ALAÇATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ALAÇATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2011 Pazar

EGE'DE BİR YER - II


Rüzgar sörfü cenneti. Daha uzun kalırsak mutlaka denemek isteyeceğimiz, keyifli bir aktivite...


Bizim bu Köy ile ilgili şansımız, çocukluktan beri oralı olan ve bir kısmı kışlarını da orada geçiren arkadaşlarımız, kuzenlerimiz. Onlar tüm bu kalabalığın, aşırı markacılığın, gösterişin olmadığı sakin yerlerini biliyorlar hem Köyün hem de Yarımadanın (ne kadar kalabalık olsa da hala tenha, bakir yerler mevcut tabii ki). Bu nedenle, kendimizi onlara teslim ediyoruz oraya gidince.

Dostlar

Biz, eğer kuzenimizin evinde kalmazsak, arkadaşlarımızın ailesine ait Sakin Ev ’de kalıyoruz. Adı üstünde işte: Köyün sakin bir kıyısında, sakin bir ortam. Pek çok benzer işletmenin "butik" olma iddiasından tamamen uzak, ama bu kelimesinin tam da gerçek anlamını yaşayan ve yaşatan bir mekân. Otel ya da pansiyondan çok, bir ev havasında zaten, ama müşteri rahatlığı için düşünülmüş "ince teknik detaylar" çok etkileyici. Bu detayları farkedemez de tek tek öğrenmek isterseniz, mekan sahibi Ergin Abi'ye sorun. O size büyük bir zevkle tek tek kurguladığı, hayata geçirdiği teknik detayları anlatacak, kendi dizaynı olan yer altındaki "kumanda merkezi"ni de gösterecektir.
Gördüğüm kadarıyla Köy merkezindeki aşırı kalabalıktan, itiş kakıştan bağışık çok az sayıda mekân muaf. Zaten muaf olmayı isteyen de az gibi. Çünkü Köyün meşhur ana caddesinde, o çılgın kalabalığa rağmen, yol üzerine dizilmiş masalarda yemek yemek moda ve aynı zamanda bu davranış da bir tür statü göstergesi sayılıyor. Medyada çok iyi bildiğiniz pek çok insanı bu masalarda yemek yemeğe çalışırken veya caddede turlarken görebilirsiniz. Tabii önceleri böylesi bir kalabalık yokmuş, sokaklara atılan masalarda rahat rahat yemek yenebiliyormuş, son 3-5 yılın akınıyla belli aylarda özellikle akşamları bu caddede yürümek ve caddeye atılan masalarda yemek yemek nerdeyse imkansız, yine de buna azmeden dolu insan var.
Soldan sağa: Yazımın altındaki eğlenceli "Tatil Özeti" nin yazarı Suat, Kuzenimiz aynı zamanda sevimli Isla Bonita'nın sahibi Gülfem ve ben. Alev'e her bagaj yerleşiminde bol ter döktüren alışveriş torbalarımızı da saymadan olmaz:)  

Tüm bu kargaşadan tam anlamıyla muaf kalmayı beceren restoranlardan biri de Agrilia. Bıraksanız kaldığımız sürece her öğünü orada yiyebiliriz, nitekim de hemen hemen öyle oluyor. Ama tabii, arkadaşlarımızın tavsiyesiyle benzer başka yerlere de gidiyoruz. Agrilia'nın ortaklarından biri ile aramızdaki "hısımlık" bağı bu mekanla ilgili yazacaklarımın obkektivitesini gölgeler mi diye çok düşündüm. Ancak, sonuç negatif. Yani, burası "X" bir yer olsa, fikrim yine aynı olacaktı. Kaldı ki, mekanın bizim naçizane görüşlerimizi aşan referansları var: Agrilia bu Köyün, Yarımadanın klasiklerinden biri aslında, çünkü Köydeki en eski restoranlardan biri (belki de en eskisi). Dolayısıyla, sadık ve tutkulu bir müşteri kitlesi var. 20 yıldır taviz vermedikleri prensiplerle işletiliyor. Kalitesini de özenle koruduğu bu prensiplere borçlu. Asla endüstriyel gıda satılmıyor, yediğiniz her şey sipariş üzerine o anda hazırlanmaya başlıyor. Restoranın sandalye sayısı belli, 20 yıllık müşteri de olsanız kapasite doluysa, ekstradan bir sandalye daha eklemiyorlar sizin hatırınıza. Popülizm hatrına müziğin sesi "biraz daha" açılmıyor, biraz daha masa, sandalye (yer olmasına rağmen) konmuyor. Müzikler şahane, seçimler ve ses ayarı o kadar profesyonelce yapılmış ki ne sohbetinizi bastırıyor, ne yediklerinizi boğazınıza diziyor, geriden hafif hafif eşlik ediyor yediklerinize ve sohbetlerinize.


