10 Kasım 2014 Pazartesi

MADRİD - 1

Güneşli bir Mayıs günü Pegasus Hava Yolları ile Madrid’e uçarak, oğlumuz doğduğundan bu yana ilk kez onsuz bir tatile çıkmış olduk. Madrid’e 2008’de şöyle bir uğramışlığım, şehri birkaç saat gezmişliğim vardı, iki uçak arasında. Ancak, herkesin uykuda ve tüm mekânların da kapalı olduğu erken bir Pazar sabahında şehrin ruhunu, enerjisini anlamak, tadına bakmak mümkün olmamıştı. Eşimin Madrid’de katılması gereken bir organizasyon, benim de iznimi ayarlamamla, bize bu harika, sürprizlerle dolu, fıkır fıkır şehri keşfetme şansını verdi.

Madrid çok büyük bir şehir (tahminimizden bile büyük), “hispanik” dünyanın da başkenti. Bu nedenle gitmeden dersimizi iyi çalışıp, 1 yıl gezsen bitmeyebilecek zenginliklerinden beklentilerimize uygun olanları dikkatlice seçip, ciddi bir gezi programı yaptık.

Avrupa şehirlerinin olmazsa olmazı: dev meydanlar
Avrupa şehirlerinin olmazsa olmazı: Dev meydanlar!  Burası da Plaza Mayor.


Cumartesi öğle saatlerinde, mevsim normalinin üstünde bir sıcaklıkla yanmakta olan Madrid’e ulaştık.  Daha gitmeden yaptığımız araştırmalardan, her medeni şehir gibi, Madrid’in de ulaşım sorununu çoktan çözmüş olduğunu anlamıştık. Bu nedenle, havaalanında doğrudan metro istasyonuna gidip, otelimizin olduğu semte ulaşmamız çok kolay oldu. Bu ulaşım meselesi yabana atılmamalı: yabancı bir ülkede ulaşım imkânları ne kadar güçlü, yaygın ve “kullanıcı dostu” ise kendinizi o kadar güvenli hissediyor, gittiğiniz şehri de kolayca benimseyip, tadını çıkarabiliyorsunuz. Böylece, 20 dakikada, hem de tek vasıta ile otelimize ulaşma imkânı sunan Madrid’i  ilk anda sevdik:) 

Otelimiz, eşimin katılacağı organizasyonun da mekânı olması sebebiyle seçtiğimiz, Padre Damian’da bulunan NH Eurobuilding.  Büyük, standart bir şehir oteli, odamız gayet geniş, ferah.

Otele yerleşip, sıcağa bakmaksızın kendimizi sokağa attık. Gezi planımızı yaparken, görmek istediğimiz tüm mekânların, bir ucunda otelimizin bulunduğu, upuzun bir bulvarın civarlarına dağılmış olduğunu fark edince, “oh ne güzel otelden her yere dümdüz yürüyüp gideceğiz demek” diye konuşmuştuk.  Bu motivasyonla, resepsiyon görevlisine  Old Town' a hangi taraftan yürüyeceğimizi sorduk haliyle. Adam bu sorumuza pek bir şaştı. Sonra da   “Hayır hayır, yürüyemezsiniz, bu mümkün değil. En az 2,5 saat yürüme mesafesi orası” deyince Madrid’in hayalimizden çok daha büyük bir alana yayıldığının ilk işaretini almış olduk. Tabii ulaşım sorunu olmayan memleketin hali başka olduğundan, resepsiyon görevlisinin tavsiyesi üzerine, otelin hemen önünden geçen ve son durağı Puerto Del Sol (Madrid'in kalbi diyelim buraya:) olan 3 numaralı otobüse bindik. Metro ile daha kısa sürerdi bu yolculuk, ancak bu tip seyahatlerde şehri kabaca tanımak için otobüs daha avantajlı oluyor. Yaklaşık 20-25 dakikalık bir seyahatle son durağa vardığımızda, kat ettiğimiz mesafenin uzunluğuna (sportif antrenman yapmak niyetiyle çıkmadıysanız gerçekten keyfi yürünecek bir mesafe değil:), yolların genişliğine (öyle böyle değil), orman kıvamında şehri ve caddeleri kuşatan ağaçlara, bölünmüş yolların arasına yer yer yollardan daha geniş olarak yapılmış park alanlarına, kaldırımların yollardan geri kalmayan genişliğine,  bu kısa mesafede dahi geçtiğimiz meydan sayısına hayret ettik. Anladık ki “insan ve çevre dostu” bir şehirdeyiz. Bu kavram Ankara’da yaşayan bizlere  artık epey yabancı ne yazık ki…

Grand Via, Madrid'in ünlü, büyük, uzun bulvarı.
Gerçi bulvarı bol bir şehir  ama eski şehir (dolayısıyla tarihi-turistik mekanlar) bu caddenin etrafına yayılmış, o yüzden en ünlüsü 

Daha önce de yazılarımda belirtmişimdir: Bizim için seyahat demek sadece gezmek değil, yemek-içmek de demek. Lokal mutfakların yemeklerini, aşırı turistik restoranların ağına düşmeden, tatmak büyük zevktir eşim ve benim için. İspanya deyince yemek olarak herkesin aklına ilk gelecek şey tapas tabii. Yıllar önce tapası bir tür yemeğin adı sanırdım. Çok sonraları öğrendim tapasın bir yemek adı olmadığını, Türkçe’de “meze” anlamına geldiğini ve zaten meze tarzı hafif ve az miktardaki yemeklerin genel adı olduğunu…  İspanya’ya uygun bir tanım vermek gerekirse, ekmek üstüne konabilen veya küçük şişlere dizilebilen her şeye genel olarak tapas diyebiliriz:) Ha tabii bu kategoriye uymayan ama aslında tapasın şahı olan, bol patates ve yumurtayla yapılan, görüntüsü omletten çok iyi kabarmış keke benzeyen İspanyol omleti tortilla var.  Daha önce Barcelona’da farklı farklı tapasları denemiştik. Gezi planımızı yaparken, internette birden fazla farklı kaynakta El Tigre isimli bir tapas barından sıkça ve övgüyle bahsedildiğini okuyup not almıştık. Yeni gidilen şehirde yapılacak ilk aktivitenin yemeğe gitmek olması, bizim için bir seyahat klasiği oldu neredeyse, o yüzden Madrid’de de aynı adeti sürdürmek üzere, El Tigre’nin izini sürmeye başladık:)       

Akıllı telefonların ve sosyal medya ağlarının hayatımızı ne kadar kolaylaştırdığını en çok anladığım zamanlar seyahatler oluyor. Birkaç tuşa basarak gittiğin yerde nereleri görmeli, neyi nasıl yapmalı, nerede ne yemeli gibi sorulara hızlı ve yüzlerce cevap bulmak güzel bir şey. Buna rağmen, El Tigre’yi gereksiz yere çok aradık.  Ancak iyi oldu: Old Town bölgesinin birbirinden güzel ara sokaklarını keşfettik. Açlığımıza ve sıcağa rağmen bu sevimli ara sokaklarda oradan oraya gitmekten büyük keyif aldık ve sonunda  Calle Infantas No. 30’da bulunan El Tigre’ye ulaştık.


