KİLİMANJARO DAĞI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KİLİMANJARO DAĞI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2009 Pazar

AFRİKA'NIN ZİRVESİNE YOLCULUK - 4

Rotamız artık gerçekten çok dik, yer yer kaya setleri olsa da genelde çarşak patikalardan oluşuyor. Daha 2. saatte oksijen azlığı etkilerini göstermeye başlıyor: Önümüzde 6 saatten fazla mesafe olmasına rağmen ekibimizde şiddetli yorgunluk alametleri baş gösteriyor. Renay ayaklarıyla ilgili sorun yaşadığını, parmaklarının üşüdüğünü söylüyor. Erken saatte ortaya çıkan bu olumsuz gelişmeler moralimizi bozuyor. Diğer ekip arkaşlarımıza göre benim ve Alev’in daha çok tırmanış tecrübesi var, ancak altimetre artık Ağrı Dağı’nda ulaştığımız yüksekliği de aştığımızı haber veriyor. Bu seviyeden sonrası bizim için de bilinmez. Nitekim, ben de daha önce yaşamadığım, aşırı bir yorgunluk hissetmeye başlıyorum. İşte yüksek irtifanın sürprizleri...

Sürekli durup dinlenmek istiyoruz fakat sık sık durmak, kalbin ritmini ansızın düşüreceği için teknik olarak irtifa hastalığına davet çıkarmak anlamına geliyor. Ağır çekimde bile olsa sürekli yürümek, saatte bir kez, o da bir kaç dakikayı geçmeyecek şekilde, mola vermek zorundayız. Ertuğrul’un her önemli tırmanış için hazırladığı, zor durumda kalındığında başvurulacak özel ve gizli “iksir”inden içmek istiyoruz, “daha değil, durun bakalım” diyor:) Nasıl yani?

Ritmimizi Ertuğrul belirliyor, yavaş ancak tempolu yükseliyoruz. Şafağın sökmesine daha epey zaman var. Bu arada şiddetli bir ayazla birlikte hafif hafif yağmaya başlayan yağmur moralimizi biraz daha bozuyor. Tüm bu aşırı yorgunluk hissi ve moral bozukluğu yüksek irtifanın etkileri aslında, kendime ve ekip arkadaşlarıma bunu hatırlatıyorum. Bunun farkında olup, bu duruma teslim olmamak gerekiyor. Ritmi bozmadan, sessiz bir şekilde yürümeye devam ediyoruz. Daha yolu yarılamadan tırmanışı yarım bırakarak inişe geçmiş bazı dağcıları görmek de hoş olmuyor zaten bir miktar bozulmuş olan morallerimiz açısından. Ancak, dağda tırmanışı bırakma kararını vermek de zirveye ulaşmak kadar takdire değer bir davranıştır. Kendinizi olası tatsız sonuçlardan ancak sağduyulu ve zamanında verilmiş bu tip kararlarla koruyabilirsiniz.

Ben sürekli ufku takip ediyorum, kızarmasını bekliyorum. Doğacak güneşin moralimizi düzelteceğini biliyorum, aynı zamanda zirveye az kaldığının habercisi olacak.

Şafak sökmeden az önce...

Böyle uzun ve zorlu yürüyüşler, hele de az oksijen altında, insanda ilginç meditatif etkiler yaratıyor. Düşünce hızınız yavaşlamakla birlikte, kendinizi belki daha önce hiç düşünmediğiniz şeyleri düşünürken bulabiliyorsunuz. Ve hatta kendinizi ve düşüncelerinizi dışarıdan izliyorsunuz. Dağdaki hayat hem basit ve zevkli, hem de, kurallarına uymazsanız, acı verici ve hatta yok edicidir. Herşeyin asgarisi ile yetinmek zorundasınız ve başka alternatifiniz de yoktur. Kurallara uymamanın bedeli ağırdır. Bu süreçte hem aslında ne kadar az şeye ihtiyacınız olduğunuzu farkeder, hem de sahip olduğunuz şeylerin kıymetini anlar, bunların hepsi için tek tek şükredersiniz. Bir o kadar da normal zamanlarda ne kadar gereksiz kaygılar içinde yüzüp, kendimizi boş yere yıprattığımızı anlarsınız. Kendinizi bir kaç gün ya da hafta önce "ay hayatta yapmam/yapamam" dediğiniz şeyleri yaparken bulmak da cabası... Bunlar, dağcılığın (ve doğa içinde olmanın) insana kazandırdığı hoş özelliklerdendir. Farkındalığınızın artış hızı, normal yaşam koşullarına kıyasla, çok yüksektir. Doğa size sunduğu olumlu ve olumsuz koşullarıyla "farkındalık ayarınızı" keskin bir şekilde yeniden yapar:)