Agrilia "Slow Food" akımının temsilcisi ve uygulayıcısı




Agrilia'nın içeriden görünümü. Kışın giderseniz şömine keyfi var.


Arkadaşlarımız sayesinde geçen yaz keşfettiğimiz ve beğendiğimiz bir başka yer de Köy Marinası'nın içinde yer alan, genelde tekne ve marina personelinin yemek yediği, ama yemeklerinin eşsiz lezzeti nedeniyle artık bilen herkesin geldiği "Lokanta" isimli restoran. Burada bildiğiniz "ev yemekleri" çıkıyor ama %100 Ege ve özellikle "Anne" usulünde yapılıyor hepsi. Şimdi bir düşünün: Halka halka kesilmiş, üzerine sarmısaklı yoğurt ve domates sosu dökülmüş patates kızartması, kıymalı-sarmısaklı yoğurtlu makarna, imambayıldı hangimizin çocukluk yazlarının deniz sonrası ya da arası öğlen yemeği olmamıştır?
Yarımadanın gerçekten güzel bir denizi var. Bu kadar rüzgârlı ve dolayısıyla genelde dalgalı olmasına rağmen hiç bulanmayan, kumluk bir deniz. Çok bakir, tenha plajların yanı sıra, fiyatı daha ekonomik, imkânları daha mütevazı, kesinlikle medyatik olmayan bazı hoş tesisler var. Bunlardan ikisi Çiftlikköy- Altınkum tarafındaki Okan’s Place ve Ramo Beach. Hafta içi giderseniz çok daha sakin oluyorlar, güneşin, denizin, kumun tadını çıkarıyorsunuz. Yarımadanın diğer tarafında ise isimlerine medyadan aşina olduğunuz pek çok başka plaj da (Babylon, Otto, Aya Yorgi vb.) var, geçen yaz Köy konaklamamız hafta içine denk geldiği için gitmiştik buralara, bu sefer haftasonu olduğu için özellikle gitmedik.

Gerçi bu sefer gittiğimiz Ramo Beach de , pazar günü olması sebebiyle çok kalabalıktı.
Bizim Yarımadada en sevdiğimiz yer Ildırı. Aslında yazının asıl konusu olan Köye çok yakın ama sanki hiç yakın değilmişçesine bakir, kendi halinde bir yer. Küçük restoranlarında Ege mutfağına uygun kahvaltı ve yemekler yenebiliyor. Köyün tepesindeki eski antik kent ve kilise yıkıntısına enginar tarlaları ve zeytinler arasında yürüyerek ulaşmak zevkli oluyor (bunu 2009 Aralık ayında gittiğimizde yapmıştık, yazısı burada).
Bu Köyü ziyaretlerimiz can dostlar nedeniyle daha devam edecek önümüzdeki yıllarda da, ancak onlar olmasaydı, büyük ihtimalle bir veya iki kez görmüş olmakla yetinirdik diye düşünüyorum.
Bu yıl tatile birlikte çıktığımız can dostumuz Suat da kendi bakış açısından tatilimizin daha "bize özel", kronolojik bir özetini çıkarmış. Okurken o kadar eğlendik ki, buradaki kayıtlarımızda yer almasını istedik. Buyrun, Suat'ın esprili bakış açısından "Köy" tatilimizin özeti:
"YOLA ÇIKIŞ:

Haftalar öncesinden kararlaştırıldığı gibi sabahın 3’ünde yola çıkış. Suat’ın bakımdan yeni çıkan arabasının fren sisteminin ciddi bir uyarı vermesi, tüm eşyaların Alev’in arabasına nakli. Alev’in 3000 parçalık puzzle yapar gibi bir edayla onlarca parçadan oluşan bavul, çanta ve torbalarımızı bagaja yerleştirmesi. Yola koyuluş. Başak’ın arka koltukta kendisine bir taht hazırlaması ve boylu boyunca uzanması. Bizimle idareten 2 dakika sohbetten sonra mışıl mışıl uykuya dalması. Alev’le Afyon’a kadar sağdan soldan sohbet, Başak’ın hiçbirşey duymadan uykuya devamı. Afyon. Her tatilcinin ilk varışta yarı yol diye sevinip ikinci varışta tatil bitti diye üzüldüğü, iç sıkıntısını artırmaya bire bir o kuru kentimsi… Başak’ın Afyon’a nasıl bu kadar çabuk vardığımıza şaşırması. Varan’da ağır ama lezzetli kahvaltı. Sabah 9.00’a doğru Ege’nin güzelliklerinin kendini göstermeye başlaması… Başak ve Suat’ın ortalama 20 dk. da bir tuvalete gitme ihtiyaçlarının aynı olduğunu keşfetmelerine sevinmeleri, bu durumdan şoför koltuğundaki Alev’in pek hazzetmemesi. Başak ve Suat’in Varan Tesisleri Tuvaletlerini 2’şer kez ziyareti.

ALAÇATI:

Tekrar yola koyuluş. Başak’ın tahtında mutaden uykuya çekilmesi. Uyandığında Alaçatı’ya varmış olmamız ve Başak’ın buna da şaşırıp sevinmesi. Alev’in yüzünde “la havle” ifadesi. Marinada gemicilerin yemek yediği “Lokanta” isimli yerde tıka basa yemek. Doyduktan sonra sipariş edilen anne usulünde yapılmış dev sarımsaklı yoğurtlu patates kızartması tabağının gelmesi, bunu da bir güzel silip süpürüş ve kendimize şaşırma. Başak ve Suat’ın Marina Tuvaletlerini 2’şer kez ziyaretleri. Lerzan ve Berke’nin ailesine ait “Sakin Ev” pansiyona varış. Sakin Ev’in güzelliğinden, ev sahiplerimizin hoş sohbetlerinden ve misafirperverliklerinden had safhada etkileniş, Atatuş Ailesinin bize “hoş geldiniz” ziyareti yapması sonrası huzurlu bir öğleden sonra uykusunun kollarına kendimizi bırakış...

Akşam hava kararırken uyanış, Ülkü teyzenin buzlu beyaz şarap ikramı, Berke’yle Alaçatı’yı tepeden gören bir noktaya güzel bir yürüyüş, sonra çarşısına çıkış ve yeni yeni dolmaya başlayan restoranlar, kafeler, şık insanlar arasından yürüyerek Alaçatı Çarşı’yı keşfediş. İtalya’da karşılaşılsa servet istenecek manda derisi ve çelik karışımı su geçirmez sörfçü bilekliği ve özel yapım çapalı kolyeyi Suat’ın heyecanla satın alması. Berke, Lerzan, Zeynep, Yaman, Başak, Alev ve Suat’tan oluşan grupla, ana caddenin kalabalığından uzak, güzel bir balıkçıda neşeli bir akşam yemeği. Piyasa Caddesine yakın oturtulmadıkları ve gerektiği gibi piyasa yapamayacakları inancına kapılarak panik olan kızlı erkekli bir grubun garsonları azarlamaları. Bunu Zeynep’den duyan Başak ve Suat’ın o grubu kınamaları, ancak Alev tarafından yine Ergenekonculukla suçlanmaları. Onların da Alev’i yine liboşlukla itham etmeleri.


