16 Mayıs 2009 Cumartesi

İLLEDE LİKYA OLSUN - 3


Arykanda’nın dik sokaklarında, tatlı bahar güneşi altında gezmek [daha doğrusu tırmanmak:)], gece boyunca süren yolculuk yorgunluğu ile birleşince, akşam otelimizde yediğimiz yemeğin tadını daha da güzel yaptı. Şükriye hanım bize kendi elleriyle, tamamı bahçesinin ürünlerinden oluşan güzel yemekler hazırlamıştı. Yine kendilerinin imalatı olan ev şarapları ve köy ekmekleri eşlik etti lezzetli yemeklerine. Explorer gezginlerinin hoş sohbeti de cabası...

Yemekten sonra aslen tıp doktoru olup, sonradan kendini Türkiye’ nin eşsiz bitki ve kuşlar alemine adamış bir insan olan Riyad beyin Akdeniz bitkilerini tanıtan slayt gösterisini, kendisinin açıklayıcı ve faydalı sunumu eşliğinden seyrettik. Akdeniz’in binlerce bitki çeşidinden o gece için sadece 700 kadarını seçmişti Riyad bey. Öğrendiğimiz şeylerin çoğu bizim açımızdan şaşırtıcı oldu. Örneğin; İngiltere’de sadece “6” çeşit endemik bitki varken, Türkiye’de bu sayı “3000” imiş!!! Bir sonraki günün hedefi olan Akdeniz’e özgü yabani dağ laleri hakkında da biraz bilgi edindik: Bu laleler çok yüksek yaylaların belli kesimlerinde ve Nisan sonlarında sadece 2 haftalığına açıyorlamış.

Tüm yorgunluğumuza rağmen, tatlı dost sohbetleri nedeniyle, çok da erken olmayan bir saatte odalarımıza çekildik. Yabani kuşların, uzaktan çağlayan derenin ve vadide esen rüzgarın sesini dinleye dinleye güzel bir uykuya daldık.

2. günümüzün programı Ahmet Amcanın artık emekliye ayrılma zamanı geldiği her halinden belli olan kamyonu ile Alacadağ’ın araçla çıkılabilecek en yüksek noktasına çıkıp, oradan orta uzunlukta bir yürüyüşle yabani dağ lalerinin saklandıkları yerleri bulmak ve öğlen dağda güzel bir piknik yapmaktı.

Köy meydanında buluştuğumuz Ahmet Amca ve “Ekibi” bizi yine yüksek perdeden “merhabalar” ve “hoşgeldiniz canlar” nidalarıyla karşıladılar. “Ekip” dedim, çünkü Ahmet Amca’nın eşi dışında, 2 çift daha “bu fırsat kaçmaz, biz de biraz kar görelim [Antalya’da yaşayana kar görmek ufak çaplı bir olay oluyor haliyle:)] hem de keyifli bir piknik yapalım konuklarla” diyerek, programa dahil olmuşlardı. Kamyonun arkasına piknik sepetleri, ocaklar, saclar, içecekler çoktan istiflenmiş; bizlerin oturması için de beyaz plastik sandalyeler dizilmişti. Dağlarda tırmanışa başlanacak rotalara ulaşmak için kamyon ve traktör arkasında seyahat etmişliğimiz oldu, hepsinde yerlere bağdaş kurup otururduk. O yüzden bu sandalye düzeni bize pek sosyetik geldi:)

Kamyon Yolculuğu


Köyde hayatın günübirlik ve anlık yaşandığını daha bir farketmeye başladık. Kamyon kalkacak, Ahmet Amca hala daha gelmek isteyen olur mu, yemek yetmez mi, yoksa biraz daha takviye yapsa iyi olur mu derdindeydi:) Hepimizden daha heyecanlı görünüyorlardı.


2. bir aracın yandan geçmesinin ve bir kaç nokta hariç geri manevra yapmanın imkânsız olduğu, daracık, bol virajlı, stabilize dağ yolundaki seyahatimiz, sosyetik sandalyelerimiz üzerinde oradan oraya savrula savrula ve biraz endişeye rağmen bol kahkahayla 2 saat kadar sürdü. Hepimiz yayık ayranı kıvamına geldik. Şehirli alışkanlıkları ile hepimiz sağ sola fırlamamak için kamyonun tutabildiğimiz kenarlarına yapışmışken, şen kahkahalar atan ve sohbete ara vermeyen köylü çiftler birbirlerinin ellerini hiç bırakmadılar:)

Seyahat sırasında döne döne etrafında yükseldiğimiz Alacadağ bizlere enfes manzaralar sundu. Arada bir yeni keşif yapmış bir mucit heyecanıyla “Ahmet bey çabuk durun” diye bağırıp, kendini kamyondan adeta aşağı atarak yamaçlara tırmanan Riyad sayesinde bazı nadir bitkileri görme ve fotoğraflama şansına sahip olduk. Yolculuğun canımızı sıkan tarafı ise yakın zamanda bir bir ruhsatları verilen ve dağdaki ağaçlar katledilerek açılan mermer yatakları oldu.

Köylülerin "Ayı Gülü" dediği, yüksekte açan yabani bir şakayık türü

Pembe kır çiçeklerinin çirkinliğini kapatmaya yetmediği, ağaçlar kesilerek açılan yeni bir mermer ocağı...

