16 Ocak 2011 Pazar

ARBEIT MACHT FREI

Auschwitz'in (ve çoğu toplama kampının) giriş kapısındaki meşhur yazı: "Arbeit macht frei= Çalışmak özgürlük getirir"...


Birileri "Sadece benim dediğim, benim istediğim gibi olsun; benim isteklerim diğerlerininkininden daha önemli ve özeldir, ben de herkesten üstünüm, bu yüzden benim istemediklerimi isteyenlerin, benim gibi düşünmeyenlerin hakları yok edilebilir, hatta kendileri de... Çünkü ben güçlüyüm, bu yapacağım herşeyi meşru kılar" dediğinde ve bu kişiler siyasi iktidarı eline geçirdiğinde neler olur? Dünya tarihi bu düşüncelere sahip kralların, devlet adamlarının, askerlerin ibret verici hikayeleri ile dolu.

Nazilerin 2. Dünya Savaşı arefesinde kendileri gibi düşünmeyen, kendi inandıklarına inanmayan veya kendilerine benzer olmayanları adım adım, önce toplum dışına itip, nihayette toptan yok etmeye varan eylemlerinin arkasında buna benzer bir söylem yatıyordu. Mağdur söylemi ile gücü ele geçirenlerin bir süre sonra kendilerinin zulmeden ve mağdur yaratan rolüne bürünmesi ne garip bir paradoks...

Naziler 2. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde kendilerinden olmayanı marjinal boyutta "ötekileştirmeye" zaten son hızla başlamışlardı. Bunlar arasında kendilerine göre en büyük tehdit (hem çok oldukları hem de zamanın Almanyasının ekonomik güçlerini ellerinde tuttukları için) Yahudilerdi. Bu nedenle genelde "Yahudi Soykırımı= Holokost/Holocost" olarak bilinen soykırım, aslında toplumun Naziler gibi düşünmeyen her kesimini kapsıyordu: En büyük kaybı vermekle birlikte sadece Yahudiler değil, komünistler, bedensel ve zeka özürlüler, eşcinseller, çingeneler, hatta zaman içinde Lehler, Slavlar, nihayet karşıt görüşlü Almanlar da "soykırım" tanımının tam olarak hakkı verilerek, "sistematik" bir şekilde yok edildiler. Kaç milyon kişinin hayatını bu sistematik kıyımlarda kaybettiğinin kesin bir dökümü olmamakla birlikte, bu rakam bazı kaynaklara göre 15 Milyonun üzerindedir. Örneğin; zaten hükümetçe fişlendikleri için kayıtlarına nispeten kolay ulaşılabilen Yahudilerin 2. Dünya Savaşı öncesinde Kıta Avrupası üzerindeki nüfusları 4,5 milyon civarında iken, savaş sonrası bu rakam 500.000 lere inmiştir.

Bu "ötekileştirme" projesi, "arî" Alman ırkından olmadıkları halde Almanya'nın hertürlü zenginliğini ellerinde tutan, gerçek Almanların haklarını yiyen, sömüren Yahudi kökenli Alman vatandaşları yüzünden mağdur olduklarını iddia eden ve bu mağduriyeti telafi etmek sözüyle iktidara gelen, Adolf Hitler liderliğindeki Nasyonel SosyalistAlman İşçi Partisi (isimdeki paradoksa da ayrıca dikkat edilmeli sanırım) tarafından yürütülüyordu.

Naziler savaş öncesinde önce sarı yıldız takmaya, sonra gettolarda yaşamaya mecbur bırakarak "fişledikleri" insanları, savaşın başlamasıyla birlikte son sürat özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde inşa ettikleri pek çok çalışma kampına gönderdiler. Kamplar savaş boyunca Alman vatandaşlarına zaten hükümet tarafından manipüle edilen devlet yayınlarında bir tür "tatil köyü" olarak tanıtıldı. Bazı ari kökenli olmayan Alman vatandaşlarının, vatanlarına borçlarını ödemek için, gayet insani şartlarda, gönüllü olarak çalıştıkları, karşılığında devletlernin de onlara çok iyi baktığı propogandası yapılıyordu. O yüzden o kamplarda yaşana vahşetin boyutu ancak, Almanya savaşta resmen mağlup olduğunda ortaya çıktı.