Ertesi gün Ülkü teyzenin çeşit çeşit peynirli zeytinli reçelli zengin kahvaltısının ardından plaja gitme hazırlıkları. Bu diyarların en iyi plajının Ramazan adlı bir şahsın işlettiği “Ramo Beach” adlı bir yer olduğunu öğreniş ve bu isimden fevkalade etkilenerek , çocuklar gibi şen edalarla plaja vasıl oluş. Alev’in otoparkçı esnafıyla muhatap olmak zorunda kalışları, plaj kumu üzerinde 4x4 olmadan araba kullanmak ve park etmek zorunda kalması…

“Genelde sakin olur ama Pazar günleri normalden biraz daha kalabalık olabilir” denen ünlü Ramo plajında, ancak sardalye tenekesine istiflenmiş zavallı balıkların sahip olabilecekleri kadar geniş bir alanda, Zeynep ve Yaman’ın erken gelmeleri sayesinde kendimize yer kapmaya muvaffak oluş. İpek gibi kum, buz gibi soğuk berrak su, Çeşme’nin denizi… Alev ve Berke’nin bel hizasındaki suda, tenis topuna benzer yamuk yumuk garip bir batmaz topu birbirlerine atmaları, mezkur talihsiz topu havada kapmak ve mutlaka ters parendeyle denize düşmek suretiyle kendilerine bir plaj eğlencesi yaratmaları…

Tam arkamızda oturan, sabah plaja vardığımız saatten , akşam ayrıldığımız saate kadar yerlerinden kalkmadan “okey” oynayan 4 kişiden müteşekkil garip aile. El aralarında, ailenin hanımının ortaya çıkarttığı cam kapaklı bir porselen kaptan hep beraber dolmalar atıştırmaları ve sonrasında, çok önemli olduğu malum ama hiçbir zaman çözülemeyecek bir devlet meselesini masaya yatıranların ciddiyete gömülmüş yüz ifadesiyle okeye devam etmeleri. Ramo’nun bizzat elleriyle hazırladığı ya da anne ve baba tarafından muhtelif ve sayısız akrabalarına hazırlatıp sunduğu yemeklerin yenmesi. Başak ve Suat’ın sipariş ettiği spagettilerin herkes yemeklerini bitirdikten sonra lütfen gelmesi ve su içinde yüzen çamur gibi “A la Ramo” spagettiden Suat’in etkilenmeye pek istekli görünmemesi… Başak ve Suat’ın Ramo Beach Tuvaletlerini en az 4’er kez ziyareti.

Ramo’ya veda, otele dönüş, akşam yemeğinde Alev’in kuzeninin eşinin ortağı olduğu meşhur Agrilia Restoranda yemek. Siparişleri verdikten sonra Alev’le Başak’ın apar topar masayı terk etmeleri ve Başak’ın an itibariyle Alaçatı sörf kampında bulunan ve güneş alerjisi olan ve olayı had safhada dramatize eden yeğeni Selin’i otelde ziyaret etmeye gitmeleri…

Ertesi gün Bafa’ya doğru yola çıkma hazırlıkları. Alev’in bir gün önce tamamen boşalttığı bagajı, Başak’la Suat’ın Alaçatı’nın mağazalarından yaptıkları yoğun alışveriş de eklenince bu kez 5.000 parçalık bir puzzle yapar gibi, kan-ter içinde yeniden yerleştirmesi ve Başak’la Suat’ı daha alışveriş yapmamaları konusunda uyarması."

26 Eylül 2011 Pazartesi

EGE'DE BİR YER - I




Başlığı özellikle böyle attım. Çünkü tatil rotamızda 3 yıldır yer alan, artık iyice şehirleşmiş ve “medya yıldızı” olmuş, olunca da neye uğradığını şaşmış bu Köyün ekstra reklâma hiç ihtiyacı yok. Anladınız değil mi nereden bahsettiğimi? Ege'de bir Yarımada üzerinde, 4-5 yıl öncesine kadar sadece ve ağırlıkla İzmirli turistlerin ve sörfçülerin bildiği, denizde kıyısı olmayan, bir miktar metruk taş evden oluşan bu Köy bu sene tatil rotamızın da ilk durağıydı… "Köy" demeye devam edeceğim ama artık köylükle (en azından yaz aylarında) alâkası kalmadığını da bilin.