Dükkanları kapalıyken de ayrı güzel şehir: Kepengi boyanmamış dükkan yok neredeyse:) 
Mekan içine girince şaşırdık: Evet, Avrupa standartlarında benzeri çok olan,  pub tarzında bir mekan ancak hiç de özenli ve temiz görünmüyor. Yerler peçete kağıdı dolu (tapas barlarında bunun adet olduğunu ise kısa sürede öğreneceğiz), biz girerken çıkan kalabalık bir “bekarlığa veda” grubu (Madrid’de özellikle haftasonu en çok göreceğiniz şeylerden biri olacak bu gruplar:) sonrası mekan neredeyse boş, hatta o kadar boş ki garson çocuklardan biri bira fıçısının üstüne oturarak öğle yemeğini yemeye başladı)  Bardaki diğer garsona “tapas yemek istiyoruz” dedik, o da “bize ne içeceksiniz” diye sordu.  Biz ısrarla “yemek” dedik, o ısrarla “ne içeceksiniz” dedi. Çaresiz, toplam 2 Euro ödeyerek 2 adet dev bira alıp duvar kenarındaki bar masalarından birinde ayakta dikilmeye başladık. Az sonra resmen bir tapas bombardımanı başladı. Tecrübe ile öğrendik ki klasik (yani turistik olmayan) tapas barlarında aldığın biranın yanında, mekanın kendine özgü tapasları arka arkaya geliyor. Ve aldığın her yeni bira yeni bir tapas bombardımanının başlayacağı anlamına geliyor:) Nihayette, Alev garsondan adeta yalvarır gibi daha fazla tapas vermemelerini rica etmek zorunda kaldı:) El Tigre’nin bu kadar ünlü olmasının sebebi enfes tapaslarının yanı sıra bir de bu yemek bombardımanı olsa gerek. Çünkü daha sonra gittiğimiz tapas barların hiç biri bu derece “bol kepçe” değildi:) Velhasıl, çok sembolik bir bedel ödeyerek bira yanında çatlayana kadar tapas yemek için ideal bir yer El Tigre.       

El Tigre
       

15 Ekim 2014 Çarşamba

Şükürler Olsun/3

Dün şükür listesinde 3. ve son gündü ve bu da son günün listesi:
7. Okuyup yazabildiğim için şükrederim. Dikkat ederseniz "okuma ve yazma bildiğim" için demiyorum. Çünkü bizim çevremizde okuma ve yazma bilmeyen yok, ancak okumayan ve/veya yazmayan çok. Bu şükür kalemi belki de mesleğim nedeniyle oluştu. Çocukluğumdan beri okumayı ve yazmayı zaten seven bir insandım. Çekingen bir insansanız ve anneniz sokakta oynamanıza pek sıcak bakmıyorsa, mecburen okuma alışkanlığı edinirdiniz bizim çocuk olduğumuz yıllarda:) Sonra mesleğim nedeniyle iş hayatında da başlı başına okuma ve yazma temelli bir iş yapmaya başladım. Şunu görüyorum: pek çok insan "müthiş" donanımları olmasına rağmen okuma ya da yazma alışkanlığına sahip değil. Bu nedenle konuşurken ya da yazarken derdini tam ifade edemiyor veya okuduğunu ya da yazdığını/yazılanları anlamıyor. Veya tam tersi: İlk bakışta dikkat çekebilecek "müthiş" donanımları yok ancak mütevazı bir okuma ve/veya yazma alışkanlığı nedeniyle kendini, derdini çok iyi ifade ediyor, okuduğunu ve yazılanı anlıyor veya çok iyi bir iletişimci oluyor. Ya da bazıları süper bir sözlü ifade yeteneğine sahipken, derdini yazı ile anlatamıyor… Hem mesleğim hem de kişisel okuma alışkanlığım nedeniyle hayatla ilgili pratik ve felsefik sorunlara cevap bulabilmek için okuyor olmanın gerçekten yeterli olacağını düşünüyorum. Maşallah, kanunlarımızın düzenlemediği alan zaten kalmadı gibi. Daha ulvi, romantik, felsefik, bilimsel sorularınız varsa bunları da mütevazı okumalarla çözülebileceğini düşünenlerdenim. Okuma ve yazma alışkanlığı olmayan insanların muhakeme yetenekleri de az gelişiyor ki bence muhakeme yeteneği hayatla sorunlarımızı çözmenin en önemli aracı... Manasız iç sıkıntıları da önlenebilir okuyarak, yazarak; tek başınıza kaldığınızda bile sıkılmamanız garanti olur bu sayede... Ben okumanın ve yazmanın iyileştirici etkisine inanıyorum. Ne okudurğunuz, nerden okuduğunuz hiç önemli değil. Okuma eylemi önemli. Çünkü okuma alışkanlığı okudukça (çaktırmadan) yerleşir ve siz zaten her okumanızda okuduğunuzun içerik ve kalitesi yönünden çıtanızı yükseltirsiniz. Bu yüzden okuyup yazabildiğime şükrediyorum.
8. Bir şükür listesinde "mutluluk" temalı bir şükür olmaması düşünülebilir mi? düşünülemez, ben de değineyim ancak farklı bakış açısıyla: Hem mutlulukta hem mutsuzlukta ısrar eden bir insan olmadığıma şükrediyorum. Bugüne kadar ki hayatımda öğrendiğim ve öğrendikçe hayatın "nötr" keyfini daha fazla çıkarmaya başladığım bir şey: Mutsuzluk da mutluluk kadar doğal bir şey, her ikisine de fazla yapışmamak lazım. Eminim bu yazdığıma çok şaşıp, dehşet duyan olacak. Kapitalist toplumlarda mutluluk hayatın amacı olarak pompalanır ve mutsuzluk en büyük günah sayılırken, -kapitalizmin dibine vurmuş olsa da- kültürel olarak tutucu/dindar olan toplumlarda da adeta mutluluğa şeytan gözüyle bakılıyor… Her ikisi de realitenin bir ucuna yapışmış ve orada kalmakta ısrarcı. Yok öyle bir şey! Mutsuz olmaktan korkmayın, hiç bir mutsuzluk sonsuza kadar sürmüyor ve tabii hiç bir mutluluk da... Bunun farkına varınca insan üzülmekten de sevinmekten de korkmaz hale gelip, daha bir özgürleşiyor. Her ikisinin de hakkını pek güzel veriyor. Mutsuz olmadan mutluluğun kıymetini anlayamazsınız. Tıpkı sağlık gibidir bu. Çok şükür ki bu gerçeği farkettim, mutluluktan da mutsuzluktan da korkmuyorum.
9. Basit şeylerden keyif alabildiğim için şükrederim. Burada da kelime oyunu yaptım, "alabildiğim" için dedim, "aldığım" için demedim. Çünkü hayatın akışı içinde basit şeylerden zevk alamadığım zamanlar oldu, oysa basit şeylerden keyif almak benim temel kişilik özelliklerimden biriydi. Ama işte belli dönemlerde, belli olaylar nedeniyle bu özelliğimi kaybettim. Ve sonra geri kazandım. Ha bu arada, beni de "iki lokma bir hırka" insanı sanmayın: Lüksü, hovardalığı, konforu çok severim. Dibine kadar kapitalizme batmış bir toplumda yaşıyoruz, "basit şeylerden keyif alabilen" insanları adeta "enayi" olarak yaftalayan:) Bu şartlar altında basit şeylerden, onları küçümsemek yerine, keyif alabilmeye devam etmek büyük beceridir. Bu beceriye sahip olduğum için şükrediyorum.