Bu kamplardan bir tanesi "özel" öneme sahipti. Çünkü bu kamp o dönemde yapılmış kampların en büyüğü olmasının yanı sıra, resmi olarak bir "ölüm kampı", Nazilerin tabiriyle "Final solution to the Jewish question = Yahudi sorununa nihai çözüm" yeri idi. Buradan canlı çıkmak imkânsızdı.

Auschwitz Kampı, Polonya'da, Krakow 'a yaklaşık 70 km mesafede bulunan Oswiecim şehrinde bulunuyor. Auschwitz aslen Auschwitz, Birkenau ve Monowitz isimlerini taşıyan üç büyük kamptan oluşan bir yer. Auschwitz içlerinde en büyük olan. Bugün tamamı "mezarlık" olarak kabul edilen bir müze olarak, insanlık tarihinin en acı gerçeklerinden biriyle yüzleşmeye cesareti olan insanların ziyaretine açık. Göreceklerinize inanmakta zorlanacağınız garantidir. 2004 yılında yolum düşmüş oraya, daha doğrusu işimin uzaması nedeniyle kaçırdığım bir uçağın bana kazancı oldu burayı görmek... Ben "kazanç" diyorum, o zamandan sonra her basit sıkıntıda mızıldandığımda en azından "hakkım var mı acaba" diye sormama sebep olan tecrübelerden biri olduğu için... O zaman oraya gitmek istediğimi duyan Polonyalı meslekdaşlarım ise dehşete düşüp "İyi düşün. Biz bile gitmedik ve asla da gitmeyeceğiz" demişlerdi. Haklı olabilirler kendilerine göre, muhtemelen ailelerinde bu dehşeti doğrudan yaşamış olanlar vardı.

Auschwitz insanın insana neler yapabileceğinin yaşayan en somut örneği bana göre. O dehşet günlerinin izleri hala canlı çünkü. Öyle ki, aradan geçen 60 küsür yıla rağmen, ne şekilde ve hangi şartlarda öldürüldükleri anlaşılmasın diye cesetleri yok etmek amacıyla kurulan krematoryumlarda yakılan insanların küllerinin boşaltıldığı havuz hala dolu...

Auschwitz'in hikayesine tek tuşla ulaşabilirsiniz, ben burada kendi objektifime takılanların bir kısmını paylaşacağım sadece. Söz şimdi fotoğraflarda:

"Schindler's List" filminden burayı hatırlayabilirsiniz: Auschwitz'e yük vagonlarında getirilen yüzbinlerce insanın aç, susuz, hasta olarak günlerce süren seyahatleri sonunda, "son adresleri" olduğunu bilmeden ayak bastıkları ilk yer (raylar bir süre sonra bitiyor zaten, çünkü oraya girenler için o noktadan ötesi yok... )

Çok büyük bir alana yayılmış kampın, sözde "yatakhane" olan binalarından bazıları


Müze duvarları bu kampta ikamet (!) etmiş binlerce insanın, kampa giriş ve (ölmek suretiyle) çıkış tarihlerinin yazılı olduğu binlerce fotoğrafları ile kaplı. Yaşları ve cinsiyetleri ne olursa olsun hepsinin ortak noktaları, hiç birinin kampa girdikten sonra 2 aydan fazla yaşamamış olması...

Belki de en büyük acıları yaşamış olan çocuklar: Hem anne-babalarından ayrıldıkları için , hem de çoğu en acımasız tıbbi deneylerde canlı kobay olarak kullanıldıklarından...Ve kampa geldiklerinde üzerilerin olan kıyafetleri...

Kampa girenlerin giymek zorunda oldukları kıyafetler...