Ha gayret, birazdan Zirve Kraterine ayak basacağız

Saat 6.30 civarı, sonunda güneş doğuyor, ekibimiz üzerine pozitif etkisini tüm şiddetiyle salarak... Yerli rehberimiz Ernest zirve kraterine yirmi dakikalık mesafemiz kaldığını söyleyince seviniyoruz. Gerçekten de yirmi dakika sonra kratere ulaşıyoruz. Ansızın Kilimanjaro’nun meşhur karları ve güney cephesini kaplamış devasa buzullarıyla karşı karşıya geliyoruz.

Kilimanjaro'nun Karları

Büyüleyici bir manzara. Ernest Hemingway’in "Kilimanjaro’nun Karları" kitabını okumayan olabilir ama adını duymayan eminim yoktur. Büyük bir yazar olmanın sırlarından biri olsa gerek; Hemingway basit gibi görünen iki kelimeyi kitabının ismi olsun diye yanyana getirerek, daha okumadan bile "büyülü" bir etki yaratmayı becermiştir okuyucuları üzerinde. 13 yaşındayken sevgili Babaannemin bana verdiği bu kitap yüzünden çocukluğumda Kilimanjaro Dağı’nın nasıl bir yer olabileceğini bolca hayal ettiğimi, dünya atlasından yerini bulup "kimbilir orada kimler yaşıyor" diye içimden geçirdiğimi hatırlarım. Bana bu dünyanın dışında bir yermiş gibi gelirdi o zamanlar... Şimdi o meşhur karlar önümüzde devasa kütleler halinde sıra sıra uzanıyor. Görkemini tarif etmesi zor. Çok duygulanıyorum, “Bu gözler bunu da gördü” diye sürekli şükrediyor, teşekkürlerimi yolluyorum evrene ve yaratıcı enerjiye...

Kilimanjaro'nun devasa buzulları, aynı zamanda Afrika'nın hayati su kaynağı

İleride, kraterin çok uzak noktalarında bir çok dağcı görüyoruz. "Acaba zirve orası mı" diye heyecanlanıyor, seviniyoruz. Fakat sevincimiz kısa sürede yine hayal kırıklığına dönüşecek. Artık 5800 m’ ye civarındayız, oksijen azlığı çok belirgin. Bu, özellikle benim gibi alerjik nedenlerle sinüslerinin çoğu dolu olan biri için her adımda 3-4 nefes çekmek zorunda kalmak anlamına geliyor. Nefesi de sanki su altında, regülatörden çekiyormuş gibi hissediyorsunuz:) Çekiyorsunuz da sanki hava mı yok ne???:))) Dolayısıyla, hareketlerimiz de iyice ağırlaşıyor. Sık sık durup nefes alma ihtiyacı hissediyoruz ama ne kadar nefes alsak da yetmiyor.

Asabiyet ve yılgınlık da irtifa rahatsızlıklarından biridir, her ne kadar ciddi asabiyet sorunları yaşanmasa da, zirve kraterindeki yürüyüşümüz sırasında “yılgınlık” duygusunu hepimiz (Ertuğrul ve Ernest dışında tabii:)) yaşıyoruz. Çünkü, “şu seti de aştıktan sonra zirveye varıyoruz” diyen Ertuğrul ve Ernest’e ve aşılan onlarca sete rağmen, o zirveye bir türlü ama bir türlü ulaşamıyoruz. Trajikomik bir durum olduğunu söyleyebilirim, biz yaklaştıkça zirve uzaklaşıyor sanki... Yanımızdan aynı "ağır çekim" modunda geçen, zirveden dönmekte olan dağcıları görüyoruz. Çoğunun yüzünde başarmış olduklarını ele veren sempatik bir ifade yok, daha çok tüketmişe ve, bizim gibi, yılmışa benziyorlar:) Bazıları yerlerde “ölü gibi" yatıyor. Allah allah, bu nasıl iş?