Zirve yakınlarında, karın yolu bir miktar kapadığı ve artık aracın daha ileri gidemeyeceği bir noktada kamyondan indik. Plana göre yaklaşık 2 saat kadar yürüyüp dağ lalelerini bulacak, sonra öğlen yemeği için kamyonun ve yemeklerin bizi karşılayacağı daha aşağı noktadaki bir yaylaya inecektik.

Bu tip turlarda genelde yemek yapacak ekip kamp alanında kalır ve yürüyüş ekibi dönene kadar yemekleri hazırlar. Fakat bizim Gökbük Köyü ahalisi Alacadağ’ın güzellikleri karşısında en az bizler kadar büyülendiklerinden ve anı yaşama konusunda içgüdüsel davrandıklarından olsa gerek, “nasılsa sizden erken döner, yemekleri de hallederiz” diyerek, bizlerle yürümeye koyuldular. Hallerinen gayet memnun oldukları belli oluyordu:)

Daha önceki Likya Yolu rotalarından aşina olduğumuz, bu derece bakirine ise en son 2 yıl önce katıldığımız Competus Keşif Konvoyu ’nda rastladığımız eşsiz bir manzaranın içinde yürümeye başladık. Akdeniz’in bu yüksekliklerinde koruma altındaki sedir ormanları var. Sedir antik çağdan bugüne hep kıymetli olmuş, mis kokulu bir ağaç. Keşif Konvoyunda tam 2000 yaşında olanını da görmüştük. En genci bir kaç yüzyıllık zaten.

Yürüyüş

Koruma (!) altındaki sedir ormanları...


Fotoğraf çekmeyi sevenler de, doğaya aşıklar da, kendi iç sesini duyabilmek için kayıtsız şartsız sessiliğe aç olanlar da bu ortamda istediklerine kavuştular. İki saat kadar yürüdükten sonra yabani dağ lalelerinin saklandıkları bölgeyi bulduk. Aradığımıza değdiğini söyleyebilirim. Bir hafta sonra gelsek muhtemelen bulundukları yer kıpkırmızı olacaktı, çünkü henüz tomurcuk halinde yüzlercesi vardı. Biz aralarda tek tek açanların seyrine dalmakla yetindik. Riyad'ın bu çiçeğin bahçede yetiştirilemeyeceğini söylemesine rağmen, Gülistan teyze, "ya tutarsa ?" diyerek, bir tanesini kököünden çıkarıp, sırf bu iş için yanında getiriği minik kovaya koydu:)



İşte Akdeniz'e has yabani dağ lalesi

Bu arada karnımız acıkmaya başlamıştı ama Ahmet Amca ve Ekibi şen kahkahalarıyla, turist edasında gezinmeye devam ediyorlardı. Rehberimiz Ertuğrul Ahmet Amcaya artık yemek zamanının geldiğini söyleyince, Ahmet Amca “dert değil, ben şimdi geri döner kamyonu aşağı indiririm, siz gelmeden ocağı yakarım, siz gelince etlerin pişmesi 15 dakika, hanımlar halleder” dedi, pür neşe gitti. Saat öğleyi geçmişti. Kamyonla buluşmak için katedeceğimiz yolun ve Ahmet Amcanın gerisin geriye tekrar kamyona çıkıp onu alıp aşağıya indirmesinin de epeyce bir zaman alacağını hesaplayınca, geç bir öğle yemeği olacağına hükmettik. Fakat ortam ve manzara o kadar güzeldi ki ansızın bastıran açlık dert edilmedi; tam tersi hepimiz, kısa bir süre sonra yiyeceğimiz yemeklerin hayallerini kura kura, yemeklerle buluşacağımız yere doğru inmeye başladık.





Yaklaşık 1 saat kadar yürüdükten sonra Ahmet Amca Ertuğrul’u arayarak malesef kamyonun yoldan kaydığını ama ne yapıp ne edip çıkaracağını söyledi. Hepimiz ufak çaplı şok geçirdik. Ya daha kötüsü olsaydı? Bize göre eser miktarda, ama dağdaki yol şartlarına göre önemsenecek mikatrda kar birikintisi kamyonu yoldan çıkarmaya yetmişti. Ya Ahmet amcaya da zarar gelseydi? Ya içinde bizler de olsaydık? "Buna da şükür" dedik haliyle. Fakat aradan 1 saat kadar daha zaman geçince kamyonun mevcut imkanlarla kaydığı yerden çıkarılamayacağı kesinleşti. Bir durum değerlendirmesi yapıp, yapılacak en makul şeyin durmaksızın dağdan aşağı yürüyüp, hava kararmadan asfalt yola ulaşmak olduğuna karar verdik.

Bu beklenmedik gelişme, fazla zorluğu olmayan, hafif bir dağ gezintisine göre hazırlığını yapmış bizler için tam bir sürpriz oldu. Ekipteki herkes iyi kötü trekking kültürü olan, sporla arası iyi insanlar. Bu durumda, henüz hesaplayamadığımız uzuuuun kilometreler ve saatler boyunca yokuş aşağı yürüyecek olmak pek çoğumuzca tolere edilebilirdi. Gel gör ki piknik sefasına göre hazırlık yapıldığı için, uygun kıyafet bir yana, hiç birimizin yanında, su dışında, hiç bir besin maddesinin olmaması, oksijenle birlikte daha da acıktığını hissettiren midelerimize en kötü haber oldu.