Binlerce insanın altalta üst üste yığıldıkları, şiltesiz ranzalar. Kampın ilk yıllarında içi samanlı dolu ve kaba kumaşla kaplı olsalar da şilte varmış. Sonra bu "aşağılık" varlıklara masraf yapılmaması gerektiğine karar verildiğinden, şilte olayı tümden kalkmış.

Tuvaletler... Yüzbinlerce insanın olduğu kampta tuvalet niyetine sadece bir kaç yüz "delik" yapılmış olduğunu, herkesin tuvalet ihtiyacını görmek için sabah ve akşam sadece bir kaç dakika hakkı olduğunu dikkate alarak bakın bu fotoya...

Kampın tamamını çevreleyen, esasen kimse kaçamasın diye yapılmış olan ama oradaki hayata daha fazla tahammül edemeyen pek çok mahkumun da üstlerine bilinçle atlayarak hayatlarına son verdikleri elektrikli teller.

Genelde diğer mahkumlara ibret olması için, mahkumların tamamen sudan bir gerekçeyle, hatta çoğu zaman gerekçesiz olarak asıldıkları dar ağacı.


Savaş sonunda, yenilen Nazilerin kaçarken kampta gerçekte neler olduğu anlaşılamasın niyetiyle havaya uçurmaya çalıştıkları, ancak çoğu ayakta kalan krematoryumlardan biri.

Naziler mahkumları yok ederken pek çok yöntem denediler: Önceleri kurşuna dizdiler. Kısa sürede bundan vazgeçildi, çünkü "aşağılık" varlıklar için kurşun harcamak gereksiz yere maliyet yaratıyordu. Üstelik kısa sürede pek çoğunu ortadan kaldırmaya yetmiyordu. Zaman içinde havasız bırakmak, asmak gibi pek çok alternatif yöntem denendi. Ama hiç biri "hem düşük maliyet hem de kısa sürede çok insanı yoketme" kriterlerini tam olarak karşılamıyordu. Derken kendilerince "mucizevi" çözümü buldular: Zyklon B verilerek aynı anda yüzlerce kişiyi öldüren gaz odaları... Müzede sayısız boş ziklon b kutularıyla dolu galeriler var. Tabii bunlar Nazilerin kampı terkettikleri tarihte ele geçenler sadece...

İlk girişte mahkumların ürküp, panik yaratmamaları için "duş" görüntüsü verilerek dizayn edilmiş gaz odalarından biri...

Ölüm Treninden inen herkese valizlerinin üstüne adlarını ve geldikleri yerlerdeki adreslerini yazmaları istendi. Çünkü kendilerine bavullarının sonradan, odalarına (!) gönderileceği söylendi. Zaten giderken yanlarına sadece bir bavul almalarına izin verilmiş insanlar, kendilerince en kıymetli ve en gerekli eşyalarını koydukları bu bavullara isimlerini yazdılar. Ama o bavullar asla sahiplerine ulaşmadı. Çünkü sahipleri artık bu eşyalara ihtiyaç duymayacakları bir yere gelmişlerdi. Trenden inenlerden en yaşlı, hasta, sakat ve zayıf olanlar dorudan gaz odalarına gönderilirken, kalanlar "ölümüne" çalıştırılmak üzere ayrıldılar. Bavullardaki eşyalar ise ayrı bir yerde titizlikle boşaltılıp tasnif edildi. Değerli eşyalar devlet malı olarak kaydedildi, kalanlar ya yağmalandı, ya geri dönüşüm için fabrikalara gönderildi ya da imha edildi. Geriye sadece hala sahiplerini bekleyen bu bavullar kaldı.

Ve sahipleri ölüme gittiği için artık giyilmeyecek milyonlarca çift ayakkabı...

Bedensel ve zihinsel özürlülerin zaten hiç bir şekilde yaşama hakkı olmadığına inanılıyordu. Onlar sadece kıymetli devlet kaynaklarını yiyen, sömüren asalaklardı. Dolayısıyla yaşlılarla birlikte, ölüme ilk gidecek olanlardılar. Onlardan geriye kalanların bir kısmı müzede görülebilir.