"Benim ne işim var burada, ben deli miyim?" diye düşünmekte olan "yılgın" bir kadın; Bendeniz...:)

Sonunda, yani zirve kraterine ulaşmamızdan neredeyse 2 saat sonra, saat 8.30 civarı Kilimanjaro Dağı’nın en yüksek noktası olan Uhuru Tepesi’ ne ekip olarak ulaşıyoruz. Zirve tabelası 100 m kadar ileride göründüğü anda hepimizin gözünden kontrol dışı yaşlar akmaya başlıyor. Bu duyguyu ifade etmesi zor. Aynı zamanda hem gülen hem ağlayan insan görmediyseniz, böyle zirvelere buyrun mesela; buralarda çok sık karşılaşılan bir durum:)

Zirve tabelasının önünde fotoğraf çeken pek çok grup var. Ne de olsa herkes zirveye ulaştığını belgelemek istiyor. Biz de sıramızı bekliyoruz. Neyse ki fazla beklememiz gerekmiyor. Bu kısmı yarı rüya olarak hatırlıyorum: Oksijen azlığı ve tükenmişlik duygusunu bir anda alt eden coşkulu bir mutluluk yaşıyoruz, algımız ağırlaştığı için olsa gerek, zaman sanki durmuş gibi, sevinç çığlıklarımız, birbirimizi tebrik edişimiz çok uzaklardan gelen sesler gibi. Kendimi o anı dışarıdan izleyen bir “gözlemci” gibi hissediyorum. Bir tabelaya bir de Kilimanjaro’nun bembeyaz buzullarına bakıp bakıp duruyorum, bu anı zihnime iyice kazımak için. Alev ile ve diğer ekip arkadaşlarımızla habire birbirimize sarılıyoruz.

Mutlu Son...

Nihayet fotoğraf sırası bize geldiğinde, hemen çantamdaki bayrağı çıkarıyorum. Hava pırıl pırıl. Bayrağı yine muhteşem bir ortamda, şu anda Afrika’nın en yüksek noktasında olduğumuzu söyleyen zirve tabelasının önünde açıyorum, gururla. O ana kadar hissettiğim tüm yorgunluğu unutarak, buna binlerce kez değdiğini düşünerek ve hayal etmekten hiç vazgeçmediğime bir kez daha şükrederek.

Lütfen hayal etmekten vazgeçmeyin. Unutmayın: siz ona gitmedikçe hayat sizin ayağınıza gelmez, o bir süreç değil, macera dolu bir yolculuktur. Siz hayal kurun ve hayallerinizin peşinden gidin. Evrenin güçleri isteğinizi gerçekleştirmek için hazır bekliyorlar, yeter ki isteyin ve harekete geçin.

3 Ocak 2009 Cumartesi

AFRİKA'NIN ZİRVESİNE YOLCULUK - 3

4. gün 4600 m deki Barafu Kampı' na taşınıyoruz. Bugün hepimizde biraz tedirginlik var. Çünkü bugün, bir sonraki güne, yani 26 Ekim’e bağlandığında bizim de zirve yolculuğumuz başlayacak. Artık hava bayağı soğuk, kapalı ve sisli. Rotamız, ara ara dik yerleri aşsak da, genelde yumuşak eğimli fakat kat edilmesi gereken mesafeler çok uzun ve oksijen azlığı hafif hafif kendini hissettirmeye başladığından daha kolay yoruluyoruz. Bu yükseklikte artık sadece çalılar ve tamamen Kilimanjaro Dağı’na özgü, insana adeta masal ülkesindeymiş hissi veren, garip görünümlü lobello ağaçları var.