14 Ekim 2014 Salı

Şükürler Olsun/2

Şükür Listesinin 2. günü dündü.  Buyrunuz 2. bölüm:
4. Meraklı olduğuma şükrederim. Evet, aynen böyle! Çünkü meraklı insanın sıkılma olasılığı daha düşük ve ben çok kolay sıkılan bir insanım. Yani benim durumumda meraklı olmak kesinlikle şükredilecek bir özellik:) Meraklı olmanın birçok avantajı var, sayması zor. Kendi özelimden hareket ederek; şu an severek yaptığım işleri, edindiğim hobileri, bazen ne işe yarayacağını bilmediğim bir dolu bilgiyi ve hatta pek çok kıymetli arkadaşımı meraklı olmama borçluyum.
5. Seyahat ve hareket etme özgürlüğüm olduğuna şükrederim. Bir insan meraklı olduğunda yerinde uzun süre sabit durması beklenemez tabii. Merakın beni yönlendirdiği en güzel faaliyetlerden biri seyahat etmek. İnsanın ufkunu seyahat etmek kadar açan şey yok sanırım. Keyif ya da iş nedeniyle seyahat edebildiğim için sevinirim. Her seyahat yeni bir enerji demektir. Yeni insanlar, yeni mekanlar, yeni kültürler, yemekler, sanat eserleri tanır ve hatta çok ilginç maceralar yaşarsınız. Ve bunlardan sonra hayatınız bir miktar daha farklılaşır, gördükleriniz ve yaşadıklarınız kaçınılmaz olarak bir şeyler katar çünkü size. 
Hareket etme imkânım olmasına şükrederim. Çok şükür ki sağlığımın elvermesinin yanı sıra etrafımda "gidemezsin", "izin vermiyorum", "yapamazsın" diyen insanlar ve sosyal çevre yok. Gitmek istersem gitmek, kalmak istersem kalmak, istediğin yere gidebilmek veya istemiyorsan gitmemek... Evinden çıkması bile yasak olan kadınlar var memlekette, hadi bir düşünün bakalım bugün sabah evinizden özgürce çıkıp işinize gelmek ne kadar önemli, güzel bir şeydir! 
Harekete spor yapmak da dâhildir. Doğum sonrası spor düzenini bozmanın yan etkilerini çokça yaşadım. Anladım ki hareket demek hayat demektir. İnsan vücudu da evrimsel olarak hareket etmeye kurgulu zaten. Durunca hastalıklar, ağrılar vb başlıyor(muş) resmen. Geçen yıl hareket ederek ihtiyacı olan insanlara yardım etme imkanım da oldu. Koşarak para topladım tekerlekli sandalye almak için, hem vücuduma hem de ruhuma iyi geldi. Hareket edince varabileceğiniz noktalar gerçekten şaşırtıcı olabiliyor. 7 yıl önce Ağrı ve Kilimanjaro dağlarının zirvesini görmem de bu yüzden:) Çok şükür gerçekten...
6. Geleneksel ve muhafazakâr düşünmediğime şükrederim. Geleneksellik ve muhafazakarlık çocukluktan itibaren sevmediğim şeyler. Çocukken nedensiz, aklım erdikçe nedenli rahatsız olmaya başladım bundan... Sevmemek saygı duymamak anlamına gelmiyor. Ne de olsa zaten toplumumuzun genetiğinde olan şeyler, yok olmalarını dilemek gerçekçi değil, eninde sonunda yok olacaklarını bildiğim halde (ben demiyorum, evren yasaları diyor:)... Hele son dönem yöneticiler kanalıyla daha da pompalandıkları düşünülürse... Geleneksel ve muhafazakar düşünce insanların sorgulama ve günün şartlarına uygun çözümlerle uyum sağlama imkanlarını ellerinden alıyor. Geleneksel ve muhafazakar düşünen insanlar bugünün sorunlarına yapıcı ve rasyonel çözümler bulamaz, eşitlik, özgürlük gibi evrensel değerleri kabul edemez, o yüzden sevdiklerinden çok sevmedikleri olur bu hayatta. Günün sorunlarını çözemedikçe, eskinin artık hükmünü yitirmiş toplumsal, bölgesel, dinsel, yerel değerlerine kendilerine daha da kapatıp, kendi özellerinde fazla "anlamlı" yol alamadıkları için mutsuz ve saldırgan insanlara dönüşürler. Mutsuz ve saldırgan bir insan iletişime açık değildir. Her şeyi kavga ve şiddetle çözmeye çalışır. O yüzden muhafazakar olup da mutlu olan bir toplum yoktur, muhafazakar düşünce keşif yapamaz, yeni ve farklı bir şey üretemez. Kendinden farklı insanları, ortamları, davranışları, kültürleri, düşünceleri oldukları gibi kabul edemez. Sadece kabul etmese iyi, saygı da duymaz ve onları yok etmeye çalışır (tanıdık geliyor mu bu yazdıklarım?). O yüzden çok ama çok şükür ki muhafazakar ve geleneksel bir düşünce yapım yok:)