Kamptaki bir yazıt: "Nazilerin, Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden (gelen) çoğunluğu yahudi, yaklaşık bir buçuk milyon civarında erkek, kadın ve çocuğu öldürdükleri bu yer sonsuza dek bir çaresizlik çığlığı ve insanlığa uyarı olsun"

26 Aralık 2010 Pazar

10. ŞAPKA PARTİSİNİN ARDINDAN...


10. Şapka Partisi de bitti. Yine birbirinden ilginç, yaratıcı ve el emeği bir çok şapka vardı. Fazla söze gerek yok, fotoğraflar bir fikir verecektir.

Övünmek gibi olmasın ama bu sene de 1. oldum. Bana birinciliği getiren şapkam "Başak Eczanesi". Şapkayı yaparken yine çok eğlendim. Başak Eczanesi aynı zamanda babamın 42 yıllık eczanesinin adı:) Seneye artık aday olmamayı düşünüyorum:)))


Ama bu sene birinciği bu süper şapka ile paylaştım: "Uykucu Şirin":))) Sahibi Alev'in kardeşi.

İkinci yine bir harika fikir: Hortumcu:)


Üçüncü sadece sadece tasarımı ile değil, ismi ile de beğeni kazandı: Baş Ağrısı:)

Benim favorim: Halay Başı...

Koca Dayağı:)

Malesef hiç bir foto da ona dördüncülüğü getiren güzel şapkasının detayları görünmeyen Alev ve şapkası AKVARYUM:)))

Papa Tya:)))) Altuğ her sene olduğu gibi bu sene de şapkasına bulduğu isimle fark yarattı:)

Bir başka basit ama son derece orjinal fikir Oya'ya ait. Şapkanın ismi "Başımın üstünde yeriniz var":)))

Happy Kitchen


Bir başka favorim. Üzerindeki inanılmaz ince iş, el emeği ve tabii güzel ismiyle: Yaşamak Renktir.








Modern Sindrella (Detay pek net değil, şapkasında ayakkabı var:))





Bu sene Yılın Geyiği Ödülü Taylan'a gitti. O ve ailesi 10 yıldır hiç sektirmeden partiye geldikleri için.

Karbone ve Yüzbaşı Rogain

Komünizmin yıkıldığını hala kabul etmeyen Rus Subay Sergei VladimirKocinski:)))

14 Aralık 2010 Salı

10. ŞAPKA PARTİSİ



Bu yıl 10. kez takıyoruz şapkaları 18 Aralık'ta. Daha onlarca yıl da takmayı umuyoruz. Şapkalarımız hazır, beklemedeyiz...

1 Aralık 2010 Çarşamba

Güncelleme:)

Ekim ve Kasım ayı bayram tatilleri ve iş seyahatleriyle geçiverdi. Bugün farkettim ki bloga yeni yazı koymayalı da 1 ayı geçmiş... Yoğun şekilde maraton hazırlıklarına başlayan Alev'den ise zaten ümit yok:) Özgürlük konusunda takıntılı biri olarak blogun esiri olmayı düşünmedim hiç, ama tabii aranın bu kadar açılmasını da istemedim. Ne yapalım, mevsim normallerinin çok üzerinde bir ısı ve tatlılıkla geçen sonbaharın suçu bu...

Demek istediğim: burdayız, yazılar ise yolda...

Sağlıkla ve huzurla kalın.

24 Ekim 2010 Pazar

ANKARA'DAN DENİZE İLK ÇIKIŞ: AMASRA

Zaman gerçekten akıp gidiyor. Şimdi 20'li yaşlarını sürenleriniz bu lafımı çok bayat ve beylik bulacaktır, ama bakın yine, olabilecek en "anne ses tonumla" uyarıyorum: ZAMAN SU GİBİ AKIP GİDİYOR, KIYMETİNİ BİLİN.

