YUNAN ADALARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YUNAN ADALARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2009 Perşembe

YUNAN ADALARI - 6 : YENİDEN SİSAM



Geçen sene Sisam (Samos) Adası ziyaretimize katılamayan Alev’in isteği üzerine, Ağustos ayı başında hem ailemizi görmek hem de biraz dinlenmek üzere gittiğimiz Kuşadası’ndan yine kızkardeşim ve eşi ile birlikte günübirlik Sisam (Samos) Adası’na geçtik.

Kızkardeşim ve eşi daha yeni 3 gün geçirdikleri İstanköy (Kos) Adası ’ndan gelmişler, Yunan Adaları’nın insanı ayartan cazibesinden iyice paylarını aldıklarından olsa gerek, bir kaç gün sonra yeni bir ada seferi yapmaya pek hevesle yaklaşmışlardı. Aslında her seferinde dediğimiz şeyi yine öneri olarak getirdiler: “Gidelim ama en azından bir gece kalalım, tam tadı öyle çıkıyor, biz İstanköy'den dönmek istemedik”. Kalmak sorun değildi ya, zaten bir haftalığına geldiğimiz Kuşadası’nda senede ancak bir kaç defa görebildiğimiz anne ve babamıza “2 gün de Sisam’a gideceğiz” deme cesareti bulamadığımızdan “e hadi bu kez de günübirlik olsun, ama bu son olsun” diyerek yola çıktık.

Kuşadası – Sisam arası feribotla 1,5 saat, şu ana kadar gittiklerimiz arasında en uzak olanı yani. Aslında ada uzak değil ama adanın merkezi olan Sisam limanı uzak. Yani siz “Sisam’a geldik” dedikten yaklaşık bir 30-35 dakika sonra feribot limana giriyor. Şansımıza o gün deniz de hava da çok güzeldi. Feribot yine, neredeyse hınca hınç doluydu.

Yolda araba kiralayıp adayı gezme konusunu tartıştık. Sisam büyücek bir ada. Feribotun varması ve bizim gümrükten çıkmamızın saat 11’i bulacağını hesapladığımızdan ve en geç saat 16.30’da gümrüğe girmiş olmanız istendiğinden, ancak hemen araç kiralanırsa civardaki bir kaç güzel plaj ve köy daha görülebilirdi. Bu tabii günübirlik bir gezide bir tercih yapmayı gerektiriyor: Ya şehir merkezinde kalıp siesta saati gelen kadar gezip, alışverişinizi yapıp, siesta başlayınca yemeğe gideceksiniz, ya da şehir merkezini gezmeyi- görmeyi pas geçip doğru merkez dışındaki koy ve plajlara gideceksiniz. Hepimizin 2. gidişi olsa, büyük ihtimalle bu sefer araç kiralayıp görmediğimiz yerlere gitmeyi tercih ederdik. Ama Alev’in ilk gelişi olduğundan, haklı olarak şehir merkezini görmek istiyordu, bu nedenle araç kiralamaktan vazgeçtik.

Sisam, karşıdan görüntüsüyle bile size keyif ve huzur vaadeden bir ada. Bu konudaki ilkyazımda da söyledim sanırım, Ada’nın genel mimarisini, ışığını Ayvalık’a benzettim ben. Tabii Ayvalık’ın çok daha bakımlı ve estetik olanı. Burada Sakız’daki gibi apartman yok, 3 veya 4 katlı bazı binalar var ama sayıları çok az ve silüetleri gözü rahatsız etmiyor. Denizden şehre baktığınızda şehrin yukarılarına yükselen merdivenli sokaklar ve onların iki yanına dizilmiş rengarenk taş evleri rahatça seçiyorsunuz. Bir zamanlar Kuşadası’nın da aynen böyle bir silüeti olduğunu bilenlerin hüzünlenmemesi imkânsız. Yine bu konuyu tartıştık aramızda: “Neden koruyamıyoruz??” .


Yunanistan Ulusal Bankası iyi yer kapmış:)

Kız kardeşimin başarılı hamleleri sonucu pasaport kontrolünde ilk sıralarda yer almayı başardık, aksi takdirde bu kuyruktan çıkmanız bir 30-35 dakikaya daha malolabiliyor. Feribotta tanıştığımız ve Sisam’a neredeyse her hafta geldiğini söyleyen turizmci genç bir Türk bize araç kiralarsak mutlaka Pythagorion ve Kokkari plajlarına gitmemizi, şehirde kalmayı tercih edersek de yemek için Garden isimli bir tavernayı tavsiye etti.

Samos'un gelmiş geçmiş en ünlü şahsiyeti ünlü antik çağ düşünürü Phythagoras [Pisagor]
Pisagor kendisini "filozof" ve "ilim-irfan aşığı" olarak tanımlayan ilk düşünürmüş. Kısaca "Hayat= Matematik" diye özetlenebilecek bir dünya görüşünün sahibi. Phytagorion isminin Pisagor ile bir bağlantısı olduğu kesin, nitekim Phytagorion' da üstadın bir heykeli bulunuyormuş.