“Ya bu faaliyet biraz light olacak galiba” diye turun başında hayıflanmaya başlamış Alev ve ben bu duruma pek bozulmadık, hatta açıktan açığa sevindik bile. Benim endişem, yemekten ziyade, ekibimizde 10 yaşında bir kız çocuğu [ki kendisi Rehberimiz Ertuğrul’un, soyaçekim nedeniyle babasının özel yeteneklerine doğuştan sahip ve yıllardır babasıyla trek ve kamplara giden, kaya tırmanışları yapan, dünya tatlısı kızı olduğu için, aslında belki son endişelenmem gereken kişiydi:)] ile köyden yeni by-pass ameliyatı olmuş bir kişinin olması ve tabii güneşi kaçırırsak içimizi titretecek serin dağ havasıydı. Daha önceki tırmanış tecrübelerinden basit gibi görünen bu tür durumların umulmadık can sıkıcı sonuçları olabileceğini biliyorduk. Yine de ortada açlık dışında moralimizi bozmaya değecek ciddi bir sorun yoktu. Sadece dağın ulaşılması zor yüksekliğinde kalan Ahmet Amca için üzülüyorduk. Bu arada Ertuğrul, telefonda asfalta ulaştığımızda aracımızın bizi karşılaması ve gelirken de elbette yiyecek bir şeyler getirmesini sağlayacak organizasyonu yapmaya çalışıyordu.
Bu şekilde 3 saate yakın bir süre yürüdük. O gün toplamda kat ettiğimiz mesafe 14 km olmuş. Aslında günübirlik gidilen orta şiddette bir trek turunun ortalamasıdır bu mesafe ve spor yapan insana pek koymaz. Fakat, tamamı boş mideyle yürününce, bir miktar “komandovari eğitim” kategorisine giriyormuş, onu öğrendik:) Ama gözlerimizin bu vesile ile gördükleri herşeye değerdi.


Dağdaki binbir çiçekten bazıları

Akşam üstü nihayet asfalta ulaştığımızda, koca bir tepsi gözlemeyle bizi karşılayan şöförümüz Kemal Abiyi görmek hepimiz için günün en mutlu anı oldu galiba:) Bu arada Ahmet Amca da kan ter içinde aşağı inmiş, inerken bizleri aç koymamak için yanına bir miktar ekmek almayı unutmamıştı. Yaşadığı o kadar sıkıntıya rağmen, hala gözlerinin için gülüyor, kamyonu nasıl kurtaracağından daha çok bizi aç bıraktığına tasalanıyordu. Tabii bir taraftan aklı da kamyonda kalan onca yiyecek ve içecekteydi:) Bizi sağsalim aracımıza bindirince, köyden getirdiği başka araçla, hiç üşenmeden “rakılara ve etlere yazık olmasın” diye, gerisin geri tekrar 2 saatlik yolu tırmanıp kamyonda kalan yiyecekleri almaya gittiler. Akşam güzel bir ziyafet çekmiş olmalılar. Nitekim biz öyle yaptık: Otele ulaştığımızda, birbirinden güzel yemekleri bizi bekler bulduk. Güzel muhabbet eşliğinde, yorgunluğumuza da unuturak, hepsini afiyetle midelere indirdik:)

11 Mayıs 2009 Pazartesi

İLLEDE LİKYA OLSUN - 2

Sabah köyde konaklayacağımız otele gitmeden, Ahmet Amca ve eşi Gülistan Teyzenin evinde enfes bir kahvaltı yaptık. Herşeyin organik, domatesin domates gibi, salatalığın salatalık gibi olduğunu söylemeye gerek var mı? Ahmet Amca, enerjisi neredeyse kendi fiziksel varlığından önce hissedilen, inanılmaz bir adam. Tam bir Anadolu bilgesi (gerçi kısa sürede köyde herkesin “bilge” olduğuna hükmettik, o ayrı).

Enerji bombası, güzel insan: Ahmet Amca
Dedi ki : Köyümüze gelen herkese, bir ülke halkı hariç -ismini vermeyim-, kapım açık, arkadaşlarınıza söyleyin:)

Ahmet Amca ve eşinin bizi daha ilk günden, yemekten çatlatmaya karar vermiş gibi bir halleri vardı. Masadaki herşeyi silip süpürmemize rağmen, “az yediniz” diye hayıflandı durdu.

Saldırın!!!