Yarın ne olacağını kimse bilemez. O yüzden hayallerinizi ertelemeyin. Hayatınıza hobi ve sizin için anlamı olan aksiyonları ekleyin. Çünkü yıllar geçtikçe, geride bıraktığınız yıllarınızı anlamlı kılacak, o yüzden bugününüzde sizi doygun ve huzurlu hissettirecek en önemli şey (iyi ya da kötü farketmez) yapılmış şeyler ve görülmüş yerler olacak. Benim tanıdığım, hayatını genel olarak işi ve evi arasında geçirmiş, "başkaları ne der kaygısının" ağır bastığı bir hayatı kurgulamış, artık yaşını almış, sağlık sorunları da ufaktan baş göstermiş insanların hiç biri bugüne kadar "oh iyi ki sadece çalışmışım, iyi ki gezmemişim, iyi ki robot gibi yaşamışım, iyi ki kendimi hiç riske, maceraya atmamışım, iyi ki kendimi ailem, çocuklarım ve işim için feda etmişim, iyi ki elalem ne der diye bolca endişelenip onların paşa gönlü olsun yapmaya çalışmışım" demedi. Tam tersini, üstelik büyük bir pişmalıkla, ifade etmekteler.

Bunları yapmak için her zaman para da gerekmez (acı ama gerçek bu, kendilerine parayı bahane edenler için özellikle diyorum bunu), hayata geçirilmeleri için gerekli tek şey "merak" tır. Merak ise insanın yaşam enerjisini besler. Yaşam enerjisi de sizi yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak, yeni bir şeyler öğrenmek, yeni tecrübeler yaşamak, kısaca yeni yeni şeyler yapma dürtüsü (yani "merak") verir. Böyle bir döngü işte, ikisi sürekli birbirini besler...

Sınırsız güzellik, tecrübe ve olanak sunan bir dünyadan sadece üç beş kaşık tadıp, kendi inancınızda sırf nezaket adına, üstelik daha doymadan "ben doydum efendim, daha almayım, beni aç gözlü sanmasınlar" demek Dünya ve yaratıcı için büyük kabalıktır aslında.

Seyahat etmek de gerçekten güzel bir hobi ve aksiyondur bize göre. Seyahat deyince lütfen bunu "arzın merkezine seyahat" gibi fantastik ve zahmetli bir olay olarak algılamayın. Seyyah olmak için ille dünyanın öbür ucuna gitmek, avuç dolusu para dökmek falan gerekmiyor. Seyahatin binbir ekonomik yöntemi de var ayrıca (merak ederseniz, bunları da öğrenirsiniz elbet). Üstelik seyahat deyince hep yurtdışı ya da şehir dışı anlaşılır. Oysa yaşadığınız şehir içinde de tam bir turist ruhuyla seyahat edebilirsiniz (Hatta bir de "içimize seyahat" denen bir versiyonu vardır ki o bambaşka bir boyuttur, fiziken hareket etmenize bile gerek kalmaz). Seyahat etmek bence bir "hayatı algılama" şekli ve "yaşam felsefesi"dir.

Bunları niye yazdım? Yazının başlığı ile alakalı olan bir haftasonu gezisinin dönüşünde hem aklımdan geçenler ve bu geziye birlikte gittiğimiz dostlarla konuştuklarımız hem de Amasra vesile oldu bu satırlara.

Geçtiğimiz haftasonu, en son 10 yıl önce gördüğümüz Amasra'ya gittik. Aradan geçen 10 yılda Amasra kendi halinde, derme çatma, doğru dürüst konaklayacak oteli olmadığı için evlerde gayet ilkel şekilde turist ağırlayan bir sahil kasabasından, bir miktar estetik kaygı güden, daha iyi olmaya çabalayan, cıvıl cıvıl bir sahil kentine dönmüş.

10 yıl önce şehir merkezinde bir kaç restoranı varken, şimdi bunlara yenileri eklenmiş, bir çok bar, kafe ve turistik ıvır zıvır satan dükkan açılmış. Yollar, sokaklar, kıyı şeridi düzenlenmiş. Güzel enerji veriyor şehir, bayağı da bir genç nüfusu var, belki bir yüksek okul ya da fakülte olması sebebiyle... (?) Geçen zaman Amasra'ya çok yaramış anlayacağınız.