Pisagor: Sayıların Adamı

Methini farklı farklı kişilerden duyduğumuz Pythagorion ve Kokkari’yi ne yazık ki bu seferlik eleyip, şehir merkezinin içine daldık. Yine rengarenk, capcanlıydı. Aslında, çarşısı herhangi bir turistik kasabada görebileceğinizden çok farklı değil. Bizim için en dikkat çekici farkı “gürültü” olmaması. Elbette ses var ama gürültü yok. Mağazalardan yoldan geçenlere sataşan dükkan sahipleri ya da tezgahtarlar yok. Her bir mağazadan ayrı ayrı diğerini bastırmak için daha da çok sesi açılmış radyo da yok. Tüm bunlar size bir “armoni” duygusu hissettiriyor. Sanki herkes ve herşey burada bir diğeriyle, itişmeden, nezaket ve uyum içinde varolmakta.


Dekorasyonuna ve konumuna bayıldığımız bir Kahve Evi
Çarşı

Bir kitapçının "çok satanlar" bölümündeki kitaplar

Sisam’da (ve tüm Yunan Adaları , Yunanistan ve Avrupa’daki Akdeniz ülkelerinde) yaz aylarında siesta yapılıyor. Restoran ve kafeler hariç, diğer tüm dükkanlar 14.00 – 19.00 saatleri arası kapalı. Bizim turizmcilerin ve esnafın büyük ihtimalle tüylerini diken diken edecek ve “demokrasiye, insan haklarına, liberal ekonomiye ve daha ne varsa hepsine aykırı” diye eylem yapmaya kadar vardıracabilecekleri bir uygulama:)

Oysa Yunanistan’ın turizm gelirinin ne kadar yüksek olduğunu hepimiz biliyoruz. Siesta saatleri yüzünden bir ekonomik kayıpları olmadığının göstergesidir bu diye düşünüyorum. Memleketim saydığım Kuşadası’nda dükkanlar sabah erkenden açılır, aralıksız gece 1, hatta 2’ye kadar açık kalır. Bu tür aşırı sıcak yazlık mekanlarda özellikle güneşin tepede olduğu saatlerde insanlar alışveriş yerine denize gitmeyi tercih ederler aslında.

“E onların tuzu kuru, AB üyesi onlar” denebilir. Standart bir Yunanlı’nın, hele ki bir ada sakinin, ortalama ekonomik durumunun pek de parlak olmadığını, üniversite mezunu gençlerin dahi o kadar az nüfusa rağmen kendi ülkelerinde zar zor iş bulduklarını, buna karşılık komik denecek kadar az maaşların ödendiğini geçtiğimiz kış bir seyahatte tanıştığım iki Yunanlı arkadaştan öğrendim. Hatırlarsanız, geçen sonbahar üniversite öğrencileri de benzer gerekçelerde Atina’yı darmadağın etmişlerdi. Hele ki ekonomik açıdan Sisam ile Kuşadası’nı kıyaslamak gayet abes kaçar. Kuşadası Türkiye’nin en büyük limanlarından birine, yoğun yatak kapasitesine ve ucu bucağı olmayan uzunlukta sahil şeridine sahip. Yaklaşık 15 yıldır sadece yazın değil kışın da kalabalık olan, her anlamda “dev” bir şehir. Gerçi ben çocukken Kuşadası da Sisam gibi minik bir kasabaydı, ama şimdi gören bir zamanlar öyle olduğuna kesinlikle inanmaz. Özellikle yaz aylarında limanı gemisiz görmek pek olası değil. Bir de otellerde konaklayanları, yazlıkçıları düşünürseniz, ne denli canlı bir ekonomik hayatı olduğunu tahmin edebilirsiniz.

Yani konunun zenginlik-yoksulluk meselesi ile pek alakası olduğunu sanmıyorum. Türkiye ile Yunanistan’ın bu konudaki tutumu arasındaki farkın, aslında “yaşam kültürleri” arasındaki bir farktan kaynaklandığını düşünüyorum. Bizler para kazanmak uğruna hayatın çok fazla keyfini feda etmeyi göze alırken, hatta hayattan keyif almayı çoğu zaman "ayıp" ya da "günah" kabul ederken, onlar ekstradan kazanacakları ve tabii ki ihtiyaçları olacak bir miktar avroyu feda edip, hayatlarında bilinçle keyfe yer açmayı tercih ediyorlar.

Geçen sene gittiğimizde, bir yere ilk kez ayak basan her görgüsüz turist gibi, temel motivasyonumuz "alışveriş" olmuştu. Uzunca bir süre alışveriş yapıp, muhtemelen siesta saati gelirken de yemeğe oturmuştuk. O nedenle siesta olgusunu tam idrak edememişiz. Zira, bu sefer yemek yediğimiz yerden çıktığımızda geçtiğimiz yerleri tanımakta zorlandık dersem yalan olmaz. Şehir merkezi adeta sıkıyönetim ilan edilmiş ve halk şehirden tahliye edilmiş gibiydi. Dükkanlar sımsıkı kapanmış, bizden başka tek bir tanrı kulu kalmamış...

Yani tamam, dükkanınızı kapatın (herkesin istisnasız bu kurala uyduğuna bakarak aksi davranış için sıkı bir yaptırım olduğunu tahmin ediyorum), ama bir tanesi de “hazır müşteri yokken ben de bu arada dükkan temizliği yapayım" ya da "dükkanımda sakin sakin oturup gazetemi okuyayım” falan dememiş: Çarşı tamamen boş, bomboş... Herkes evine yemeğe, uyumaya veya bir plajda denize girmeye gitmiş...

