükriye hanım bize kendi elleriyle, tamamı bahçesinin ürünlerinden oluşan güzel yemekler hazırlamıştı. Yine kendilerinin imalatı olan ev şarapları ve köy ekmekleri eşlik etti lezzetli yemeklerine. Explorer gezginlerinin hoş sohbeti de cabası...
Yemekten sonra aslen tıp doktoru olup, sonradan kendini Türkiye’ nin eşsiz bitki ve kuşlar alemine adamış bir insan olan Riyad beyin Akdeniz bitkilerini tanıtan slayt gösterisini, kendisinin açıklayıcı ve faydalı sunumu eşliğinden seyrettik. Akdeniz’in binlerce bitki çeşidinden o gece için sadece 700 kadarını seçmişti Riyad bey. Öğrendiğimiz şeylerin çoğu bizim açımızdan şaşırtıcı oldu. Örneğin; İngiltere’de sadece “6” çeşit endemik bitki varken, Türkiye’de bu sayı “3000” imiş!!! Bir sonraki günün hedefi olan Akdeniz’e özgü yabani dağ laleri hakkında da biraz bilgi edindik: Bu laleler çok yüksek yaylaların belli kesimlerinde ve Nisan sonlarında sadece 2 haftalığına açıyorlamış.
Tüm yorgunluğumuza rağmen, tatlı dost sohbetleri nedeniyle, çok da erken olmayan bir saatte odalarımıza çekildik. Yabani kuşların, uzaktan çağlayan derenin ve vadide esen rüzgarın sesini dinleye dinleye güzel bir uykuya daldık.
2. günümüzün programı Ahmet Amcanın artık emekliye ayrılma zamanı geldiği her halinden belli olan kamyonu ile Alacadağ’ın araçla çıkılabilecek en yüksek noktasına çıkıp, oradan orta uzunlukta bir yürüyüşle yabani dağ lalerinin saklandıkları yerleri bulmak ve öğlen dağda güzel bir piknik yapmaktı.
Köy meydanında buluştuğumuz Ahmet Amca ve “Ekibi” bizi yine yüksek perdeden “merhabalar” ve “hoşgeldiniz canlar” nidalarıyla karşıladılar. “Ekip” dedim, çünkü Ahmet Amca’nın eşi dışında, 2 çift daha “bu fırsat kaçmaz, biz de biraz kar görelim [Antalya’da yaşayana kar görmek ufak çaplı bir olay oluyor haliyle:)] hem de keyifli bir piknik yapalım konuklarla” diyerek, programa dahil olmuşlardı. Kamyonun arkasına piknik sepetleri, ocaklar, saclar, içecekler çoktan istiflenmiş; bizlerin oturması için de beyaz plastik sandalyeler dizilmişti. Dağlarda tırmanışa başlanacak rotalara ulaşmak için kamyon ve traktör arkasında seyahat etmişliğimiz oldu, hepsinde yerlere bağdaş kurup otururduk. O yüzden bu sandalye düzeni bize pek sosyetik geldi:)
Köyde hayatın günübirlik ve anlık yaşandığını daha bir farketmeye başladık. Kamyon kalkacak, Ahmet Amca hala daha gelmek isteyen olur mu, yemek yetmez mi, yoksa biraz daha takviye yapsa iyi olur mu derdindeydi:) Hepimizden daha heyecanlı görünüyorlardı.
2. bir aracın yandan geçmesinin ve bir kaç nokta hariç geri manevra yapmanın imkânsız olduğu, daracık, bol virajlı, stabilize dağ yolundaki seyahatimiz, sosyetik sandalyelerimiz üzerinde oradan oraya savrula savrula ve biraz endişeye rağmen bol kahkahayla 2 saat kadar sürdü. Hepimiz yayık ayranı kıvamına geldik. Şehirli alışkanlıkları ile hepimiz sağ sola fırlamamak için kamyonun tutabildiğimiz kenarlarına yapışmışken, şen kahkahalar atan ve sohbete ara vermeyen köylü çiftler birbirlerinin ellerini hiç bırakmadılar:)
Seyahat sırasında döne döne etrafında yükseldiğimiz Alacadağ bizlere enfes manzaralar sundu. Arada bir yeni keşif yapmış bir mucit heyecanıyla “Ahmet bey çabuk durun” diye bağırıp, kendini kamyondan adeta aşağı atarak yamaçlara tırmanan Riyad sayesinde bazı nadir bitkileri görme ve fotoğraflama şansına sahip olduk. Yolculuğun canımızı sıkan tarafı ise yakın zamanda bir bir ruhsatları verilen ve dağdaki ağaçlar katledilerek açılan mermer yatakları oldu.