Biz şehir merkezinde, gayet derli toplu, şirin bir mekan olup "Küçük Oteller Kitabı" nda da yer alan Emin Apart isimli bir otelde kaldık. Otelin kahvaltısı tam anlamıyla "anne kahvaltısı" denen cinstendi. Çalışan iki kadın da çok sevimli ve misafirperverdiler. Cumartesi akşamı şehrin en eski ve en meşhur restoranı Canlı Balık 'ta balık ve meze soframızı yaptık, herşey dört dörtlüktü. Bu bilgilerin hepsi klasik tabii. Fakat bir mekan keşfettik ki burada özel olarak sizleri bilgilendirmeyi hakkediyor: Lütfiye Kafe.

Lütfiye, benzerlerini Avrupa'da ya da en azından büyük şehirlerimizde görmeyi hayal edebileceğiniz türden , çok hoş, çok özenli bir mekan. Küçücük bir dükkan aslında ama o kadar güzel ve ince bir zevkle dekore edilmiş ki etkilenmemek imkânsız. Her çeşit sıcak içecek mevcut. kendi üretimleri olaran reçel, fındık ezmesi ve lokumları da yine kendi dizaynları olan kutu ve kavanozlarda satıyorlar. Biz tadına doyamadık bu minicik mekanın. Şu anda eksik olan tek şey o güzel çayların, kahvelerin yanına eşlik edecek, yine kendi yapımları olan bir kaç özel kek türü olabilir. Nedense buna yer vermemişler. Belki de özel üretimleri olan reçel ve lokumlardan daha çok kişi haberdar olsun diye. Çünkü içeceklerinizin yanında, ücretsiz olarak, kendi üretimleri olan bu ürünlerden tadımlık olarak servis ediliyor.

Lütfiye Kafe

Lütfiye Kafe'nin özel tasarım kutularda satılan lokumları

10 yıl öncenin derme çatma kasabasında şimdi "insan" odaklı, estetik, konfor, hijyen ve damak tadı kaygıları taşıyan mekanlar ard arda açılmakta. Görgü ve estetik de zamanla birikip oluşuyor, daha rafine hale geliyor, süzülüyor diye düşünmekten alamadık kendimizi. Evet , belki bu açıdan o çok beğenip özendiğimiz bir Roma, bir Paris olmamıza daha çok var ama bu da fena bir hız değil.

Amasra Ankara'ya 305 km uzaklıkta, şu an ulaşım biraz zahmetli (3 saat 45 dk. sürdü yolculuğumuz) çünkü yol genişletme çalışmalar yapılıyor. Bu çalışma bittiğinde ise 2.30 veya 2.45 saatte gidilebileceğini tahmin ettik. Ayrıca bir daha arayı asla bu kadar uzatmamaya söz verdik. Unutmayın: Amasra Ankara'dan denize en yakın çıkış.

Dönüşte Mengen Ahçılık Okulu'nun restoranında yedik yemeğimizi. Pırıl pırıl yüzleri ve takım elbiseleriyle heyecan içinde servis yapan öğrenciler nedense bizi pek duygulandırdı.

5 Ekim 2010 Salı

ROMA

Gladiators I salute you:)

Gemimizin son durağı Roma ile ilgili yazmaya bir türlü elim gitmedi. Çünkü ne yazarsam yazayım, bugüne kadar hakkında milyonlarca yazı yazılmış olduğundan emin olduğum böyle bir şehir için yeterli olmayacak, hele bizim gibi sadece bir gün geçirenin ekstradan söyleyebileceği ne olabilir? Zaten en tipik turistik rotalardan biri olarak, buray görmemiş olanımız azdır. KabahaT bizde ki bu kadar geç gittik. “Barselona çok mu farklı sanki, orası için 3 bölüm yazmıştın” diyecekleriniz olabilir. Haklısınız ama kardeşim bu da ROMA yani... Antik dünyanın en önemli imparatorluğunun başkenti, o zamandan bu zamana da tarih ve sanat sahnesindeki ağırlığını zerrece kaybetmemiş, hatta tuttuğunu altın eden İtalyanlar sayesinde değerini daha da arttırmaya devam etmekte olan bir şehir, bir tarz, bir kültür...