Hayatının akışı sakin ve (bilinçli macera arayışları dışında) yormayan tatil yerleri asıl tercihimiz. Türkiye’de bu kolay iş değil, nitekim kalabalık bir ülkeyiz, kabımıza sığmıyoruz. Çoğunluğumuz genelde kalabalık, içiçe aile ve ortamlarda yetiştiğinden midir nedir, içine girdiğimiz tüm sosyal ortamlar da alabildiğine kalabalık olsun istiyoruz, seviyoruz . Hem iletişim hem de ulaşım imkânlarının son sürat arttığı ve kolaylaştığı bu dönemlerde hemen her yer ve herkes eninde sonunda popüler hale gelecek, başta ekonomik motivasyon olmak üzere, bilemeyeceğimiz bir yığın nedenle, zorla da olsa popüler (ve kalabalık) hale getirilecektir. Yani alışmaktan başka çare yok gibi:)

Böyle bir durumda, stratejiyi de adeta bir "oyun" havasına büründürüp, buralarda bulunup da yine de sessiz, sakin kalmayı başarmış, gizli saklı mekanların, ortamların arayışına düşmek de ayrı bir keyif oluyor. Tatil demek rahatlık demek, cana gelebilecek zararlar dışında, bir tatilde olan-olabilecek hiç bir can sıkıcı şey bizim o seyahat ya da tatilden aldığımız keyfi gölgeleyemez. Hatta bir "yaşanmışlık" ve "tecrübe" olduğundan, tatil sonrası birikimlerimizi, sohbetlerimizi de zenginleştirir, anlata anlata o can sıkıcı olayın karikatürize bir hale dönüştüğü de çok olur:)

Evet, Köy ve üzerinde bulunduğu Yarımadanın “ambiyansı” çok hoş, hatta Köy dışında Yarımada üzerinde bakir ve sakin olan pek çok başka yer de var. Ancak, tıpkı Güney Ege’nin bir başka kontrolsüzce popüler hale gelmiş tatil şehri gibi, burası da artık kontrolsüz bir kalabalığı (ve dolayısıyla yatırımı) mıknatıs gibi üzerine çektiğinden, özellikle "high season" denilen Temmuz-Ağustos aylarında bizim gibi “yabani” turistlere çok cazip gelecek bir yer değil. Fakat gerçeklerden de kaçamıyoruz: Çok sevdiğimiz bir grup arkadaşımız bir süredir burada (ve İzmir’de) yaşıyorlar ve biz onları ille de görmek istiyoruz. Bu şartlar altında, sevgi üstün geliyor tabii ki:)



Alaçatı'nın güzel sokakları, böyle boşken güzelliği çok net

Hem toplum hem de bireysel olarak her şeyin “suyunu çıkarmak” eğilimindeyiz, hatta eğilimin ötesinde, bilfiil çıkarıyoruz. Duygularımızı, davranışlarımızı abartıyor, sevdiğimiz şeyleri de (insan, mekân, fikir vb. fark etmez) sevdiğimiz için adeta öldürüyoruz. İşte, bence bu şirin Köye yapılan da tam bu: “Çok sevdiği için öldürmek”…



Evet, Köy Türkiye’de örnek teşkil eden yerel bir sivil toplum organizasyonun yoğun çabası ile korunmaya çalışılıyor. Bu kapsamda Köydeki mimari dokuya uymayan binalar, çok katlı yapılar yapmak, araçla Köy merkezine girmek vb. yasak. Hatta işletmelerin plastik sandalye kullanması, döner, kokoreç gibi kokusu çevreyi taciz eden yiyecekler satmaları dahi yasak. Hepsi çok güzel, takdire şayan. Ama beklenmeyen (yoksa "beklenen" mi demeli?) sonuç: Medya bombardımanı nedeniyle her taşın altından bir “butik” otelin, bir “butik” restoranın, bir “butik” işletmenin fışkırması…



Bu kadar çok “butik” olma iddiasında mekan olunca “butik” kelimesi de gerçek anlamından tamamen uzaklaşmış, anlamı Türklerin kendisinden anlamak istediği yepyeni başka bir anlamla yer değiştirmiş oluyor. Bu kadar çok “butik” işletme olursa, elbette acımasız (ve belki bir miktar "etik olmayan") bir rekabet de aynı anda gelecektir (Buna güzel bir örnek: Küçük Otelleri Kitabı'nın bu yılki baskısına en çok otel bu Köyden katılmış).