Doğrusu bu durumu çok takdir ettik. Elbette, bu insanlarda stres falan olmaz. Çünkü çalışma ve dinlenmeyi, iklimi de dikkate alıp gayet güzel dengelemişler. Öğle uykundan da, denizinden de geri kalmıyorsun, sevdiklerine ve hobilerine rahatça vakit ayırabiliyorsun. Güneş etkisini yitirdiğinde de tekrar çalışmaya devam ediyorsun, böylece verimin de düşmüyor. Herkes kurala uyduğu (ve muhtemelen kimse “ama bu demorasiye, insan haklarına, liberal ekonomiye ve daha bir sürü şeye aykırı, sizi AHİM’e şikayet edicem” demediği) için haksız rekabet oluşturan bir durum da yok. Bu tür bir yaşam kültürünün bir gün bize de yerleşmesini diliyorum.



Sıkıyönetim ilan edildikten sonra çarşının hali:)

Bu seferki çarşı seferimiz bereketsiz oldu. Sebebi alacak şeyi bulamamak değil, seçememekti:) Her beğendiğimizi “bir tur atalım, belki daha iyisi çıkar, dönüşte alırız” diyerek bıraktık, oysa geçen gelişimizde böyle bir kuruntu yapmamış, her beğendiğimizi “bir daha fırsat olmayabilir” deyip almıştık. Bu davranışımızın sonucunda ellerimiz hemen hemen boş döndük bu seferden. Benim en büyük ganimetim bir şarküteriden renklerine ve kavanozlarına bayılıp aldığım ev yapımı narenciye reçelleri ile muhtemelen dünyanın en pasaklı kırtasiyesinden aldığım, Yunan mitolojisi ile ada kültürünü harmanlayan, ünlü Yunan ressamların resimlerinden oluşan 5 adet kartpostal oldu. Alev ise Uğur ile son anda almayı becerdikleri bir kaç şişe uzo ile yetinmek zorunda kaldı.

Etiketi çok hoşuma giden bir ada şarabı

Bu "Pasaklı Kırtasiye" konusuna değinmeden edemeyeceğim. Beğendiğim kartpostalların sergilendiği dükkanın sahibinin rahmetli Cem Karaca ve Ersen karışımı bir stili vardı. Saçları ve giyim tarzına bakarak, kendisini "bohem rockçı hippi kovboy" diye tanımlayabiliriz:) Yaşını 50 civarı olarak tahmin ettiğimiz zayıf, kısa boylu Yunanlı Ersen Abinin yağlı saçları omuzlarına dökülmüş, bıyıkları arasında zor görünen bir sigara ile kapıda gergin gergin etrafa bakınıyordu. Şalvar kotunu kemerle öyle bir büzmüştü ki beli kopacak gibi görünüyordu. Kartları almak istediğimi söyleyince birlikte dükkana girdik.


Aman allahım... Gördüğüm manzara karşısında afalladım. Karşımda "çöp dükkan" diye tanımlanabilecek dehşet bir manzara vardı. O sırada Alev de beni görüp dükkana girdi, suratındaki dehşet ifadesini farketmek zor olmadı:) Ersen Abi o kadar asık suratlıydı ki, 6,5 Euro tutan kartpostallar için 100 € verince bizi dövecek sandım. Aynı somurtkan ifadeyle "bunu bozdurmam" lazım deyip dükkandan çıktı. O çıkar çıkmaz Alev ve ben tabii ki makinelerimize sarılıp, bu belki de bir daha görülmesi mümkün olmayacak manzarayı kayda almaya başladık. Adam hemen gelecek diye de yolu kolluyorduk, ne de olsa Yunanlı Ersen Abi pek sempatik biri değildi.


Benim tahminim bu dükkana en az 1970'tan bu yana el değmediği şeklindeydi. Ele geçen hiç bir kağıt atılmamış, normal olarak dükkanda satılacak ürünleri sergilemesi beklenen tüm rafları kaplamış ve hatta onlardan yerleri de kaplayacak şekilde taşmıştı. Zaten dükkanda kartpostal, garip ebatları nedeniyle kimlerin kullanmak isteyeceğini bilemediğim bol miktarda eski usul kurşun kalem ve biraz da ders kitabı dışında satılabilecek gibi duran hiç bir şey göremedik.

Bu dükkanın Ersen abiye en az kendi kadar pasaklı olan babasından miras kaldığını düşündüm. Ersen abinin babası bu işi 2. Dünya savaşı yıllarında kurmuş olmalıydı. Savaş zamanı, hele ki bir adada, herhangi bir ihtiyaç malzemesini bulmak çok zor olduğundan, "bir gün lazım" olur diyerek eline geçen her türlü kağıdı raflarda istiflemişti. Faturalar, irsaliyeler, vizite kağıtları, defter sayfaları, gazete küpürleri, piyango biletleri, dergiler... Adaya bir kaçakçının getirdiği ve o dönem bulması çok zor olan kurşun kalemlerden de yine "bir gün lazım olur" diyerek yaklaşık 1 milyon adet almıştı. Okumayacağı erken yaşlarda belli olan Ersen abi babasının zoruyla bu kırtasiye işine başlamış, bu işi ve bu dünyayı hiç sevmemişti aslında. Ersen abi "protest" biriydi, kimse onu anlamıyordu, o da bu manasız hayatı külliyen protesto ediyordu. Zaten uyumlu bir çocuk değildi, ama ne olduysa Kıbrıs'a çıkartma yapan barbar Türklere haddini bildirmeye gittiği Kıbrıs savaşından döndükten sonra olmuştu. Artık dünyayı ve yaşamı hepten gereksiz bulmaya başlamıştı. Sigara içmek dışında herhangi bir işle uğraşmaya gerek görmüyordu... Babası hiç olmazsa kağıtları düzgünce istifliyordu, Ersen Abi bu işi de boşlamıştı belli ki...