Bugünlük bu kadar, okuyanlara teşekkür ederim.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Şükürler Olsun/1

Bir dostum 3 gün boyunca şükrettiğim toplam 9 şeyi yazmamı istemişti. Teklifi çok sevdim. Çünkü daha çok nelere ve neden şükrediyorum diye düşünmek de bir tür farkındalık yaratıyor(muş). Ben konuyu azıcık değiştirdim ve belli bir günde neye şükrettiğimi değil de bugüne kadar en çok şükredip, "iyi ki" dediğim şeylerin listesini yaptım. Dün 1. gündü ve işte listenin 1. bölümü:
1. Sağlığım yerinde olduğu için çok şükrederim. Kulağa çok yavan gelebilir, herkes ilk bunu söyler nitekim. Ancak, bazen insan öyle yaşam deneyimleri yaşar ki, sağlığın bu Dünyadaki en önemli şey olduğunu tüm benliği ile hisseder ve sağlıklı olduğun her güne bilinçli bir şekilde şükreder hale gelir. Geçmişte doğal olmayan şekillerde sevdiklerimi kaybettim. Kendim de çocuk sahibi olma serüvenim sırasında dış gebelik nedeniyle biz kez “net” olarak ölümün kıyısına geldim. İnsan kendi başına gelince daha iyi anlıyor sağlığın önemini. Özellikle oğlumun doğumundan sonra onunla uzun yılları paylaşmak istediğimden daha çok şükrediyorum sağlığım yerinde olduğu için.
2. Sahip olduğum aile için şükrederim. Benim "aile" kavramım geniştir yalnız: Kan bağı olanların yanı sıra, kan bağımın olmadığı bir çok dostum, arkadaşım da benim için "aile" ferdidir. Öncelikle; Türkiye'de yaşadığımız için babam gibi demokrat bir adam ile annem gibi aydın bir kadının kızı olmayı büyük şans sayıyorum. Hem disiplin ağlarını gevşetmeden özgürlüğümüzü yaşamamıza imkân tanıdılar hem de "yerel" ve "geleneksel" olanları değil, "evrensel" insani değerleri öğrettiler. Herhangi bir fikri, inancı dayatmadılar. Ne kadar genç ebeveyn olduklarını düşünürsek, bu konudaki başarıları gerçekten takdire değer. Herhangi bir konu hakkında kendileriyle utanmadan, sıkılmadan, suçluluk duymadan konuşma imkânı verdiler, hep birlikte içki de içtik, sigara da içtik, (annem hariç) argo da konuştuk:) Böylece kardeşim ve ben pek çok çocuğun ana-babasıyla paylaşmaktan korktukları için bulaştıkları bataklardan korunduk. Ve tabii ailemizle vakit geçirmekten zevk alan insanlar olduk ki pek çok insanın çok çeşitli nedenlerle ailesinden uzak kalmayı tercih ettiğini bildiğim ya da gördüğüm için bunu da önemli bir şükür kalemi olarak görüyorum. 
Güçlü ve bilge bir kız kardeşim olduğu için şükrederim. Eşimi tanıyana kadar hayatta beni en çok eğlendiren insan olmuştur ve benden daha olgun bir karakter olduğu için hala bana bir miktar “2. Annelik” yapmayı da sürdürmektedir. İyi ki var! Hayattaki en kral dostumdur. Eniştem Uğur da erkek kardeşimdir ve iyi ki vardır.
Ana, baba ve kardeşinizi seçemezsiniz. Ama eşinizi seçersiniz. Ben Alev gibi bir eşim olduğu için çok şükrediyorum. Yine Türkiye'de yaşadığımız gerçeğinden hareketle, benim gibi özgürlük düşkünü ve açık fikirli bir insanın eşim gibi zihnen ve davranış olarak tam bir batılı erkeğe denk düşmesi büyük şanstır. Bu konuda gerçekten şanslı olduğumu düşündüğümden her gün şükrederim Alev'i karşıma çıkarana  
Ve tabii ki oğluma, Balkan'ıma şükrederim: Ne zor ulaştım ben ona! Değdiğini görmek bana hayatımdaki en büyük tatmini veriyor. Böyle sevimli, komik, pozitif, akıllı bir küçük adama sahip olduğum için de her gün şükrediyorum.
Son olarak, arkadaşlarım olduğu için şükrederim. Çünkü bendeki emekleri, çekirdek ailem kadar olmasa da, büyüktür. Ve bunu diyebilmek büyük bir lükstür. Hayat, size yanlarında huzursuz, mutsuz, kuşkulu, gergin, "oynamak zorunda" olduğunuzu hissetmediğiniz arkadaşlar, dostlar sunmuşsa gerçekten şanslısınız demektir. Hele bir de arkadaşlarınız her şartta yanınızda olmakla kalmayıp, bir de üstüne sizi espri anlayışınızdan tutun da zeka seviyenizi bir kaç puan arttıracak kadar geliştirecek özelliklere sahipse, eh siz Tanrının gerçekten şanslı kulusunuz yani. Ben işte bu şanslı kullardanım işte, tanıştığımıza memnun oldum:)
3. Bu aralar Ankara’da had safhada gündemde olan bir konu (tesadüf mü, "etme bulma dünyası mı"?): Temiz su, temiz gıda ve barınma imkânına sahip olduğum için şükrederim. Yakın çevrem bilecektir ki beni en çok arızaya geçiren konulardan biri suyun olmamasıdır. Yıllar önce Afrika'ya gittiğimde gözlerimizle şahit olduğumuz bazı olaylar temiz su ve gıdaya erişme ve barınma imkânına sahip olmanın sağlık kadar önemli olduğunu farkettirmişti bana. Bu satırları, bir süredir Ankara'ya çaktırmadan verilen kirli Kızılırmak suyundan bugün itibariyle hastalanmış biri olarak yazdığım not edilsin lütfen:)

Bugünlük bu kadar:) Yarın devam edeceğim.