Bu rekabet ilk etkisini özellikle kafe-restoran-bar tarzı işletmelerde sokaktan geçen müşteri adayının dikkatini çekmek ve diğer mekanlardan müşteri çalmak niyetiyle açılan “müzik sesi” olarak gösteriyor. Her mekânın müziği birbirine karıştığı için, ve zaten yollardan sel gibi akan insanların uğultusu her daim mevcut olduğundan, nihayette ortaya çıkan hoş olmayan bir gürültü. Ve bu durum Köyün doğal ambiyansı ile taban tabana zıt, bana kalırsa Köy merkezi için çok da antipatik etki yaratıyor.

Oysa ilk kez 2009'da gittiğimizde dahi, kalabalık aynıydı da, mekânlardan taşan müzik sesi yoktu, bu konuda o zaman mevcut işletmeler kendi aralarında bir uyum ve anlaşma sağlamış görünüyorlardı. Daha yüksek ses eşliğinde eğlenip dansetmek isteyenler, Yarımadanın daha ücra bölgelerine dağılmış ve sabaha kadar açık olan gece klüplerine gidiyorlardı. Geçen 2 yılda yeni açılan mekân sayısı adeta roketlendiği için, işletmeler arasında bu uyumun kalmadığı, konulan kuralları da özellikle yeni işletmecilerin takmadığı anlaşılıyor. Bu takmama hali, genelde bu tür yerler için sonun başlangıcıdır, zira kısa zamanda bu zamana kadar başarılı koruma çalışmalarıyla ve tamamen işletmecilerin iyi niyetli katılımlarıyla Köyü bir "marka" haline getirmiş sivil toplum örgütünün kuralları, tavsiyeleri de bir süre sonra daha çok kazanç peşinde olan işletmeler tarafından dikkate alınmaz hale gelecektir. Bu projeksiyonumda haksız çıkmayı dilerim bu arada.

Anlamakta zorlandığımız şey şu: Yüzlerce yıldır, bırakın yeni bina yapılmasını, mevcutların tadilatı dahi çok sıkı teknik ve estetik kurallara tabi mini minnacık Porto Fino'ya, bu Köyden kat kat fazla turist yağıyor ve dünyanın parasını bırakıyor. Ama oranın sokaklarında böylesi bir kalabalık, böylesi bir uğultu olmuyor. Dahası, Porto Fino halkı ve esnafı da "daha da para kazanmamız lazım, illa ki yeni oteller, yeni restoranlar vs. açalım, müşterinin dikkatini çekmek için müziğin sesini az biraz daha açalım" demiyor. Biz de işler nasıl kısa sürede benim "sevdiği için öldürmek" diye tanımladığım bu durumlara geliyor???



Kalabalık kısmına değinmek aslında gereksiz olacak, ama yani öyle böyle değil. Ben hiçbir zaman insanların kalabalık ortamlardan nasıl bir keyif aldıklarını, daha da ileri gidip bunu bir "yaşam tarzı" haline getirmelerini anlayamadım. Benim onları anlayamadığım gibi, onların da benim gibi düşünen insanları anlamadıklarını düşünüyorum. Kendilerine saygılıyım, yeter ki onlar da bizim gibi sessizlik ve sakinlik arayışında olan insanların zaten zar-zor bulabildikleri doğal yaşam ortamlarına saygılı olsunlar.


Gerçekten pek çok insan kalabalık ve gürültüyü seviyor. Daha doğrusu seviyor mu bilemeyiz, ama en basitinden ultra kanıksamış, hayatının parçası saymış durumda.


Yarımadanın en "tropik" görüntülü denizi Ilıca'da


Peki insan tatile niçin çıkar? Özellikle 30’larını geçmiş, çalışan kesim için soruyorum: Geldiğiniz yerdeki yaşam alışkanlıklarının dışına çıkma fırsatı değil midir tatil denen lüks zaman boşluğu? Köye gelenlerin neredeyse tamamını İstanbul-Ankara-İzmir turistinin oluşturduğunu dikkate alırsak; eğer aynı yaşadığınız yerdeki gibi her yere arabayla gitmeniz, her gittiğiniz yerde park yeri bulmanız, park için para ödemeniz, en basit bir yemek için dahi uzun uzun planlar yapmanız gerekiyorsa, herhangi bir mekânda yer bulabilmek için daha sabahın erken saatinde rezervasyon yaptırma telaşına düşüyorsanız, üstelik rezervasyonla gittiğiniz yerde yoldan akın akın geçenler size değiyor, çarpıyorsa, para vermeden neredeyse hiçbir yerde denize giremiyorsanız, allah aşkına bunun neresi tatil oluyor?