Ersen abinin gelmesi biraz gecikince, "Bizim 100 € yoksa geri gelmeyecek mi" diye dertlenir gibi olduk, çünkü adamın bizi bırakıp gittiği dükkandaki malların toplam değerinin 100 € bile edeceği şüpheliydi:) Neyse, Ersen abi sonunda geldi, paramızı avucumuza saydı. Onu kaderi ve protest hayatıyla başbaşa bırakıp, dükkandan ayrıldık.




Yunanlı Ersen abinin yoldan çıkmış dükkanı:)



Ersen Abi'nin tezgahı:)

Saat 13.00 civarında karınlarımızın acıktığını hissettik, feribottaki çocuğun tavsiye ettiği Garden Tavern’i bulmamız kolay oldu, "2. alternatif olabilir" diye çarşıda gezerken belirlediğimiz Avli Restoran, Garden’ın dekorasyonunu daha bir “Akdenizli” bulduğumuzdan elendi.

Öğle sıcağında bulabildiğimiz en serin masaya kurulduk. Hemen ne yiyeceğimizin telaşına düştük. Alev ve benim yemek konusunda oburluğumuzdan bahsettim, ama kardeşim ve eşi yanında biz sönük kalıyourz. Kızkardeşim tam anlamıyla bir gurme, ayrıca süper de bir ahçıdır. Bir yemek masasının sadece mideyi değil, gözü ve gönlü de doyurması gerektiğine inanırlar. Hepimiz bir araya geldiğimizde yemek sinerjimiz daha bir arttığından, menü de neredeyse ne gördüysek istedik. Bize servis yapan, 16-17 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz tombiş delikanlı bile “Are you sure? This is too much, too much” deyip durdu:) Ama biz bu konuda tahriklere kapılmayız, geçmiş tecrübeler gösterdi ki bir Avrupalı ya da Afrikalı’ya “too much” görünen yemek miktarı bir Türk evladı için gayet makul ve uygun kıvamdır. Onların sözünü dinlerseniz, aç kalırsınız :)


Taverna Garden

Klasik Yunan meze ve deniz ürünlerine ilave olarak, bu sefer Adaya özgü bir yemek olduğunu öğrendiğimiz kuzu etiyle yapılmış pilavlı bir yemek de söyledik. İsmini unuttum, çünkü telaffuzu zordu. Yalnız kendisi pek lezzetliydi. Musakkayı da üstü sıvama beşamele benzer hamur kıvamında bir sosa bulanmış olarak getiriyorlar. Masanın ortak fikri bizim usul musakkanın daha lezzetli olduğu yönündeydi. Adalıların ortak özelliği olduğuna hükmettiğimiz ağırkanlılık ve rahatlıkla servisini yapan tombiş delikanlı “too much” dediği her tabağın tek tek tükenmekte olduğunu gördükçe şaştı, biz de bu tombiş haliyle bu duruma şaşmasına şaştık:)

Nihayet yeme içme faslımız bittiğinde zaten feribotun kalkış saatine de bir saat kadar bir zaman kalmıştı. Restorandan çıkınca şehrin terk edilmiş olduğunu görünce, çaresiz deniz kenarındaki kafelerden birine gidip oturduk. Oralar açıktı açık olmasına ama müşteri sayıları epeyce azalmıştı. Daha önce gittiğim adalarda dikkatimi çektiği gibi, burada da yerli müşterilerin hepsi istisnasız frape denen soğuk kahvelerden içiyorlardı. Ben kahveyi severim ama soğuk olanı ile pek aram yoktur. Ama "Roma’dayken Romalı gibi davran" prensibine uyup, biz de frape istedik. Maşallah, benimki zehir gibiydi, üstüne konan o kadar krema ve süt köpüğü bile sertliğini birazcık olsun azaltmayı başaramamıştı.

Öğle saatinde kahvede vakit geçiren ada sakinleri

Tatlı bir öğle sonrası rehaveti mekana olduğu kadar, çevreye de çökmüştü. Biz de hafiften aynı rehavete kapılmıştık. "Kalsaydık şimdi bir plajda yüzüyor olacaktık, sonra da tatlı bir öğle uykusu çekip, akşam üstü yine aleme akacaktık", "Yok yok bir daha ki sefere kalınacak" tarzında cümlelerden oluşan klasik "Yunan Adaları geyiğimizi" biraz daha yaptık.