Ahmet Amca ve eşinin birbirlerine sürekli “hayatım, canım, tatlım” diye hitap etmeleri dikkatimizi çekti. Espriyle karışık sorduğumuzda, "bizde eşler kıymetlidir” dedi. Dikkatinizi çekerim: “kadınlar kıymetlidir” demedi, “eşler kıymetlidir” dedi. Bu sıradan gibi görünen ifade, bana kalırsa aslında çok daha derin, farkındalıkla söylenmiş bir felsefenin yansımasıydı. Sonraki günler köyde tanıştığımız diğer çiftlerin de birbirlerine içtenlikle bu şekillerde hitap ettiklerini, hatta 2 saatlik bir kamyon seyahatimizde eşlerin birbirlerinin ellerini bir an bile bırakmadıklarına şahit olduk. Cinsiyet ayrımı yok, “insana” kıymet veriyorlar, yaradanın eseri oldukları için... Hayat, insan, doğa sevgisi ve misafirperverlik bu insanların genetiğinde kazılı, ne yapsanız değişmez. Ankara’da nedense çoğu caminin kapısında “İçki bütün kötülüklerin anasıdır” diye bir yazı vardır. Antalya bölgesinde yollardan geçerken gördüğümüz camilerin hepsinde ise şu yazı vardı: “Eşlerinizi sevin”:)

Bugünlerde, hele de Türkiye’de yaşıyorsanız, ne yaparsanız yapın, zaman zaman “herşeyin kötüye gittiği” düşüncesine kolayca kapılabiliyorsunuz. Kapılmamak için yapılacak şeylerden biri de yolunuzu bu köye, bu bölgeye düşürmek olabilir. Yıllardır ısrarla karartılmaya çalışılsa da, hala parıl parıl parlamaya inat ve devam eden Anadolu aydınlığından bir parçayı orada göreceksiniz. Biz bu şirin cennette medeniyet, huzur, toplumsal barış ve ne olursa olsun tükenmeyen bir yaşam ve insan sevgisi gördük.

Otelimiz yerli turistlerin az bildiği bir mekan: 16 dönümlük, ormanı dahi olan, binbir çeşit bitkinin fışkırdığı bir arazi içinde. Sahipleri köyün yerlisi olan Şükriye hanım ve Avusturyalı (ama artık Türk olmuş) eşi Bernard.

Hemen odalarımıza yerleşip, antik Likya’nın en güzel şehirlerinden biri olan Arykanda’ya doğru yola çıktık. Arykanda Likya dilinde "yüksek kayalığın yanındaki yer" anlamına geliyormuş (bkz: Likya -Cevdet Bayburtluoğlu - Suna & İnan Kıraç akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü). Likya’nın hali vakti yerinde, bu sebeple eğlence ve keyfe diğer komşularından daha fazla düşkün olmuş kentlerinden biri. Kent sakinlerinin ağızlarının tadını bildiğini, şehrin kurulduğu lokasyondan ve devasa sosyal tesislerinden kolayca anlamak mümkün. Ancak, ne kadar zevk ve sefa düşkünü olmuş olsalar da, Likya halkına has belli karakter özelliklerinden sapmadıkları ortada: Şehir, diğer Likya şehirleri gibi, yine gayet dik bir yamaca kurulmuş, taraçalar üzerinde yükseliyor.

Kuşbakışı Arykanda hamamları

Arykanda tiyatrosu ve ortaoyuncuları:)


Herzamanki gibi objektif ardında bir Alev:)

Bilir misiniz bilmem, Likyalılar gururlarına, onurlarına çok düşkün, sert ve inatçı karakterli, buna rağmen asla savaşçı ve istilacı olmayan bir halktı. Fakat, yurtlarına el uzatıldığında, en amansız savaşçı ve direnişçilere dönüşürlerdi. Tarihlerinde, bir kaç kez, şehirlerini istiladan kurtaramayacaklarını anladıklarında, agorada toplanıp çoluk çocuk topluca intihar etmişlikleri vardır.

Zarif süslemeler...

Antik dönemde istilalar genelde denizden geldiğinden, güvenlik sebebiyle şehirlerini dağların tepelerine kurmuş olmaları gayet mantıklı. Ancak, sanki biraz abartmışlar. Bugüne kadar gördüğümüz tüm Likya şehirleri bana böyle düşündürdü. Binlerce yıl öncesinin (ulaşımdan tarıma, iklimden su taşımaya) son derece kısıtlı imkânları da dikkate alınırsa, bu insanların gerçekten zoru seven, hatta neredeyse bundan garip bir zevk alan tipler olduğunu düşünmemek imkansız:) Likya kültürünü bir burç olarak tasvir etmeniz istense [benden başka kim ister acaba?:)], kesinlikle bir oğlak burcudur derdim. Yalnız, mağrur, zirvelere ne pahasına olursa olsun tırmanmaya ve orada kalmaya adanmış... Şehir öyle dik ki, korunma amaçlı sur yapmaya dahi gerek duymamışlar... Ekip olarak bu güzel şehri adeta “tırmanarak” gezerken kendilerinin ruhlarını da epeyce yadettik:)


Kimbilir ne yazıyor?

Arykanda ahalisi , turist görünce pek sevindiler:)

Arykanda'nın namı dünyaya yayılmış güzel kızları:)))))

Arykanda'yı şimdi görürseniz, bundan 170 yıl öncesinde tamamen toprak altında olduğuna inanmanız da mümkün olmayacaktır. O arada başka neler yapıldı henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz, şehrin 1970'lerin başından bu yana bir başka Likya aşığı olan Cevdet Bayburtluoğlu ve ekibi tarafından kazıldığı ve bu özverili çalışma sayesinde yaklaşık 30 senelik bir süre içinde, 100 yıla yakın zamandır kazılan Efes ve Bergama ile yarışacak düzeye gelmiş bir kent görünümünde olduğu. Biz kente girerken Cevdet Hoca'yı arabasıyla çıkarken gördük. Kendisini bizlerin Likya kültürünü tanımasına adamış, bu uğurda ciddi emeği geçmiş bu değerli insanı saygıyla selamlıyoruz.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