Büyülü Lobello Ormanları

Barafu Kampı'na yaklaşırken rota ansızın keskin bir şekilde dikleşiyor, nitekim bu diklik yüzünden Barafu Kampı'nda diğer kamplara kıyasla dikkat çekici bir alan sorunu var. Çok sayıda tırmanış ekibi arazinin dikliği yüzünden çadırları dar alanlara, dip dibe kurmak zorunda kalmış. Ve tabii ki artık herhangi bir bitkiden eser de yok; her yer kayalık...


Bulutlarla içiçe, kayadan ibaret Barafu Kampı


Hemen akşam yemeği yemek ve tırmanış planı yapmak üzere toplanıyoruz. Ekibimizin en neşeli üyesi rehberimiz, tecrübeli dağcı Ertuğrul Melikoğlu, daha önce Kilimanjaro’ya tırmanmış olmanın verdiği rahatlıkla, bizlere, yerli rehberimiz Ernest ile birlikte, tırmanış planını anlatıyor. Bizler bugün onun kadar neşeli değiliz, hatta tedirginliğin yanısıra biraz gerginiz de... Kolay değil: bir kaç saat sonra dünyanın en yüksek dağlarından birinin zirvesine doğru yola çıkacağız ve tırmanışın bu safhası bugüne kadar aşılan safhalardan çok daha farklı ve zorlu olacak. Somurtuyor, sessizce Liderimizin verdiği tırmanış bilgilerini dinliyoruz. Eğer kendimizi gülmeye zorlayacaksak, ortamda ki yegane komiklik unsuru irtifa nedeniyle hepimizin suratının patates gibi şişmiş olması:) Öyle böyle değil, aslında (sonradan fotolarda da bariz olduğu üzere) çok komik görünüyoruz, içimden bunu düşünüyorum ama buna da henüz gülecek durumda değiliz.

Ertuğrul ve yerli rehberimiz Ernest zirve rotasının krater platosuna kadar çok dik olacağını söylüyorlar. İrtifanın etkisi heyecanla birleşince yemek yemek zorlaşıyor. Belki de heyecandan, o lokmalar boğazdan bir türlü geçmiyor. Ancak ne olursa olsun yemek ve sıvı almak zorundayız. Kendimizi zorlayarak zirve öncesi son akşam yemeğimizi yiyip, erkenden çadırlarımıza çekiliyoruz.




Kilimanjaro Dağı bir zamanlar 6000 m’yi geçen bir yüksekliğe sahipmiş, ancak bir kaç yüzyıl önceki bir depremin sonucu olarak artık 5895 m. Yine de, hala 6000 m.lik dağlar kategorisinde değerlendiriliyor. Bu dağı zor yapan ise sadece yüksekliği değil, büyüklüğü, yani “git git bitmemesi”:) Yoksa, pek çok dağa göre çok daha yumuşak eğimli, güvenli bir tırmanış rotası var. Eski bir yanardağ olması sebebiyle, dağın zirvesi de pek çok dağ zirvesinden farklı. Örneğin, Ağrı Dağı’ndaki gibi, aşağıdan bile ucu görülebilecek, sivri, belirgin, klasik bir zirvesi yok. Bunun yerine, en tepede devasa bir yanardağ krateri bulunuyor. Zirveyi bu kraterin çökmeden kalmış en yüksek ucu (“Uhuru Tepesi” diye bilinir) oluşturuyor.

Yaklaşık 7.5 saat sürmesi beklenen Zirve yürüyüşü 2006 yılının 26 Ekim gününün 1. saatinde başlıyor. Hava soğuk fakat açık. Elinizi atsanız yakalayacakmışsınız hissini veren ve tüm tırmanış boyunca bize eşlik eden yıldızlar, bu önemli günde de yolumuzu aydınlatıyor. Yağış ve rüzgâr yok, bunlar gayet iyi işaretler. Ağrı Dağı’nda da zirve yürüyüşümüz 26 Temmuz 2006’da ve aynı hava şartlarında başlamıştı. Bunu da güzel bir işaret olarak algılıyor, “umarım sonuç da Ağrı’daki gibi olur” diye geçiriyorum içimden.