Saat 16.30'da gümrük girişimizi yaptık. Gelirken gördüğümüz genç Türk'e Yunanlı arkadaşı içi buzlarla dolu olan bir torbada bir kaç büyücek balık hediye etmişti, bize "uzomu da aldım, akşama keyfim tam" dedi:)


Rakı içmem ama Uzo fotosuz Yunan Adası yazısı da yazmam:)

30 Temmuz 2009 Perşembe

YUNAN ADALARI 5 - EMBORIOS KÖYÜ


Küçücük, güzel bir koya konumlanmış Emborios Köyü’ne ulaşmamız yarım saatimizi aldı. Öyle küçük, öyle sakin, öyle huzurlu bir yer ki, şayet huzur ve sessizliğin battığı insanlardansanız, tatilde hareket, kalabalık ve ses seviyorsanız, sakın ha sakın buraya gitmeyin:) Yok eğer, bizim gibi, huzur ve sessizlik avcısıysanız, o zaman Emborios bu ihtiyaçlarınızı had safhada tatmin edecektir. Köyün minicik, taşlı bir plajı, Ege’nin binbir tondaki mavisinin dansettiği, yine taşlı, tertemiz bir denizi var. Kıyıda teknelerin bağlanabileceği iskele ya da balıkçı barınağı yok. Arada bir esen hafif meltem burnumuza benim o çok sevdiğim iyot kokusunu getiriyor denizden.

Emborios'un kahvesi

Emborios'un dondurmacısı

Sonradan edindiğim ilginç bir bilgiye göre Emborios aynı zamanda kuruluşu İ.Ö.1800’lere dayanan, “antik” bir köymüş. Düşünün: O zamandan bu yana hayat var orada... Evler yukarı doğru hafifçe eğimlenen kıyıya yarım ay şeklinde, arkalı önlü dizildiklerinden (bazı evlerin dış cephe boyamaları da hayli ilginçti), kıyıdaki küçük meydan haricinde gezebileceğiniz başka bir yeri de yok. Ama ne gam? O manzarayı doyasıya içinize sindirmek için zaten bir yere gitmek istemiyorsunuz.

Emborios'un evleri



İlginç ve çok güzel...

Böyle güzel manzaraların olduğu yerlerde manzarının yanına en iyi ne eşlik eder? Tabii ki manzaraya karşı yenecek güzel bir yemek... Saat bire yaklaştığından karnımızın da acıktığını farkedip, kıyıdaki üç restorandan estetik açıdan gözümüze en farklı ve yaratıcı görünen birine girdik.




Porto Emborios Tavernası

Tabii ki hedefimiz, tatlarını kendi damak tadımıza çok uygun bulduğumuz Yunan yemeklerinden yiyebildiğimiz kadar yemekti. İtiraf ediyorum ki yemek konusunda açgözlüyüm. Alev de benden pek farklı değil. Normal şartlarda yiyebileceğimizden fazlasını sipariş ettik, benzer heyecan durumlarıda hep yaptığımız gibi :) Restoran sahibi adam “karagülmez” bir tipti ama kısa süre sonra yaptığı ve bize “jest”gibi görünen bir kaç nazik davranışıyla (Türk olduğumuzu konuşmamızdan anlayıp, bize Türkçe yazılmış minik bir Sakız Adası kitapçığı getirmesi ve yemek sonunda kahve istediğimizde “Yunan kahvesi mi?” diye genelde milli duyguların hortlamasıyla sonuçlanacak türde bir ajitasyon sorusu yerine, “büyük olandan mı küçükten mi?” diye cevap vermesi, bizim “hani sizin Yunan bizim Türk dediğimiz kahveden” deyince de -nihayet- gülmesi) sempatimizi kazandı.


Sakız Adası'nın kendi üretimi olan uzosu Stefos


Greek Salad

Yemekler yine Türk Jürisinden tam puan aldı:) İlk kez kalamarı bütün halde yedik. Biz de illaki minik tekerlekler şeklinde sunulan kalamar Chios'ta yekpare pişiriliyor, gövdesine peynir doldurularak... Yine söylemeliyim ki ahtapotu çok güzel yapıyorlar. Bir de bu sefer yediğimiz ekmeğe bayıldık. Köy ekmeği, kızartılmış ve üzerine kekikli zeytinyağı damlatılmış... Çok farklı, başlı başına bir yemekmişçesine lezzetli bir tadı vardı. “Keşke fırın bulsak da alsak” dedik ama tabii öyle bir şey araştıracak zamanımız olmadı. Şans bu ya, aynı ekmeğin Alaçatı’da da yapıldığını öğrendik bir sonraki gün. İşin sırrı ekmeğin “ekşi mayadan” yapılmasıymış. Kendisi de iyi bir ahçı olan sevgili arkadaşımız Lerzan’ın hediyesi olarak Ankara’ya getirdiğimiz bu güzel ekmeği hala bayıla bayıla (fakat biteceğinden korkarak az az) yemekteyiz:)