21 Mayıs 2013 Salı

BOZCAADA'DA İLK KEZ KOŞMAK

 
Uzun, upuzun bir aradan sonra ilk yazım olacak bu. Doğumdan sonra sakin bir dönem geçirdim, ancak bu süreçte dahi çeşitli seyahatlerimiz oldu oğlumuzla birlikte. Ama yazmak gelmedi içimden. Bunun bir çok sebebi var. Öncelikle, seyahat yazıları bana eski heyecanı vermiyor. Çünkü özellikle son birkaç yıldır teknoloji o kadar hızlı gelişti, o kadar farklı bir boyuta geçti ki  bugün merak ettiğiniz herhangi bir yerle ilgili yüzlerce yorum, tavsiye, eleştiri tek tuşla ulaşılabilecek şekilde telefonunuzun, tabletlerinizin içinde. Sosyal ağlarda gittiğimiz yerlerle ilgili görüşlerimizi, yorumlarımızı, fotolarımızı anında paylaşır olduk.  Artık insanlar bilgiye daha hızlı, pratik ve öz bir şekilde ulaşmak istiyorlar (ben de dahilim bu gruba). Sosyal ağlar da bu ihtiyacı fazla fazla karşılıyor bana göre. Blog yazarı olduğum halde blog okumuyorum artık, Facebook’ta bir arkadaşım bir blog yazısına link verirse ve konu başlığı ilgimi çekerse tıklıyorum yazıya. Ben blog okumazken benim burada yazdıklarımı kim okumak ister emin olamıyorum.
Yine de yakın zamanda yepyeni  bir tecrübe yaşadığım için, bunu burada kayda geçirmek istedim. Ne de olsa hala “unutulmaması gerekeni yaz” görüşüne katılıyorum.  
Oğlum dışında, hayatıma yeni eklenen şey koşmak…
 
Mart'taki Runtalya Maratonu'nda karar verdim koşmaya. Bu kararımda, bu konuda sarf ettikleri bilinçli emek nedeniyle çok takdir ettiğim eşim Alev ile arkadaşlarım Güçlü, Renay, Ayşe  ve Dilara’nın, bir de (hamilelik de değil de) doğumdan sonra aldığım ama istediğim hız ve miktarda veremediğim kiloların etkisi var.
Hareketi ve sporu severim ama hamileliğimin 31. haftasında mecburiyet nedeniyle duran spor hayatım doğumdan sonra da, üzerime yapışan had safhada fiziksel tembellik nedeniyle, istediğim performansa ulaşamadı. Düzensiz yapılan sporun bünyeye bir etkisi yok. Ben de düzenli spor yerine bol bol yatmayı  ve yemeyi tercih ettim. Üstelik bunu çok sakin, uyumlu bir bebeğim ve bizimle kalan, çok sevdiğim yardımcımıza rağmen yaptım. Yani “bebek olunca çok doğal” diyebileceğim geçerli bahanelerim yok bu tembellik için. 1,5 yıldan fazla süren bu dönemde ben gerçekten, her anlamda "durdum". Bir anlamda iyiydi. Hem çocuğumla bol bol zaman geçirdim hem de kendimi bedenen ve ruhen dinlendirdim.
Fakat bir süre sonra dehşetle şunu farkettim: Hareketsiz bir yaşam insanı bedenen ve ruhen hem yaşlandırıyor hem de hasta ediyor. Hantallaştığımı fark ettim, her gün ama her gün bir yerlerim ağrıyordu. Uzun yıllar düzenli spor yaptığım ve genel olarak düzgün beslendiğim için bunların bir anda değişen, hareketsiz ve gereksiz yemeli yeni yaşam tarzımdan kaynaklandığını biliyordum. Ama bir şeylerin spora tekrar dönmem için beni motive etmesi gerekiyordu, çünkü kendi fiziksel ve manevi gücümü şarj edemiyordum bir türlü. Antalya’daki 2013 Uluslararası Runtalya Maratonu’nda  koşanlar, tam maraton koşan eşim, yarı maraton ve 10K koşan arkadaşlarım bana ihtiyaç duyduğum motivasyonu verdi. İlk koşum için Mayıs ayındaki Bozcaada Yarı Maratonu’nun 10k parkurunu hedef koydum kendime.
Antalya dönüşü Alev çaylak koşucular için hazırlanmış bir 10k Antrenman Programı verdi bana, onu uygulamaya başladım. Layıkıyla uyguladığım söylenemez ama 2,5 ay boyunca her cumartesi sabah 6'da, Eymir’de 10km koşmayı hiç aksatmadım. Hedef koyunca garip bir enerji geldi bana, hayatımda 5 km’den fazla koşmamışken daha ilk uzun koşumda net 9 km’ yi durmaksızın koşarak nasıl tamamladığımı başka türlü açıklayamam çünkü:)  

Bozcaada’nın zor bir parkur olduğunu çevrem sayesinde biliyordum. Bir de koşu saat 14.00’te başladığı için sıcak durumu daha da zorlaştıracaktı. Eymir’de 10km’yi “1.21” ile “1.16” arasında değişen sürelerde tamamlıyordum. Ancak Eymir neredeyse dümdüz, bu nedenle Bozcaada için uygun örmek olamazdı. Bozcaada için, zorluk derecesini düşünerek, “1.30 ” hedef koydum kendime koşuyu tamamlamak için.
Ancak koşu başlayıp da ilk yokuş tırmanışına geldiğimde bu hedefin ne kadar naif ve iyimser olduğunu fark ettim. Ayrıca belki heyecandan, ilk kilometreyi tamamlamaya yakın, tüm antrenmanlarım boyunca bana gerekli lojistik ve moral desteğini veren Nike Running programımı çalıştırmayı unuttuğumu fark ettim:) Anlayacağınız ilk dik yokuşu biraz keyifsiz tırmandım. Yine de kulağımda müzik, sağımda üzüm bağları, solumda Ege denizi, keyfimi hemen geri getirdiler:) Tabii her tırmanışın bir de inişi var, tırmanırken kaybettiğim süreleri inişlerde telafi ettim, bu da beni sevindirdi.
 