Çocuklar için üç boyutlu Roma tarihi kitapları


Kısıtlı vakitte “Roma deyince akla ilk gelenler” şeklinde bir gezi programını buraya daha önce de gelmiş olan Özge ve Güçlü yaptı. Gemimizi tura başladığımız liman olan Roma-Chitta Veccia limanında sabah 10 sularında terkedip, daha önce Suat’ın internet üzerinden ayarladığı minibüsle yaptık Roma turumuzu, akşamki uçak saatimiz gelen kadar keyifle gezdik.

Listemizde San Pietro Meydanı, San Pietro Bazilikası, antik Roma şehri kalıntıları ve yanındaki muhteşem yapı Collesium, Popolo Meydanı, bizim “Aşk Çeşmesi” diye bildiğimiz Trevi Çeşmesi, İspanyol Merdivenleri ve Pantheon var. Ama bu mekanları ne görsel olarak anlatmaya ne de bende hissiyatı tasvir etmeye “çabalamaya” hiç niyetim yok. Çünkü samimiyetle söylüyorum ki ne desem yetersiz ve bayat olacak. Roma’ya sebil tur var, gayet ekonomik. Kendi gözlerinizle görmek inanın daha pratik bir çözüm, zaten görmediğiniz kabahat:) Ama madem hakkında yazı yazıyoruz ve bu yazıyı yazmadan da serinin sonunu getiremeyeceğim, o zaman kendi görüşümü şöyle özetleyeyim: Roma bence insanlık tarihinin, onlarca yüzyıllık birikimini “toplu halde” en güzel şekilde yansıtan şehir. Bu birikim din, inanç, kültür, estetik, sanat, siyaset, devlet yönetimi, moda, mimari, yemek gibi insanlığın yarattığı değerlerin hepsini ve zaman içinde geçirdikleri evrimi kapsıyor. Ben şahşen San Pietro Bazilikası'nı gördükten sonra kilise-katedral gezme defterini kapattım. Kendi kategorisinde "ultimate" denecek cinsten bir mekan (eh, Katoliklerin "kâbesi" diyebiliriz buraya, olsun o kadar, değil mi?), bunun üstüne daha 1000 kilise görseniz artık estetik ya da ruhani bir tat almazsınız.

San Pietro Meydanı

Trevi Çeşmesi'ne çıkan sokaklardan birinde, eski bir mahzenden bozma olduğunu anladığımız, kendi halinde, ama kendi halindeliği bile estetik olan bir restoranda klasik İtalyan yemeklerini tattık. İtalya'nın rahat düşkünlüğünün Roma'da tavan yaptığını bir kez daha müşahade ettik: Saat öğlen 2'yi gösterdiğinde artık Allah gelse yemek siparişi veremeyebilir, ki şehrin en turistik ve kalabalık yerinden bahsediyoruz. O derece. Panik halinde, saatin 2 olmasına dakikalar kala yiyebileceğimizden fazla yemeğin siparişini verdik. Hiç birini de ziyan etmeden bitirdik. Saat 2'de ise garsonlar restoranın kapısını kilitlediler ve kendilerine ziyafet sofrası kurdular:)

Vatikan'ı koruyan İsviçreli Muhafızlar

Roma Parlementosu

İspanyol Merdivenleri

Roma'ya defalarca gitseniz yine gitmek isteyeceğinizi düşünüyorum. Gitmeden mesela "Melekler ve Şeytanlar" filmini de izlemek, işin içine gizem , gerilim, macera unsurları da katacağından hoş olabilir:) Ayhan Sicimoğlu boşuna 3 bölüm ayırmamış Roma’ya, gidince daha iyi anladık:)
Antik Roma'nın kalıntıları

Pantheon
(Seyahat boyunca gözlüklerimi sadece Roma'da takma ihtiyacı hissettim, ihtişamını net görebileyim diye:)