İLLEDE LİKYA OLSUN - 1

Alev ve ben halis bir Anadolu uygarlığı olan Likya'nın hayranlarındanızdır. Tarihte o ya da bu sebeple az yer verilmiş, daha doğrusu ön plana az çıkarılmış, hatta kimi zaman bilinçli olarak Yunan uygarlığının parçası gibi lanse edilmiş ve fakat gerçeği bunlardan çok farklı , etkileyici bir tarih ve kültüre sahip olan bu uygarlığın izini senelerdir süreriz. Her yıl tatillerimizde Likya Yolu parkurlarından bir kaç rotayı mutlaka yürüyerek ya da kano ile (hatta 2 yıl önce 550 kmlik rotanın tamamını offroad yaparak, tek seferde katetmek imkânımız da oldu) geçer, eski Likya kentlerini tekrar tekrar ziyaret ederiz.

Likya Yolu'na bu kez farklı bir açıdan bakmak için, 23-26 Nisan'da maceranın adresi Explorer'ın organizyonu ile "Gökbük - Alacağ Doğa Koruma Alanı - Gelidonya Feneri Gezisi"ne katıldık. Explorer'ın organizasyonları maksimum doğa, bol hareket ve daimi keşif demektir. Arada (ve illaki) beklenmeyen sürprizler de programlara dahil olunca, bu faaliyetleri "macera" diye tanımlamak hiçte hatalı olmaz.

Rehberimiz yine Ertuğrul Melikoğlu. Ertuğrul'un kendisi bizzat macera avcısı olduğundan, "bu sene daha ilginç ne yapabilirim" diye yine düşünüp, bu programı hazırlamış. Programın ana teması (ve hedefi) Akdeniz'in yüksek yaylalarında Nisan sonunda ve sadece bir kaç haftalığına açan yabani dağ lalelerini bulmak. Tabii, bereketli Akdeniz'in sunduğu sayısız ve bazen beklenmedik güzellikler nedeniyle, bu hedef diğer pek çok hedef ve keyiften sadece biri oldu:) Bu gezide bizlere bitki ve kuşlar konusunda son derece bilgili bir uzmanın eşlik etmesi, gezinin diğer bir orjinal yanıydı. Emekli tıp doktoru Sevgili Riyad sayesinde özellikle Akdeniz bitkileri hakkındaki bilgi ve görgümüzü arttırdık.

23 Nisan sabahı Antalya'da denize nazır kahvaltımızı edip, konaklamayı yapacağımız Finike yakınlarındaki Gökbük Köyü'ne doğru yola çıktık. Bazılarınız biliyordur, Antalya'daki Tahtalı Dağı'na (2365 m) uzun süren siyasi ve çevresel kavgalardan sonra bir teleferik yapılmış. Yol üstünde tabelasını görünce, programda olmamasına rağmen "buraya kadar geldik, fazladan bir de zirve yapmanın ne mahsuru var?" diyerek teleferikle Tahtalı Dağı zirvesine çıkmaya karar verdik.

Orada bize verilen bilgiye göre teleferiği yapan ve işleten yabancı bir firma (öyleki bilet kesen kız bile yabancıydı). Çevrecilerin tüm itirazlarına ve daha önceki hükümetlerin onayını alamamasına rağmen, son genel seçimden sonra hizmete girmiş. Hikayenin bu kısmını detaylı araştırmadım, amacım bunu tartışmak da değil. Ancak, bir şekilde hayata geçmiş, insanlarda merak uyandıran ve vızır vızır işlediği için para bastığı da belli olan böyle bir yatırımın ülke ekonomisine önemli bir katkı sağlamıyor olması biraz can sıkıcı.


Tahtalı Dağı zirvesinden inen teleferiğin görüntüsü

70-80 civarında insan taşıyabilen bu modern teleferikle Tahtalı Dağı zirvesine ulaşmamız sadece 20 dakikamızı aldı. Dağın doğal güzelliklerinin ve tabii ki Antalya sahil şeridinin panoromik görüntüsünün o yükseklikten seyri gerçekten çok keyifli. Zirve noktasında kafeterya, restoran ve hediyelik eşya dükkanından oluşan bir kaç katlı, zevksiz bir yapı var. Orada biraz vakit geçirip bir sonraki teleferikle aşağı iniyorsunuz. Tırmanış yapmak istemeyen ama yine de dağların tepelerini merak edenler için güzel bir fırsat sunuyor teleferik.

Bayağı yükselmişiz...

Aşağıdaki yaz havasının tersine, Tahtalı Dağı zirvesi karla kaplı

1. günümüzün öğle saatlerinde 3 gün boyunca konaklayacağımız Gökbük Köyü'ne ulaştık. Gökbük Köyü "tahtacı" diye bilinen Alevi Türkmenlerinin köyü. Gitmeden önce "burası nasıl bir yerdir acaba?" diye Alev'in yaptığı araştırmalardan biraz bilgi derlemiştik. Melih Eriş'in Foto Gezgin 'e yazdığı bu yazı bulduğumuz bilgiler içinde "Gökbük Cenneti"ni en iyi anlatanı. Gittiğimizde bulduklarımız Melih beyin anlattıklarından farklı değildi. Bu köy bana göre adeta cennetten bir parça gibi göründü, o yüzden "köy" yerine "cennet" demeyi tercih ediyorum.