Yenilen güzel yemeklerin, uzo, şarap, Akdeniz sıcağı, enfes manzara ve iyot kokusuyla etkileşime girmesi sonucu ikimize de “tatlı” bir rehavet çöktü. Yüzlerimizde ne yapsak silemediğimiz bir tebessümle oturakaldık. Bu keyif patlamasının bizi Emborios’tan daha ileri götüremeyeceği belli oldu. Emborios’un 20 km kadar kuzeyindeki Mesta’ya gidip tekrar Chios’a dönerek 5’te kalkacak (ama gümrük işleri sebebiyle 16.30’da yolcuların çağrıldığı) feribota yetişmemizin de teknik olarak imkânı kalmamıştı artık. Bu keyif sarhoşluğu sırasında bir ara saate bakınca yola çıkma saatimizin çoktan gelmiş ve geçmiş olduğunu farkettim. Nasıl oldu da zaman bu kadar çabuk geçti anlayamadık. Bize kalsa daha saatlerce o küçük restoranda Mavi’yi seyrederek ve benim hastası olduğum “karizmatik” dil Yunanca’yı konuşan 3-5 müşteriyi dinleyerek geçirebilirdik. Meraklısı için söylüyorum: bir küçük şişe uzo, iki kadeh beyaz şarap, Yunan salatası, cacık, kalamar ızgara, ahtapot, patlıcan ezmesi ve kahve için verdiğimiz para “44 €”. Porsiyonların miktarı da iki kişi için gayet fazla.

Emborios’a veda vakti gelmişti. Toparlanıp, kıyıdaki bir kaç güzel evin de fotoğrafını çektikten sonra yola çıktık. Dönüş yolunda bugüne dek görmediğim çeşitlilikte, son derece yaratıcı ürünlerini yol kenarlarına dizmiş bir kaç büyük seramik atölyesi gördük. Buralara kadar gelip, bize Sakız Adası’nı hatırlatacak özgün bir parça almadan dönmenin içime oturacağını bildiğimden, bu atölyelerden birine girip kendimi “ufak çaplı” kaybettim. "Ufak çaplı "diyorum, çünkü artık zamana karşı yarışmaya başlamıştık. Yoksa, orada da rahat bir kaç saat geçirebilirdim. Kocaman, üstelik iki katlı , her yeri tıka basa objelerle dolu bir mekandı. Üstelik dünya tatlısı bir sahibi vardı. Kadın Türk olduğumuzu öğrenince bize bildiği Türkçe kelimeleri sayarken avuçlarımızı da sakızlı şekerlerle doldurdu. O şekerlerin de tadını unutmak mümkün olmayacak, şeker pek sevmem ama sakızın içine girdiği şeylere büyü yaptığını düşündüğümden, bu şekerleri bu kadar beğenmeme şaşmadım.
Ganimetlerimiz...

Çeşitliliğe inanamadım, yaratıcılığa hayran kaldım... Yunan mitolojisinin ve zengin Akdeniz kültürünün bu sanat dalını etkilememesi beklenemezdi tabii. O çeşitlilikte ve fakat kısıtlı zamanda, zor da olsa, bir kaç parça seramik alabildim. Üstelik fiyatlar makuldü. Tabii biz arabaya yeniden bindiğimizde zamanımız iyice daralmıştı ve önümüzde aşılmayı bekleyen bir 20 km. daha vardı. Nihayet Chios’a girdiğimizde saat 4’ü geçmişti. Yine de rahattık ama çoğu tek yön olan yollarda liman caddesine sapacağımız bir ayrımı kaçırıp şehrin etrafında mecburen bir tur daha atmamız gerekince ben iyiden iyiye telaşlandım. Bir de aklıma acentadaki ağırkanlı kız geldi, “bu kız kaçırtır feribotu bize” diye düşünmeye başladım. Nihayet acentaya geldiğimizde feribot saatine artık dakikalar kalmıştı. Neyseki ultra ağırkanlı Yunan güzelimiz yerine, “eli çabuk” başka bir adamın olduğunu gördük. Aksi gibi feribotun kalkacağı yere en uzak noktadaki acentayı seçmişiz, bu oradan limana bir miktar daha yürümek demek olacaktı ve bu feribotu kaçırma riskimizi daha da arttırıyordu. Adam durumumuzu anladı ve hoş bir jest yaparak teslim ettiğimiz arabayla bizi gümrük giriş kapısına kadar götürdü. Böylece feribota son adım atan yolcular olduk:)

Akşam kuzen Mesta’ya gidemediğimize üzüldü, sözünü dinleyip hemen araba kiralamadığımız için kızdı, sonra da bize bir sonraki Alaçatı ziyaretimizde Chios’a tekrar, bu sefer hep birlikte ve bir kaç gece konaklamalı gitme cezası verdi, biz de bu cezaya çok üzüldük:)

28 Temmuz 2009 Salı

YUNAN ADALARI 4 - SAKIZ ADASI


Geçtiğimiz Haziran ayı sonunda, bir Cuma sabahı saat 10’da Çeşme limanından kalkan feribotla yollandık Sakız Adası’na Alev ve ben. Yolculuk 45 dk. civarında sürdü. Feribotta her tür içecek servisi yapan bir bar da olduğundan, kahvemizi yudumlayarak Ege mavisinin seyrine dalmak ayrıca bir keyif oldu.