Bizim gibi düşünüyorsanız, bu Köye kış, ilkbahar ve sonbahar aylarında gidin, özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında uzak durun. O zaman gerçek ruhunu sindire sindire yaşayabilirsiniz. Çünkü Köy ve Yarımada gerçekten güzel, fakat kalabalık nedeniyle güzelliği biraz gölgeleniyor, geri planda kalıyor. "Yüksek Sezon" diye tanımlanan dönem dışında çok daha büyük keyif verecektir. Bizim familyadan değilseniz de, o zaman özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında burayı ziyaret etmeniz uygun olur.

27 Ocak 2010 Çarşamba

ALAÇATI'DA YENİ YIL

2010 yılını Alaçatı'da karşıladık biz. Senelerce gitmeyi düşünmediğimiz Alaçatı ve Çeşme Yarımadası'nı 2009 yılı içinde iki kez ziyaret etmiş olduk böylece.
İkisi 60 yaş üstü toplam 10 yetişkin, 3,5 yaşında dünyalar tatlısı bir çocuk ve dünyanın en bilge köpeğinden oluştu bu kez tatilciler. Seneler içinde farklı yerlerde dere tepe düz gitme, yeme-içme ve sınırları zorlama konusundaki fantezileri birlikte gerçekleştirdiğimiz dostlar onlar. Bazılarını önceki yazılarımızdan biliyorsunuz. Ortak özellikleri doğa içinde olmayı sevmeleri ve şekil kaygısı taşımamalarıdır. Bu ekipte her şey "okey" dir, kimse kimseye bir şeyi neden yapmak istediğini ya da istemediğini sormaz. Yapmaya zorlamaz. Buna rağmen ekibin ortak hareket kabiliyeti de şaşırtıcı derecede yüksektir. "Rahatlık" sanırım bu dostlarla geçirilen zamanın özetidir.

Arkadaşlarımızın ailesine ait çok güzel bir taş evde kaldık. Ev sahiplerinin niyeti yakın zamanda bu evi bir butik pansiyona dönüştürmek (o zaman buradan sizleri haberdar edeceğim), ama sağolsunlar bizleri geçen sefer olduğu gibi bu kez de "misafir" olarak kabul ettiler.


Kaldığımız ev tipik bir Alaçatı eviydi. Sahiplerinin zevkini yansıtan, sıcacık, çok keyifli bir mekan.

Hava da 4 gün boyunca güneşini eksik etmedi üzerimizden. Meşhur Çeşme rüzgarlarına rağmen, neredeyse tek kazakla, üşümeden bir Aralık tatili yaptık.

Yeni yıla en sağlıklı yemekleri yiyerek girdik. Herkesin getirdiği yiyeceklerle harika bir sofra hazırladık. Yeşil rengin hakim olduğu, tipik bir Ege sofrasıydı aslında. Bu sayede gönül rahatlığıyla yedik her şeyi. Eminim çok az insan yeni yıla Cibes ("jibes" değil, "cibes" efendim:)) ve turp otu yiyerek girmiştir:)

Yeşiller Hareketi:)

Saatler 24'e yaklaşırken çıktık Alaçatı sokaklarına. Manzara şaşırtıcı ve çok güzeldi.