Köy evleri

Köyün ortasından akan, yazın yüzülebilen dere (yoksa nehir mi demeli?)

Hani ilkokul kitaplarından zihnimize girmiş pastoral bir "Anadolu köyü" tasviri vardır: Etrafı beyaz şapkalı dağlar, ormanlar ve binbir bitkiyle çevrili, rengarenk, kedili, köpekli, tavuklu, horozlu, içinden dere akan, minik sevimli evleri, çınar ağacının altındaki kahvesi ve aydın yüzlü, aydın ruhlu, candan insanlarıyla... Ben daha ilerleyen yaşlarımda Halikarnas Balıkçısı'nın Ege köyleri tasvirlerinde izini sürerdim bu huzur cennetlerinin... İşte Gökbük, bu tasvirin hayat bulmuş hali.

Her yerde sardunya...

Mısırlar (Ahmet Amcanın güzelim evinden bir kesit)

Köyde önü boş olan pencere yok

Enerji konularına takıntılı biri olarak, bu köye girer girmez farklı ve yüksek bir enerji alanına girdiğimizi hissettim [hoş ben ne zaman Ege ve Akdeniz'e kavuşsam böyle hissederim:)] , bence dağdan, taştan ve en önemlisi insanlarından delice bir yaşam enerjisi fışkırıyordu. "Acaba Halikarnas Balıkçısı buraları görmüş müydü?" diye düşünmeden edemedim, onun meşhuuuur, gür "merhabaları" nı köy halkından duydukça... Ve çok geçmeden bu hissiyatımın doğru olduğunu anladık.

İlginç bir bitki ve harika bir bahçe düzenlemesi

27 Nisan 2009 Pazartesi

TATİL SONRASI GÜZEL SÜRPRİZ:)

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı fırsat bilip çocuklar gibi eğlendiğimiz bir seyahate gittik (detay vermiyorum, çok yakında burada yazağım için:)), yokluğumuzda Sevgili Uçan Martı bize güzel bir haber vermiş: 3 gün önce Habertürk Gazetesi'nde blogumuz tanıtılmış (tanzanya yazı dizisinden bir yazımız kullanılarak). Çok sevindik tabii. Gazeteyi henüz bulamadım, biraz zor olacak gibi. Bulamasam da, bu haftaya harika bir seyahat üstüne bir de bu güzel haberle bomba gibi başladığımızı söylemeleyim...

Yeni yazılar arka arkaya çok yakında burada:)

15 Nisan 2009 Çarşamba

BİR KİTAP TAVSİYESİ: LOST BAŞUCU KİTABI

Bu kitabı büyük bir gururla tavsiye ediyorum:

Sevgili arkadaşımız Emrah Güler'in ilk kitabı "LOST Başucu Kitabı" geçen hafta sonunda Doğan Yayınları'ndan çıktı.

Benim de Alev'in de belli dönemlerde bir veya bir kaç diziye sardırmışlığımız oldu. Her akşam eve döndüğümüzde gözlerimizin izin verdiği miktarda bölümü dvd'de ard arda seyredip, sonra seyrettiklerimizi masaya yatırır, tartışırdık. Sardırdığımız diziler arasında ilk aklıma gelenler ise "Ally Mc Beal", "The X-Files", "Six Feet Under" ve "Secret Life of Us" (komedi ve benzeri sitcom'ları saymıyorum tabii). Hemen hepsi ile de Emrah sayesinde tanıştığımızı söylemeliyim:) Bu zincirin son halkası "LOST" olmuştu, ama sadece 3. sezonun yarısına kadar... Hayatımın son 5-6 yılı giderek artan şekilde TV ile aram bozuldu, kendisinin kıymetli zamanımdan çaldığını farketmeye başladığım için. Son bir kaç yıldır Alev de aynı şekilde düşünür olduğu için TV odaklı bir hayat yaşamıyoruz uzun zamandır. Buna da çok memnun olduğumu söylemeliyim kendi adıma. Kendi belirlediğimiz zamanda, kendi seçtiğimiz şeyleri izlemek daha keyif veriyor. LOST da bu istisnalardan biri olmuştu, ama rutin ve gereksiz yere uzadığını düşündüğüm , bu yüzden yaratıcılığından yediğine ve reytinge oynadığı hissine kapıldığımdan, LOST 3. sezonu itibariyle gözümdeki cazibesini yitirdi ve dizi yayın hayatına veda etmeden ben diziye veda ettim.

Benim gibi sıkılmayıp, pes etmeyip seyretmeye devam edenleri ise bambaşka sürprizlerle karşılamış LOST; dizinin 3. döneminde monotonluğa düşen senaryosunu yeniden ve hiç beklenmedik açılımlarla renklendirdiğini duyuyorum fanatiklerinden (Emrah, kitabında benim gibi 3. sezonda düşen tempoya ve dizinin yaratıcı ekibinin bunu farkedip sorunu nasıl başarıyla aştıklarına da değiniyor).