Feribotta keyifli bir seyahat

Sakız Adası’nın Yunan dilindeki adı “Chios”. Yabancılar bunu “Kios”, ada yerlisi ise “Hios” diye okuyor. Sakız Adası, 5. büyük Yunan adasıymış. Ayrıca, diğer Yunan Adaları’na göre “turizmi en az gelişmiş olan ada” ünvanının da sahibi. Bunun sebebi, turizmden kazanacağını adada bulunan Sakız ağaçlarından fazlasıyla kazanıyor olması. Sakız, yoğun olarak sadece Ege’nin bu bölgesinde yetiştiğinden kıymetli, ticareti de iyi para getiriyormuş. Hal böyle olunca, diğer adalar içinde “en zengin olanı” da yine Sakız. Nüfus da hayli fazla: 54.000 civarında ama irili ufaklı pek çok yerleşim alanına dağılmış.

Feribot yaklaşırken karşıdan gördüğümüz adanın merkez şehri Chios, daha önce gördüğümüz adalara kıyasla biraz farklıydı: Otantik ve orjinal bir görüntü sergilemeyen, hatta genelde 3-4 katlı sıradan apartmanlardan oluşan bir silüet vardı karşımızda. Fakat şaşırmadık. Bu kez işi bilenden gerekli uyarı ve tavsiyeyi almıştık. Alev’in Alaçatı’da yaşayan kuzeni gördüğü en güzel yeryüzü parçalarından (ki hatırı sayılır yer görmüştür kendisi) biri olduğunu düşündüğü bu adanın şehir merkezinde özel olarak ilgi çekecek otantik ya da farklı bir şeyin olmadığını, asıl ilginç yerlerin adada dağınık halde bulunduğunu söyleyip, feribottan iner inmez araba kiralayarak adayı gezmemizi tavsiye etmişti. Günübirlik bir seyahatte büyük bir ada olan Sakız’ın tamamını görmek mümkün olmayacağından, bu kısıtlı zamanın kendisinin bayıldığı Emporios Köyü ile Mesta Kasabasını görmeye rahatlıkla yeteceği bilgisini de o vermişti bize.

Merkez Chios şehrinin feribottan görünüşü

Feribottan inince, ilk kez ayak bastığımız bu adanın merkez şehrini hiç gezmeden gitmek içimize sinmediğinden, bir şehir turuna çıktık Alev’le. Saat öğlene yaklaşırken Sakız kavrulmaya başlamıştı bile. Yine de şehir merkezinde epeyce hareket vardı. İlk dikkat çeken ama sürpriz olmayan şey, kıyı şeridinin pek çok kafe-bar ile dolu olmasıydı. Görüntü bana İzmir’in kordonunu hatırlattı. Hemen her yerde görebileceğiniz, otantik özellikler taşımadığı için Yunanistan’da olduğunuz hissini vermeyen, genelde Ada sakinlerinin müdavimi olduğu mekanlardı buralar. Alev ile aynı anda farkına vardığımız detay, kafelerde oturan erkeklerin neredeyse hepsinin tespih çekmekte olduklarıydı:)

Chios şehrinde de tabela kirliliği var:)

Arka sokaklarda ise tipik bir Ege şehrinde göreceğiniz (benim yine çocukluğumun geçtiği Söke, Kuşadası, İzmir ve Aydın’dan net olarak hatırladığım) günlük hayat yaşanıyordu. Dapdar yollarda ciddi ama gürültü kirliliği yaratmayan, yayalara her koşulda yol verilen ve araçlar birbirlerine yol verirken de saygıda kusur etmeyen bir araç trafiği, bir turiste cazip gelecek özel herhangi bir şey satmayan bolca dükkan, günlük çarşı-pazar alışverişini “siesta” saati gelmeden tamamlamak amacıyla oraya buraya koşuşturan insanlar...



Daha önce de yazdım, ben Yunan Adaları’nda kendimi yurtdışına çıkmış gibi hissetmiyorum, tam tersi (biraz tuhaf ama), “eve gelmiş” gibi hissediyorum. İnsanlar, evler, sokaklar, davranışlar, bitkiler vb. o kadar, ama o kadar, çocukluğumu yaşadığım yerlerdekilere benziyor ki, Türkiye dışında olduğumu ancak farklı bir dilin konuşulduğunu duyunca anlıyorum. Lokal benzerlik bir yana, Egeli olmayan herhangi bir Türk vatandaşı da buralara geldiğinde genel olarak Yunanlılar, ama özellikle ada halkı ile olan fiziksel-kültürel benzerliğimizi fark edecektir. Tabii Yunanlıların yine de ve üzülerek bizlerden “daha medeni” ve “sahip olduklarının kıymetini bilir” olduklarını söylemek zorundayım. Yine üzülerek belirtmeliyim ki çocukluğumun geçtiği o şehirlerde bu Adalarda hala varolan güzelliklere benzeyen çok az şey kaldı...

Şehir merkezinde "turist bakış açısıyla" umduğumuzu bulamayınca, artık kuzenin tavsiyesine uyma zamanı geldiğine karar verip deniz kıyısında bulduğumuz ilk acentaya dalarak bir araba kiraladık. Enfes mavi gözleriyle bir Yunan güzeli, tüm iyiniyetine rağmen, evrak işini o kadar yavaş halletti ki bizim için önemli olan bir “35 dk” yı daha kaybetmemize sebep oldu.