Zirve Yolunda ilk adımlar

27 Aralık 2008 Cumartesi

AFRİKA'NIN ZİRVESİNE YOLCULUK -2


Tırmanışımız Kilimanjaro Milli Parkı’nın ana giriş kapısı olan Machame Gate’ ten geçip gerekli kayıt işlemlerinin ve taşıyıcıların organize edilmesinden sonra resmi olarak başlıyor. İlk gün 3000 metredeki Machame Kampı ’na çıkacağız. 2. gün ise 3850 metredeki Shira Kampı'na ulaşacağız.

İlk iki gün yağmur ormanlarının arasından, nispeten yumuşak eğimli patikalardan yürüyoruz. Ormanların içinden geçen tırmanış rotası, muson yağmurlarının yıkıcı etkisinden korunmak amacıyla kalaslarla desteklenmiş, adeta özel yürüyüş yolu haline getirilmiş. Bu nedenle ilk iki günümüz tırmanıştan ziyade, orta sertlikte bir doğa yürüyüşü havasında geçiyor.

Kilimanjaro Dağı’nın kendine özgü zorluklarını henüz görmüş değiliz. Şu ana kadar gördüğümüz bizleri adeta büyüleyen bir doğal güzellik. Öyle ki kendimizi zaman zaman masal ülkesinde hissediyoruz. İlk kez yağmur ormanı görüyoruz, ağaçların sıklığından ve büyüklüğünden gökyüzü görünmüyor. Yüzlerce farklı ağaç, bitki, sarmaşık türü ile karşılaşıyoruz. Tarzan’ın orman içi ulaşımını sağlayan sarmaşıkların gerçekten varolduğunu görüyoruz. Günlük ortalama yürüme süremiz 6-6,5 saat, bu aynı zamanda kamplar arasındaki ortalama mesafe. Henüz hava ılıman, gündüz güneş çıktığında 30 dereceye ulaşabiliyor.


Halat kıvamında sarmaşıklar...

İlk günler keyfimiz had safhada yerinde:)


Ağrı Dağı’ndan biraz farklı olarak, burada taşımada hayvan kullanılmıyor ve kamp yerlerine ulaştığımızda, bizden hızlı yürüyen taşıyıcılarımız sayesinde sadece yemeklerimizi değil, çadırlarımızı da kurulmuş, hazır buluyoruz. Büyük bir kolaylık, aynı zamanda Kilimanjaro’da tırmanıcıların uymak zorunda oldukları bir kural. “Eşyamı kendim taşırım, yemeğimi kendim yaparım” gibi bir seçeneğiniz yok, resmi makamların bu konudaki tavrı net. Aslında şaşırtıcı bir durum değil: Kilimanjaro Dağı Tanzanya devletinin en büyük gelir kaynaklarından biri. Yerel halk için de önemli bir gelir kapısı. Her yıl 250.000 kişinin bu dağa tırmanmaya geldiğini ve sadece %60’ının zirveye ulaşabildiğini öğreniyoruz. Tüm bu bilgiler titizlikle tutulan kayıtlardan çıkan istatistik bilgileri. Milli Park sınırı içinde kaza geçiren veya rahatsızlanan dağcıları kurtarmak üzere sürekli hazır bekleyen sağlık birimleri de var. Ayrıca, bir geçtiğiniz yerden bir daha geçmiyor, aynı kampta 2. kez konaklamıyorsunuz. Bu güzel bir uygulama, her seferinde başka bir bölgesini görüyorsunuz.

Dağda ilk kamp: Machame Kampı

Afrikalıların denge duyguları mükemmel. Zaten daha yoldayken her tür eşyasını kafasının üzerinde taşıyan yüzlerce insan görmüştük. Dağda da kural değişmedi. Taşıyıcılarımızın hepsi minimum 30 kg gelen büyük ekspedisyon çantalarımızı, her tür yükümüzü istisnasız kafalarının üzerinde taşıdı. Düz yolu da anlayamamıştım gerçi, ama kardeşim burası yokuş yukarı giden, yer yer uçurumların kenarından, kayaların üzerinden sekmek zorunda olduğun, bazen de kaya duvarına tırmanmanın gerektiği bir yer. Ve bu adamlar buraları kafalarının üzerinde kilolarca yük, ayaklarında zaman zaman terlik olduğu halde (evet, bildiğiniz şıpıdık terlik…) elleri ceplerinde, çoğu zaman ıslık çalarak geçiyorlar… Biz mi abartıyoruz acaba diye düşünmeden edemiyorsunuz:) Bu insanlar muhteşem, doğa ile uyumları mükemmel…