Emrah Güler aslında sinema ve popüler kültür konuları ile ilgilenenler için tanıdık bir isim, bana göre ise bu konularda bir "guru", ileriki yaşlarında da "duayen" olacak. Popüler kültür konularındaki birikimi inanılmazdır. Herşeyin , herkesin birbirini taklit ettiği, bilinen güvenli sularda yüzmenin rehavetine kapıldığı, üretme çabası içinde olanların kafasına "haddini bil arkadaş" diye balyozla vurmak konusunda gayet hevesli olan bir ülkede, Emrah'ın bu yaptığı ülkede üreticilik-yaratıcılık adına hala ümitli kalmaya devam etmenin güzel bir simgesidir bana göre.

Kitap, ismi nedeniyle, her ne kadar ilk bakışta bir "dizi tanıtım rehberi" izlenimi verse de, aslında bu bahane ile Emrah'ın kendini bildiğinden beri adadığı popüler kültür konularındaki devasa birikiminin de yansıması, hatta "patlaması" dır.

Siz de bir bakın, bir dizi rehberinden çok farklı, etkileyici bir bakış açısı ile karşılaşacak ve LOST ile pek irtibatınız olmasa bile, bu çok boyutlu, bol renkli bakış açısı nedeniyle kitabı elinizden bırakamayacaksınız.

14 Nisan 2009 Salı

Tanzanya'da sizi ne bekler? - 4

Turistler için çok sayıda tesis ve restoran var. Yediğimiz yemeklerin hepsi de birbirinden güzeldi. Tahmin edebileceğiniz gibi meyve ve sebze zebil gibi; ananasın, muzun, papayanın, mangonun, “ihtiras meyvesi"nin ["passion fruit" adı , bize yabancı ve fakat çok lezzetli bir meyve] kilolarcasını sadece 1 dolara almanız mümkün. Domates, salatalık, biber, marul hepsi taptaze, çıtır çıtır, mis gibi. Gerçi gitmeden önce dışarıda salata yemememiz ve buz kullanmamamız konusunda uyarılmıştık (yukarıda belirttiğim hijyenik olmayan sular nedeniyle). Kilimanjaro Dağı tırmanışı sırasında bu yasağa uyduk, sebze ve salata yemedik. Ama şehre inince birbirinden cazip taze sebzelere, salatalara daha fazla karşı koyamadık. Üzerlerine en sağlıklı dezenfektan olan sirkeyi basıp basıp bol bol salata yedik. Hiç bir şeycik de olmadı.

Tanzanya’nın en meşhur ürünü (kahvesi dışında) “Kilimanjaro” isimli birası. Her yerde o var, alternatifi ise Kenya birası olan “Tusker”. Tusker Afrika tarihinde ayrıcalıklı yeri olan bir filin adı. O da güzel. Hak geçmesin diye Tanzanya’da olduğumuz sürece Kilimanjaro, Kenya’da bulunduğumuz süre içinde ise Turker içtik:)


Birazcık da “öbür yüz”e değinelim: Son zamanlarda gazetede sık sık karşılaştığımız [veya “algıda seçicilik" nedeniyle benim dikkatimi çeken:)] haberler var, Tanzanya’da albino hastalarının kara büyücülük faaliyetlerinde kullanılmak üzere kaçırılıp vahşice öldürülmeleriyle ilgili... Haberlerin kaynağı, nedense hep Tanzanya, ama bu gerçek sadece Tanzanya’ya has değil. Özellikle ekvator çizgisi altındaki Afrika ülkelerinde yoğun büyücülük faaliyetleri olduğu biliniyor. Pagan kabile dinleri için bu tür şeyler zaten inançlarının parçası, ama “kara büyücülük” denen ve içine insan parçalarının karıştığı tür az da olsa (bu da benim tahminim, çok olduğuna inanmak istemiyorum) varolan ama kimsenin varolduğunu kabul etmek istemediği bir gizem olarak varlığını sürdürüyor.

Nairobi’den kalkacak uçağımıza 1 gün kala yine karayolu ile Kenya’ya geçtik. Fakat geçmemiz çok uzun sürdü. Aklımıza gelmeyen başımıza geldi çünkü: Seyahat şirketinin bize tahsis ettiği minibüs yolun yarısında arızalandı. Hem de öyle böyle bir arıza değil. Sayısız tamir denemesinden sonra araçtan ümit kesildi ve yine sayısız denemeden sonra acentaya ulaşılıp, bize yeni araç göndermeleri sağlandı. Gel gör ki aracın ve onu kullanacak şoförün bulunup sonra bizim bulunduğumuz noktaya ualaşabilmesi tam 3,5 saate maloldu. Bu bekleme bize Tanzanya sınırında olduğu söylenen ve her çeşit otantik ve yerel Afrika ürünlerinin satan ve üstelik kredi kartı da kabul eden [bu ne demek? Tanzanya’ya kredi kartınıza güvenerek gitmeyeceksiniz demek:)] büyük ölçüde son ana bıraktığımız alış veriş şansını kaybettirdi. Buna karşılık, ancak hayallerimizde sözkonusu olabilecek beklenmedik bir keyfi sundu.