Bu tip turlarda genelde yemek yapacak ekip kamp alanında kalır ve yürüyüş ekibi dönene kadar yemekleri hazırlar. Fakat bizim Gökbük Köyü ahalisi Alacadağ’ın güzellikleri karşısında en az bizler kadar büyülendiklerinden ve anı yaşama konusunda içgüdüsel davrandıklarından olsa gerek, “nasılsa sizden erken döner, yemekleri de hallederiz” diyerek, bizlerle yürümeye koyuldular. Hallerinen gayet memnun oldukları belli oluyordu:)
Daha önceki Likya Yolu rotalarından aşina olduğumuz, bu derece bakirine ise en son 2 yıl önce katıldığımız Competus Keşif Konvoyu ’nda rastladığımız eşsiz bir manzaranın içinde yürümeye başladık. Akdeniz’in bu yüksekliklerinde koruma altındaki sedir ormanları var. Sedir antik çağdan bugüne hep kıymetli olmuş, mis kokulu bir ağaç. Keşif Konvoyunda tam 2000 yaşında olanını da görmüştük. En genci bir kaç yüzyıllık zaten.
Bu arada karnımız acıkmaya başlamıştı ama Ahmet Amca ve Ekibi şen kahkahalarıyla, turist edasında gezinmeye devam ediyorlardı. Rehberimiz Ertuğrul Ahmet Amcaya artık yemek zamanının geldiğini söyleyince, Ahmet Amca “dert değil, ben şimdi geri döner kamyonu aşağı indiririm, siz gelmeden ocağı yakarım, siz gelince etlerin pişmesi 15 dakika, hanımlar halleder” dedi, pür neşe gitti. Saat öğleyi geçmişti. Kamyonla buluşmak için katedeceğimiz yolun ve Ahmet Amcanın gerisin geriye tekrar kamyona çıkıp onu alıp aşağıya indirmesinin de epeyce bir zaman alacağını hesaplayınca, geç bir öğle yemeği olacağına hükmettik. Fakat ortam ve manzara o kadar güzeldi ki ansızın bastıran açlık dert edilmedi; tam tersi hepimiz, kısa bir süre sonra yiyeceğimiz yemeklerin hayallerini kura kura, yemeklerle buluşacağımız yere doğru inmeye başladık.
Bu beklenmedik gelişme, fazla zorluğu olmayan, hafif bir dağ gezintisine göre hazırlığını yapmış bizler için tam bir sürpriz oldu. Ekipteki herkes iyi kötü trekking kültürü olan, sporla arası iyi insanlar. Bu durumda, henüz hesaplayamadığımız uzuuuun kilometreler ve saatler boyunca yokuş aşağı yürüyecek olmak pek çoğumuzca tolere edilebilirdi. Gel gör ki piknik sefasına göre hazırlık yapıldığı için, uygun kıyafet bir yana, hiç birimizin yanında, su dışında, hiç bir besin maddesinin olmaması, oksijenle birlikte daha da acıktığını hissettiren midelerimize en kötü haber oldu.
“Ya bu faaliyet biraz light olacak galiba” diye turun başında hayıflanmaya başlamış Alev ve ben bu duruma pek bozulmadık, hatta açıktan açığa sevindik bile. Benim endişem, yemekten ziyade, ekibimizde 10 yaşında bir kız çocuğu [ki kendisi Rehberimiz Ertuğrul’un, soyaçekim nedeniyle babasının özel yeteneklerine doğuştan sahip ve yıllardır babasıyla trek ve kamplara giden, kaya tırmanışları yapan, dünya tatlısı kızı olduğu için, aslında belki son endişelenmem gereken kişiydi:)] ile köyden yeni by-pass ameliyatı olmuş bir kişinin olması ve tabii güneşi kaçırırsak içimizi titretecek serin dağ havasıydı. Daha önceki tırmanış tecrübelerinden basit gibi görünen bu tür durumların umulmadık can sıkıcı sonuçları olabileceğini biliyorduk. Yine de ortada açlık dışında moralimizi bozmaya değecek ciddi bir sorun yoktu. Sadece dağın ulaşılması zor yüksekliğinde kalan Ahmet Amca için üzülüyorduk. Bu arada Ertuğrul, telefonda asfalta ulaştığımızda aracımızın bizi karşılaması ve gelirken de elbette yiyecek bir şeyler getirmesini sağlayacak organizasyonu yapmaya çalışıyordu.


Birazcık da “öbür yüz”e değinelim: Son zamanlarda gazetede sık sık karşılaştığımız [veya “algıda seçicilik" nedeniyle benim dikkatimi çeken:)] haberler var, Tanzanya’da albino hastalarının kara büyücülük faaliyetlerinde kullanılmak üzere kaçırılıp vahşice öldürülmeleriyle ilgili... Haberlerin kaynağı, nedense hep Tanzanya, ama bu gerçek sadece Tanzanya’ya has değil. Özellikle ekvator çizgisi altındaki Afrika ülkelerinde yoğun büyücülük faaliyetleri olduğu biliniyor. Pagan kabile dinleri için bu tür şeyler zaten inançlarının parçası, ama “kara büyücülük” denen ve içine insan parçalarının karıştığı tür az da olsa (bu da benim tahminim, çok olduğuna inanmak istemiyorum) varolan ama kimsenin varolduğunu kabul etmek istemediği bir gizem olarak varlığını sürdürüyor.