Bunu nasıl yaptıklarını hala anlamış değilim:))


Tırmanışın 3. günü artık ilk iki günün tatlı rehavet havasından çıkıyoruz. 3. gün “aklimatize” olma günü, çünkü bundan sonra Kilimanjaro Dağı’nı zorlu yapan özelliklerini yaşamaya başlayacağız.

Yükseklik artarken yağmur ormanları yerini daha bodur ağaçlara bırakıyor

Shira Kampı

Dağcılıkta 4000 m’nin üstü yüksek irtifa sayılır, bu seviyeden sonra insan sağlığı açısından ciddi riskler oluşmaya başlar ve tırmanışın bu riskler dikkate alınarak planlanması gerekir. 3. gün 3950 m deki Shira Kampı' ndan aklimatize olmak üzere 4600 m. deki Lawa Tower’ a çıkıp, tekrar (ama bu kez başka bir kamp alanı olan) 3950 m deki Barranco Kampı' na dönüyoruz.

Barranco Kampı'nın nefes kesen manzarası...

Yorucu bir gün oluyor, ekip arkadaşlarımızdan birinin başının ağrıması dışında bir sorunumuz olmuyor. Hava artık kapalı ve serin. Arada yağmur atıştırıyor.

AFRİKA'NIN ZİRVESİNE YOLCULUK - 1

Kilimanjaro Dağı'nın görüntüsü

2006 yılının Ekim ayında yaşlı Afrika Kıtası’nın en yüksek dağı olan Kilimanjaro’ya tırmanmak üzere Explorer Ekibi ile yine yollara düştük. Bu seyahatin bizim için önem ve anlamı çok büyük. İmkânsız gibi görünen bir hayalimiz daha gerçekleşmek üzere. ilk kez Afrika kıtasına ayak basacağız, ilk kez Güney Yarım Küre’ye geçeceğiz, bizim yaşadığımız veya bildiklerimizden çok farklı bir kültürle tanışacağız ve sınırımızı bir kez daha, bu kez Kilimanjaro Dağı’nın zirvesine ulaşmak için, zorlayacağız. Üstelik, yine, bana gurur veren ve zirve yolundaki en büyük motivasyonum olacak bir misyonum var.

Kilimanjaro Dağı Tanzanya’da, Kenya sınırına çok yakın bir bölgede. Hem Kenya hem de Tanzanya eski İngiliz kolonileri. Rehberimiz uçakta, dağın bir zamanlar Kenya sınırı içinde olduğunu, fakat İngiltere Kraliçesinin torununa hediye ettiği Tanzanya’da hiç karlı dağ olmamasına üzülerek, ufak bir sınır değişikliği ile dağı torununa hediye ettiğini, böylece Kilimanjaro’nun Tanzanya’ya geçtiğini söylüyor.

Yedi saatlik uçuştan sonra, sabahın erken saatlerinde Kenya’nın başkenti Nairobi’ye ulaşıyoruz. Beş kişilik ekibimiz heyecanlı. Bu tırmanışın hazırlığı aylar öncesinden başladı. Sadece teknik hazırlık değil, basitmiş gibi görünen seyahat organizasyonunun bile aylar öncesinden yapılması gerekti. Çünkü bölgeye fazla uçuş yok ve olanlar da genellikle dolu. Her iki ülke için de vize alınması gerekiyor. Ayrıca, hijyen sorunu yaşayan ve tropik iklime sahip bir ülkeye gidileceği için olunması gereken bazı aşılar ve seyahat öncesinden kullanılmaya başlanması gereken bazı ilaçlar var.