Bu arada maratona katılan koşucu sayısı geçen yıla göre %100 artmış. Aynı şekilde kadın koşucu sayında da büyük artış var, geçen seneye göre %40 artmış sayıları.   Ortam şahane: ekip veya şirket grubu olarak koşanlar, tek başına koşanlar, elit atletler, yürüyenler,  koşarken çenesi de çalışanlar, koşarken eğlenceden de taviz vermeyenler…
 
3. kilometrede artık dönmeye başlamış 10k’cıları görünce yine hafif bir sarsıldım. Düşünsenize: ben daha 3. kilometremi koşuyorum, adam 6., 7.  km’yi bitirmek üzere:) “5.km” 10k koşanlar için dönüş noktası, onu dönünce bana tekrar bir keyif geldi: Artık ben de “gidenler” değil, “dönenler” sınıfına terfi etmiştim çünkü:))) Cidden sıcaktı ama şansa bakın ki Ege’den esen tatlı meltem koşuculara torpil yaptı. Gerçi arkamızdan değil, karşıdan esiyordu, olsun artık o kadar.
Son birkaç yüz metreyi şehir merkezinin içinde koşuyorsunuz, işte o kısım gerçekten çok keyifli. Herkes size bakıyor, ama alkış yok, zira benden önce koşuyu tamamlamış yüzlerce koşucu var, millet alkışlama işini bırakmış artık haliyle:) Olsun, ben kendi kendimi takdir ederek bitiş çizgisine geldim. Skorboard’da “1.22.00”ı görünce çok sevindim. Çünkü ilk yokuşta ümidi kesme noktasına geldiğim hedefimi fazla fazla tutturmuştum.   Resmi derecem daha da iyi çıktı (“1.19.32”). 485 kadın sporcu arasından 287. , yaş grubumda da 39. olmuşum.  İlk kez koşan biri için daha ne olsun? Daha önemlisi kazasız belasız tamamladım koşuyu.
Alev yarı maraton koştu, o da bir süredir ona sıkıntı yaratan sakatlığı rahatsızlık vermediği için mutluydu.
 
 Maraton meydanında, kendinden geçmiş halde oğlumuz:)
 
Koşunun Bozcaada gibi harika bir yerde olmasının başka bir sürü avantajı var. Hem ziyaret hem ticaret durumu:) Bozcaada, belki de her ada gibi, kendine has, enteresan bir yer. Dileğim onun hep bu haliyle kalması. Her şey az ve öz miktarda (gerçi geçen seneden bu seneye kadar bile epeyce yeni mekân açılmış, buna sevinmeli mi üzülmeli mi bilemiyorum, çünkü nerede duracağımızı bilmeyen bir toplumuz), fiyatlar makul, deniz ve doğa şahane…
Geçen yıl olduğu gibi bu sene de Armagrandi Otel’de kaldık, şehir merkezinde olduğu için düz ayak bir tatil yapma imkânı sunuyor size. Özellikle çocukla seyahat ediyorsanız, ideal. Ayrıca koşunun başladığı yere de 100 m. mesafede. Armagrandi ilginç bir otel: Eski bir şarap fabrikasından dönüştürülmüş. Bu nedenle odaların çoğu ve iç mekanlar çok geniş fakat şöyle bir dezavantajı var: Fabrika binası içindeki bazı odaların (ki bunlara "kamara katı" diyorlar) dışa açılan pencereleri yok, pencereler bina içine açılıyor, haliyle karanlık ve kasvetliler. Belki çılgın yaz sıcağında avantajlı oluyorlardır ama bizim için cazip değildi. Dışarıya açılan pencereleri olan odalar ile doğrudan avluda olup bahçeye açılan odalar ise harika. Biz bahçe odasında kaldık bu yıl, tabii oğlumuz bayıldı bu işe.  Sanırım bu tatilimizde en çok eğlenen, mutlu olan kişiydi. Onun mutluluğu bizi daha da mutlu etti haliyle. Doğduğundan bu yana her seyahatimize, faaliyetimize onu da götürmekle doğru bir iş yaptığımıza karar verdik. Kahvaltısı güzel, personel ilgili. Hele bir amca var orada (ne yazık ki ismini unuttum), her türlü isteğinizi anında yerinde getiriyor, çok sevdik kendisini. “Joker” gibi…
Bozcaada’ya ilk gelişimizde gidip âşık olduğumuz Martı Restoranı geçen sene yerinde bulamayınca çok üzülmüştük. Bu sene eski yerinden biraz daha ileri taşındığını öğrenince, ilk gece yemeğimizi orada yedik. Sevdiğimiz tatlar yerli yerindeydi, sevindik. 2. Gece ise onunla aynı hizada, yeni açılmış Cabalı Meyhane ’ ye gittik. Denizin üstünde, keyifli ve lezzetli bir akşam yemeği oldu. Maraton sonrası, duş bile almadan gidip Ege denizine ve kaleye nazır birer bira içtiğimiz Fuska Bar ise sadeliği ile bence Ada’nın ruhuna en uygun ortamdı. Geceleri son durak tabii ki hala Polente… Merkezi bir yerde olduğu için ve tabii tıpkı Kaş’taki Mavi Bar gibi, kendine has enerjisi nedeniyle, Bozcaada’nın klasiği.  O kadar kalabalıktı ki mekânın önünde artık yaya trafiği durmuştu. Tabii bu kalabalık tamamen maraton turizminin yarattığı bir şeydi. Geçen yıl doğum izninde olduğum için oğlumuzla çıktığımız ilk uzun seyahatin yine maraton nedeniyle ilk durağı olan Bozcaada’da biraz daha fazla kalmıştık. Pazar günü öğle saati itibariyle maraton turisti gidince adanın nasıl birden sıkıyönetim ilan edilmiş ve sokağa çıkma yasağı varmış gibi tenhalaştığına şahit olmuştuk. O gece gittiğimiz Vasilaki’ nin ve Polente’nin yegâne müşterileri olmuştuk:) İşin komiği, Pazartesi sabahı da hiçbir dükkân açılmamıştı,  adanın meşhur şaraplarından alabilmek için epey aranmıştık:)   Bu yıl biz de Pazar günü dönmesi gerekenler grubundaydık, tadı yine damağımızda kalarak ayrıldık güzel adadan.
 