Yılbaşı gecesi Alaçatı sokakları

Zaman zaman kördüğüm olacak derecede kalabalıktı sokaklar. Alaçatı'nın popüler mekanlarındaki sokaklara taşmış yılbaşı eğlencelerine ek olarak, Alaçatı Belediyesi de çok özenli bir açık hava partisi organize etmişti. Herkes yüzünde gülümseme, kafasına göre takılıyordu. Bilirsiniz, ülkemizde efendice eğlenmeyi bilmeyen ve hiç bir zaman öğrenemeyeceklerinden artık neredeyse emin olduğum bolca insan yaşıyor. İnsanların en naif içgüdülerini bile en çirkin şekilde sabote eden bu tip insanların eylemlerine ya da, en azından, eylem haberlerine hepimiz maruz kalıyoruz. Türkiye'de çirkin taşkınlıkların ve tacizlerin yaşanmadığı kutlama ya da eğlence sayısı azalıyor gibi. Fakat, Alaçatı'da gördüğümüz "kutlama manzarası" bizim mecburen öğrenmek zorunda kaldıklarımızdan tamamen farklıydı: Sosyetesi, yerlisi, turisti, genci, yaşlısı, çocuklusu, bebeklisi, baş örtülüsü insana yakışanı yapıyor, "medeni" bir şekilde ve kendince eğleniyordu orada. Biz de karıştık gittik kalabalığın arasına. Hatta birbirimizi de kaybettik, ekibin her bir üyesi 2010'a ayrı yerde ayrı pozisyonda girdi:)

Tatilin kalanında ne mi yaptık? Altınkum sahilinde, deli gibi esen rüzgara karşı yürüdük hep birlikte, koştuk, uçma denemeleri yaptık, oradaki tepelere tırmandık.

Erkekler Altınkum'da tırmandıkları tepede Rio de Jenerio'nun meşhur Hz. İsa heykelini taklit etmeye çalışırken:)

Sonra Ildırı köyüne gittik, ben bayıldım oraya. Dere tepe yürüdük orada, köyün yamacındaki az bilinen Erithrae antik şehrinin harabelerini gezdik, eski kiliseyi gördük ve tepenin en ucuna tırmanıp enfes Ildırı koyunun ve civarındaki adaların manzarasını seyrettik.

Ildırı'ın tepeden görüntüsü


Yolumuza çıkan kuzu kulaklarını topladık. İlk kez enginar tarlası gördük. Soframızdaki enginarın kaynağı Alaçatı haberiniz olsun, ben de yeni öğrendim. Her yer enginar tarlası.

Enginar Tarlası hatırası:)

Bu da enginar salatası. İlk kez yedik ve bayıldık.

Kısa sürede Alaçatı'nın sembolü haline gelen rüzgar değirmenlerini sadece uzaktan seyretmekle yetinmeyip, yanlarına gittik. Ekipteki iki arkadaşımızın torpili sayesinde santrale girip kendilerini yakından tanıma ve çıkardıkları enteresan sesi duyma şerefine nail olduk. Bu ses ve mekan iyi birer gerilim filmi unsurları olabilirler:) Temiz bir enerji kaynağı oldukları için sayılarının artmasını diliyoruz. Mevcut santraller Alaçatı bölgesinin elektrik ihtiyacını karşılıyormuş.
Rüzgar değirmenlerinin dibine gidince böyle görünüyorlar:)

Bu da uzaktan görüntüleri. Çok hoş...

Ilıca plajında daha önce sadece televizyonda gördüğüm uçurtma sörfünü yaptı erkekler (Alev'in makinasını teknik bir nedenle henüz yükleyemedik bilgisayara, o yüzden sörf fotolarını daha sonra koymek niyetindeyim). Sonra Dalyan'a gittik, Alaçatı pazarını gezdik, Alaçatı'nın güzel mekanlarında güzel kahveler, sıcak şaraplar içtik. Alaçatı sokaklarını ise yürüyerek ya da bisikletle kaç kez arşınladığımızın sayını bilemiyorum. Yürüdük yürüdük yürüdük... Her seferinde başka bir güzelliğe takıldık. Tabii ki en güzel balıkları, sebzeleri, meyveleri ve kumruları götürdük afiyetle:)

Velhasıl, çok keyifli, tüm hareketine rağmen hem bedenen hem de ruhen dinlendirici bir tatil oldu. Yeni yılı tam da takip eden yıllarda olmasını dilediğimiz şeyleri yaparak karşıladık. Sadece dilemekle kalmamış olduk yani, "bilfiil" uygulamalı olarak gösterdik evrene "biz daha uzun süreler bu şekilde takılmayı istiyoruz hayatta" diye. Herhalde anlamıştır:)