Uzun süren bu hazırlık sürecinin sonunda nihayet Nairobi’ye ayak basmaktan mutluyuz. Günü Nairobi’de gezerek geçirdikten sonra akşam üstü karayolu ile Tanzanya’ya doğru yola çıkıyoruz. Nairobi şehir merkezinde herhangi bir batı şehrinde görebileceğiniz manzaralar var, çünkü Kenya Afrika’nın sanayileşmiş ülkelerinden biri. Ancak kırsal alana çıktığınız anda, özellikle de Tanzanya sınırından geçince, manzara keskin bir şekilde değişiyor. Uçsuz bucaksız Afrika savanlarının arasından, gayet dar bir karayolu üzerinde ilerlerken ilk dikkatimizi çeken yerel kıyafetleri ile yolun iki tarafından yürüyen insanlar oluyor. Öğreniyoruz ki yürüyerek ulaşım Afrika ülkelerinin çoğunda yerli halkın tercih ettiği bir yöntem. Sonraki günlerde bu manzarayı kanıksayacağız, fakat ilk gün bu durum bizi bayağı şaşırtıyor.


Yol kenarlarından olağan manzaralar...

Beş saat süren minibüs yolculuğundan sonra, akşam saatlerinde Kilimanjaro Dağı’na tırmanışların başladığı şehir olan Arusha’ya ulaşıyoruz.
Arusha

21 Ekim sabahı, 6 gün sürmesi planlanan tırmanışımız başlıyor. Kilimanjaro Dağı aynı zamanda milli park olan bir bölgenin içinde. Tanzanya devleti bu bölgenin korunması ve tırmanışların belli kurallar çerçevesinde yapılması konularında çok hassas. Tırmanış için mutlaka yerli rehber ve taşıyıcılardan oluşan bir destek ekibi almak, tırmanışın başlangıcında ve ulaşılan her ara kampta kayıt yaptırmak zorundasınız. Dağda geçirilecek her gün için kişi başına belli bir ücret ödenmesi gerekiyor. Her taşıyıcının taşıyacağı ağırlık belli, taşıyıcı sayısı yükünüze göre belirleniyor ve girişte eşyalarınız tek tek tartılıyor. Çöp atmak, çöp bırakmak, araziyi tuvalet olarak kullanmak yasak. Bu konularda sıkı denetim var. Görevlilerin bu konudaki hassasiyetlerini görünce, bunların hiç birinin, Ağrı Dağı gibi her sene yüzlerce yerli yabancı dağcıyı ağırlayan önemli bir dağ için dahi, yapılmadığı kendi ülkemiz adına utanıyoruz. Rehberimiz Ertuğrul Melikoğlu ile birlikte 5 kişi olan ekibimize dağda kamp kurma, yemek yapma, ve eşya taşıma gibi lojistik hizmetleri vermek üzere 16 kişilik bir yerli destek ekibi eşlik edecek.
Her fırsatta şarkı söyleyip dans eden taşıyıcılarımız:)

Kilimanjaro Dağı “Afrika Kıtası’nın en yüksek dağı” olmasının yanısıra, “Dünyanın en büyük yanardağı” ve “Dünyanın tek başına duran en büyük dağı” ünvanlarının da sahibi. Dağ gerçekten çok büyük, öyle ki tamamını görebilmek veya bir fotoğraf karesine sığdırabilmek için birkaç yüz km açılmak, uzağına gitmek gerekiyor. Ayrıca, bulunduğu iklim kuşağı nedeniyle Türkiye ve dünyadaki pek çok dağdan farklı ve bir kısmı tamamen kendisine özgü ekolojik özelliklere sahip. Örneğin, hemen hemen tüm dağlarda 2000 m’nin üstünde artık bitki örtüsü bulunmazken, Kilimanjaro’da 2000 m ile 4000 m arasında farklı özellikleri olan yoğun bir bitki örtüsü bulunuyor. 3000 m’ye kadar uzanan yağmur ormanları, 3000-4000 m arası yerlerini maki tipi bodur ağaçlardan oluşan ormanlara bırakıyor.
Bir başka açıdan Kilimanjaro Zirvesinin görünümü