En hak edilmiş içki:)

Bu yazımdan felsefi bir sonuç çıkaracağım izninizle. Bu sonucu çıkarmaya hak gördüm kendimde çünkü bire bir yaşadıklarım, o yüzden romantik ve teorik idealler değiller, güvenebilirsiniz:  

Bir kez daha anladım ki hayat “hareket” demek, hareket etmeyince yaşantınızın varacağı nokta hüzün veren bir monotonluk ve bunun sonucu olarak psikolojinizde ortaya çıkacak ve değiştirmesi kolay olmayan negatif duygu halleri olacaktır. Fiziksel olarak daha sık ve belki hep “hasta” olacaksınız, hasta hissedeceksiniz, daha çabuk yaşlanacaksınız, gözünüzün, cildinizin ışığı gidecek. Kabul etmesi zor ancak ne yazık ki hayat hareket edeni ödüllendiriyor. Siz harekete geçmeyince, güzel şeyler gelip sizi bulmuyor maalesef. Söylediklerim ne kadar ters değil mi toplumsal kültürümüze?  Toplum olarak hala ve ısrarla “kaderci” yaşama kolaylığından, öylece durup, farklı hiçbir şey yapmadan güzel şeylerin bizi bulmasını beklemekten vazgeçmiyoruz. Dahası bu durumu ödüllendiren toplumsal normlar da belki hiç olmadığı kadar yeniden aktive olmuş durumda. Tercih bizim, hiç bahane bulmayalım. Eğer bahane bulsalardı 11 Mayıs’ta Bozcaada’ya koşmak üzere gelmiş 2000 kişi de olmazdı.            
 

 Hoşçakal Bozcaada, seneye görüşmek dileğiyle...
 

5 Ocak 2012 Perşembe

Mola

Ne kadar kişiye ait defter olsa da , bu blog sanal ortamda durduğu sürece yazarına bazı sorumluluklar yüklüyor. Ben uzun zamandır bu sorumluluklarımı yerine getiremiyorum. Bunun en önemli sebebi şu an 34. haftaya doğru yol alan hamileliğim. Sanmayın ki hamilelik beni vurdu, aksine çok güzel, hemen hiç sorunsuz geçirmekteyim (dilinizi ısırın). Burayı ihmal etmeme sebep olan evdeki ve işteki "olağanüstü" diyebileceğim bazı durumlar. Bebeğe yer açmak için uzun zamandır ertelenen bir tadilat işine girmiştik evde, o ancak bitti ama canımıza da okudu (evde yaşarken tadilat yapmanın ne kadar zevksiz ve zahmetli olduğunu tecrübe ettik). Üstelik orada farkında olmadan yaşadığım fiziksel yorgunluk erken doğum sinyali olarak tanımlanan bazı bulgulara neden oldu. Doktorum bundan böyle minimum hareket etmemi adeta emretti, aslına bakarsanız derhal doğum iznine çıkarmayı düşündü (Bu sebeple güya belki de son kez başbaşa gideceğiz diye biletlerini 2 ay önceden alıp, otel parasını bile ödediğimiz Makedonya seyahatimiz de iptal oldu).  Ancak işimde doğum iznine erken gitmemi neredeyse imkansız kılan çok önemli bir taahhüdüm var, sorumlusu benim  ve onu bitirmek durumundayım. O da zaten yasal doğum iznine çıkmam gereken bu ayın sonuna kadar tüm vaktimi alacak. Çok ilginçtir,  bu taahhüt tüm hamileliğime de damgasını vurmuş oldu bu şekilde. Hamileliğimin her safhasında bu işim için çılgınca çalıştım. Zihnim tamamen bu işle meşgul. İyi yanı her hamilelinin hamilelik ve doğum konusunda kafasına fazlaca taktığı, kurduğu şeylere bu taahhüt nedeniyle benim hiç vaktim olmadı. Bu benim için iyi bir şey çünkü evham yapmaya eğilimli bir tipim. Ama tabii diğer yandan, haftasonları dahil neredeyse tüm zamanımı aldı benden. Eşim ve Ailem olmasa tüm gerekli hazırlık işlerini nasıl hallederdim, hiç bilemiyorum... Çok şükür, iyi ki varlar...

İşte bu tablo nedeniyle bir süre daha yazı yazabileceğimi sanmıyorum. Ama yazacağım, sadece şimdilik zamanını kestiremiyorum. Gördüğünüz gibi, daha tatil serimi bile bitiremedim. Yazı yazmak biraz da keyif işi ve ben bu ara (ve bir süre daha) yazı için motivasyon ve ilham olacak rahat ve keyifli bir ortamdan mahrum olacağım gibi görünüyor:)

En kısa zamanda görüşmek üzere...   

25 Kasım 2011 Cuma

YILLARDIR GİTMEYE KORKTUĞUMUZ BİR EFSANE: BODRUM - I



En son 2005'te gitmiştik Bodrum Yarımadası'na. Yarımada dedim çünkü, Bodrum şehir merkezine en son 2002'de gittim. 2005'te gittiğimiz yer, Yarımadanın Gökova tarafında kalan, en bakir yerlerinden Mazı Koyu idi. Hala o kadar bakir midir bilmem, çünkü yöneticilerimiz ve gözü dönmüş inşaatçılar memlekette bir karış yeşillik ve doğa parçası bırakmamaya yemin halde her yeri son hızla talan etmekte...

Bodrum'a daha sık giden insanlardan duyuyorum "Bodrum'da hala bakir yerler var" lafını, ama oralara giderken bile maruz kalınacak trafik  ve kalabalık gözümüzü korkutuyor kesinlikle, her sene son anda tatil rotasından yine çıkıyor Bodrum bu nedenlerle. Şunu da düşünmüyor değilim: Yaşamak için hala tercih ederdim gibi geliyor Bodrum'u, çünkü bu tip yerler kış ve bahar aylarında şahane olur, yazları da, pek çok yaşayanın yaptığı gibi, inzivaya çekilirsiniz, olur biter...