Yolda beklediğimiz 3,5 saat boyunca yoldan sürüsünü otlatan, yürüyerek şehirler arası seyahatini yapmakta olan veya çarşı-pazardan dönen Masailerle daha da bir içli dışlı olduk. Kendine fazla güvenen genç bir Masai ile Renay koşu yarışı bile yaptı [Renay'ın yenildiğini belirtmeye gerek var mı??. Genç Masai haklı bir güvene sahipmiş meğer:)]. Sürüsünü otlatan küçük bir Masai bize kendini fazla kaptırıp sürüyü ihmal edince, sürüyü ileride zar zor toplayan dedesinden hem esaslı azar hem de biraz sopa yedi:) Başka bir kadın grubu "mani mani" verirsek fotoğraf çektirebileceklerini söylediler. Rehberimizin tercüme ettiğine göre, kadınlardan biri yanındaki genç kızını henüz evlendiremediği için çok dertliydi, sürekli bu konuda konuştu. Kız da taş çatlasa 15 yaşında falandı bu arada:) Bizim beylere bir mesaj mı vermeye çalışıyordu, anlamadık :) Sayelerinde o 3,5 saatin nasıl geçtiğini anlamadık.



















Tanzanya’ya ulaşmak için önce KenyHavayolları’nın İstanbul’dan kalkan Nairobi uçağına bindik. Nairobi’den yaklaşık 3 saatlik minibüs seyahati ile Tanzanya’nın Arusha şehrine ulaştık. Bu 3 saatlik seyahat bile tam bir görsel şölene dönüştü. Afrika savanlarının güneş batarken sergilediği manzarayı unutmamız mümkün olmayacak.

Tanzanya vize istiyor. Ama bunu her hangi bir siyasi sebeble değil, daha çok ekonomik sebeplerle yaptığı hissine kapıldım. İstanbul’daki Konsolosluğundan 40-50 euro civarı bir ücret ödeyerek, kolayca alabilirsiniz.

Aman aşılara dikkat! Uluslararası Sağlık Örgütü’nün tavsiye ve kuralları gereği belli ülke ve bölgelere giderken belli aşıları olmak gerekiyor. Tanzanya ve Kenya için sarı humma, menenjit ve bir tür karma aşı olmak şart. Türkiye’deki havaalanlarında bu hizmet ücretsiz veriliyor. Sadece gitmeden randevu almanız lazım. Ha, bir de orada bulunduğunuz süre içinde (ve mümkünse dönünce bir süre daha) sıtmaya karşı Tetradox isimli (veya türevi) bir antibiyotik kullanmanız tavsiye ediliyor. Şakası yok, kaytarmayın:)

11 Nisan 2009 Cumartesi

Tanzanya'da sizi ne bekler? - 3

Gördüğümüz şehirlerdeki çok kısıtlı sayıdaki istisnalar hariç, halkın büyük çoğunluğu tek veya en fazla iki gözlü tahtadan ya da sazdan yapılma, elektriği, akan suyu ve genelde kapısı dahi olmayan barakalarda yaşıyor. Bunu görünce, neden sokakların her daim kalabalık ve sosyalleşen insanlarla dolu olduğunu anlıyorsunuz. Bu barakalar sadece uyumak için. Kişiye ya da aileye özel bir mahremiyet, konfor, keyif ortamı ve güvenlik sağlamıyorlar. Hal böyle olunca hayatın merkezi açık hava, yaşam, uyku saatleri hariç, hep dışarıda akıyor.

Akşamları her barakada gaz lambası yanıyor, sokak aydınlatması da olmadığı için karşıdan sanki yıldızlar yere inmiş gibi bir manzara oluşturuyor binlerce kandilin ve gaz lambasının ışığı. Tropik iklim kuşağında oldukları için açık havada yaşam sorun değil belli ki, ve zaten Afrika insanın doğasına çok daha yakın.

Suyun yokluğu konusu gerçekten dikkat çekici. Yağış almadığından değil, sanırım suyu tutacak sistem ve her eve ulaştıracak alt yapının olmamasından... Halk, hele de kırsaldakiler, için suya ulaşmak ciddi bir mesele. Seyahat esnasında yol kenarında onlarca çocuk gördük çamurlu su birikintilerinden elindeki testi ve plastik bidonlara su toplamaya çalışan... İnanamadık ama onların çok doğal bir gerçeğiydi. Durum bu olunca, salgın hastalık ve enfeksiyonların yaygın olmasına ve ziyaretçiler içinde ciddi tehdit oluşturmasına şaşmamak gerek.
Gözlerimizin alışık olmadığı bir diğer manzara ise uçsuz bucaksız kahve ve muz tarlaları. İlk kez kahve ağacı gördüm, bodur ama bol çiçekli ağaçlar. Tanzanya dünyanın en güzel kahvelerinin yetiştiği bir ülke. Bunlar dışında, sadece Tanzanya’nın değil, tropik kuşaktaki tüm ülkeleri sembolize eden iki tür ağaç da bize seyahatimiz boyunca güzel görsel manzalara sundu. Bir tanesine "cennet ağacı" deniyormuş, hani kökleri ağacın tepesindeymiş gibi görünen... Diğerinin adını ise ne yazıkki unuttum ama öğrenirsem buraya yazacağım. Afrika savanlarında dağınık halde sıkça bulunan bir ağaç. Pek çok klasik Afrika imgesine görebilirsiniz kendisini.