2011 tatil programımıza arkadaşlarımızın daveti üzerine aldığımız Bodrum, bizi hiç şaşırtmadan, dehşet bir kalabalık ve beton yığınıyla karşıladı bizi. Henüz çok katlı yapılar boy vermediği için (yakında olacak, çünkü bildiğim kadarıyla bu yasak da kaldırıldı Bodrum'da), tek veya iki katlı yapılar tarlalar misali her yeri kaplamış, bu görüntü Kuşadası'ndaki beton mezarlığı haline gelmiş sahil şeridini hatırlattı bana. Demek Bodrum'da Kuşadası'nı kendine örnek almış...
İçimiz sıkıla sıkıla Bitez'e geldik. Neyse ki biz karada değil, denizde ikamet edeceğiz 2 günlük Bodrum kaçamağımızda. Arkadaşlarımız Tula-Gonca ve Mehmet bizi Bitez açıklarında demirli tekneleri Jasmin'de ağırlayacaklar.
Bitez'de denize ulaşmamız da gayet zor oldu, bahsettiğim kalabalık ve bize karmaşık gelen sokaklar, binalar vb. yüzünden. Park yeri bulmak epeyce vaktimizi aldı. Nihayet sahile uşatığımızda, iğne atsan yere düşmeyecek bir "insan-tesis-bina" yoğunluğu arasından, kıyıya zorlukla ulaştık. Aynı şekilde, bizi tekneye götürmek için botla kıyıya gelen Tula da yanaşabileceği uygun bir yeri güçlükle buldu. tüm kıyıyı "beach club" lar, onların yokluğunda şezlong-şemsiye kiralayanlar kapatmış.
Bu karmaşa tekneye ayak basar basmaz kayboldu tabii. Tekne, Alev ve benim için hayalini kurmaktan hiç vazgeçmediğimiz bir fantezi. Ankara'da yaşadığımız için bu konuda somut adım atamasak da,  "bir yaşam biçimi" olarak tekne hayatı ve denizcilik bizi her zaman cezbetti. O yüzden çocuklar gibi şen bir şekilde bindik tekneye. Kıyıdaki bina kirliliği, belki de  manzaramız  Bodrum'un en eski ve Bodrum doğa ve mimarisiyle  en uyumlu sitesi Aktur - İnceburun'a baktığı için, daha az rahatsız edici hale geldi. Zaten, teknede olmanın heyecanıyla, çevresel eleştirileri unutuverdik.

Zaten 2 gün sürecek Bodrum tatilimizin odak noktası, Bodrum'dan ziyade, tekne ve deniz... Geçen yıl Alaçatı'da Jasmin'de konaklamıştık, ama o zaman fırtına yüzünden açılamamış, marinada bağlı halde tatmıştık ilk kez teknede konaklama heyecanını...
Tekne çok ilginç bir dünya: Aslında fiziksel olarak küçücük bir yaşam alanı, ama deniz üstünde olduğunuz için zihinsel ve ruhsal olarak kapladığınız alanın sınırı yok... Hatta tüm duygular deniz dalgaları gibi, bol ve basınçla doluyor gibi içinize:)  Tula ve eşi Gonca 25 yıldan fazla süredir usta birer denizci, sörf yaparak başladıkları yelken maceraları, kayık ve gelip giden 5-6 yelkenli tekne ile bugünlere kadar devam etmiş.  güzel kızları Yasemin ve sevimli köpekleri Miço'da tekne personelinden. Mehmet de tam bir deniz adamıdır, zaten uzun yıllardır dalgıçlık yapar. Bir kaç yıl önce yelken işini ciddiye alıp, sağlam bir eğitimle o da gayet iyi bir yelkenci oldu.

Yelkencilikle ilgili epeyce kitap okuduğumuz için, bir teknede nasıl davranılması gerektiğine dair  "temel kurallara" hakimiz: Öncelikle, bir teknede bir tane kaptan olur ve onun dedikleri itirazsız yapılır. Egonuz fazla kuvvetliyse, bu sizi biraz gerebilir. Ama, bu ihlali halinde, vahim sonuç doğurabilecek kadar önemli bir kuraldır ve uymanız gerekir. Alev, Suat ve ben bu aşamada "miço"luktan daha fazlasını haketmiyoruz, o yüzden Kaptan Tula ve, onun yokluğunda, 2. kaptan Mehmet ne derse, onlara harfiyen uyuyoruz. Çok da zevk alıyoruz.  2. kural, bir teknede herşeyin yeri belli olmalıdır, tekne de bu nedenle her zaman düzenli olmalıdır. Dolayısıyla, dağınıklık olmamalı. Bu,  sadece yer darlığı ve hareket sorunu yarattığı için değil, biraz dalga çıktığında oraya buraya fütursuzca saçılmış eşyaların bir anda canınıza kastedebilecek nesnelere dönüşme riski olduğu için.  Yine, teknede su kaynakları kısıtlı olduğu için, su kullanımı konusunda hovardalık yapmamak gerekiyor. Jasmin, 11 metre boyunda, 3 kamarası olan,sahiplerinin titizliği ve ona gözleri gibi bakmaları nedeniye adı gibi güzel, bakımlı bir tekne.


Sağda Kaptan Tula, solda 2. Kaptan Mehmet:)
Birinci ağızlardan bol bol dinledik, zaten bu konuda okuduklarımızdan da gayet iyi biliyoruz: Ne kadar havalı ya da romantik görünürse görünsün, fiiilen teknede olmak ve yaşamak her yiğidin harcı değil.  Gerçek yelkencilik ve denizcilik bambaşka bir şey.  Türkiye'de son yıllarda tekne satışlarında patlama yaşanıyorumuş, ama bunların çoğunu motoryatlar oluşturuyor, ayrıca alınan teknelerin çoğu marinalardan, veya civardaki küçük koylardan çıkmıyor. Yani açık denizde hayat nasıldır, bunu A'dan Z'ye bilen, bire-bir yaşayan az insan var. Tula ve Mehmet bunlardan biri.

Jasmin aslında Alaçatı Marina'da bağlı. sürekli hava durumunu takip ettikleri için, ertesi gün başlayacak ve bir kaç gün sürecek fırtına nedeniyle tekneyi bir an önce Bodrum'dan Alaçatı'ya götürmek istiyorlar. Yola bir gün sonra çıkacaklar, o yüzden bizim tekne misafirliğimizin süresi kısa olacak. Şaka değil bu, fırtına...