Her ne kadar kendi klasmanında “büyük” olarak kabul edilse de, netice de her tür klasik ölçüye göre küçük bir ada burası. O nedenle adanın bir ucundan bir ucuna bir –bir buçuk saatten fazla olmayan bir sürede gidilebileceğini tahmin ettik. Chios şehri ise ortada bir yerde olduğundan, gideceğimiz yerlerin de yaklaşık 30-40 dk. lık süreler alacağını hesapladık. Acentadan aldığımız haritadan gideceğimiz rotayı çıkarmak kolay oldu. Yollarda yönlendirici tabelalar da bol olduğundan (bize bir şey ifade etmeyen Yunan harflerinin altına İngilizce açıklamaları da yazıldığından) yönümüzü bulmakta zorlanmadık. Emporios Köyü Ada’nın güneyinde, Mesta ise Emporis’un kuzeyinde bulunuyor.

İlk kez gördüğümüz sakız ağacı bahçelerinin aralarından, deniz manzaralı eşliğinde kıvrıla kıvrıla uzanan yol bize keyif verdi. Sakız ağacı bodur ve dikenimsi minicik yaprakları olan bir ağaç. Çok güzel koku da salıyormuş ama öğlenin o sıcağında kokularını henüz salmaya başlamamışlardı. Yol üstünde bir çok küçük yerleşim alanının ya içinden ya kıyısından kıyısından geçtik. Vakit olsaydı keşke de hepsine girebilseydik...


1 Haziran 2009 Pazartesi

YUNAN ADALARI 3 - ALMA TÜRK'ÜN AHINI:)

Limandan bir başka görüntü

Adanın tepesinden manzara

Sıcak sonbahar güneşinin altında adayı gezip turumuzu tamamlayınca, deniz kıyısında güzel bir yemek için limanda yan yana dizili sevimli restoranlardan birine oturduk. Oturmak için hangi restoranı seçeceğimizde kararsız kaldık, ancak bir tanesinin sahibinin “oooo komşi, ben çok bilir Kaz (Kaş demek ister), Simirna (İzmir diyor), Turkiye, çok misafir gelir bana Turk” şeklinde, yarım yamalak Türkçe konuşması hoşumuza gitti. Hemen sempati duyduk adama. Gerçi, geri planda adamın karısı olduğunu sonradan anladığımız, aramızda “Eleni” ismini yakıştırdığımız, aşırı mutsuz görünen, asık suratlı, yumurta sarısı boyayla boyanmış ve alabildiğine kabartılmış saçlara sahip, kara kaşlı, adeta robot gibi hareket eden bir kadın için aynı şey söylenemezdi. Derdini pek merak ettik. Bu ıssız adadaki hayatını ne yapsa renklendiremiyor, fırtınalı ruhunu bir türlü besleyemiyor olabileceği fikri bize çok cazip geldi, yemekleri beklerken bu konudaki teorimizi geliştirdik, hatta kadının bu şekilde hissetiğinden neredeyse emin olduk:)

Masamızı, her birine Türk mutfağından gayet aşina olduğumuz ama “Yunan usulüyle” yapılmış, birbirinden güzel meze ve yemeklerle donattık, afiyetle yemeğe başladık. Yunanlıların yemek işini en az bizim kadar iyi bildikleri, hatta bazı mezelerde bizden başarılı oldukları gerçeğini kabul ettik:)

Hele ki o sağdaki patlıcan salata enfesti...

Sisam'da tanış olduğumuz Yunan birası Mythos burada da karşımıza çıktı:)

Meis’e gelen yat ve teknelerin demirlediği liman, sadece bizim restoranın önündeki iki teknelik boş yer hariç hınca hınca doluydu. Keyifle biralarımızı, uzolarımızı yudumlayıp, manzarayı seyrederken, limana Türk bayraklı bir guletin girdiğini ve demir atmak üzere bizim önümüzdeki boş yere yaklaşmaya başladığını gördük. Bayağı bir yaklaşmışlar ve hatta demiri atmak üzerelerdi ki, içeriden can hıraş bağırışlarla bizim restoran sahibi adam çıktı. Adeta bir maymun gibi zıplıyor, “No, no!!!” diye bağırıp, elleriyle hayır işareti yapıyordu. Adam o kadar şiddetle karşı koydu ki bizim gulet çaresiz tornistan yaptı, başka da yer olmadığından açıkta bir yere demir attı. Biz adamın bu hareketini müşteri memnuniyetini kollamaya yönelik bir jest olarak algıladık. “Aferin adama, ne düşünceli, manzaramız kapanmasın diye tekneyi postaladı” falan dedik ve yemeğimize devam ettik.

Kısa bir süre sonra limana daha küçük, Türk kıyılarından geldiğini anladığımız (teknenizin menşei bayrağı ile birlikte, hangi kara sularındaysanız o ülkenin bayrağını da bayrak direğine çekmek zorundasınız, teknedekilerin de Türk bayrağını indirip Yunan bayrağını çekmeye başladıklarını görmüştük) İngiliz bayraklı küçük bir yelkenli aynı boş yere yanaşmaya başladı. Yaklaştıkça içinde 6 kişinin olduğunu farkettik.

Bizim restoran sahibi yine içeriden deli gibi koşarak geldi. Biz yine tekneyi kovacak sanıyoruz, fakat yaptığı el kol hareketleri bu sefer "gelme" anlamında değil, bilakis “buyrunuz efendim” şeklinde. Aman aman, bir izzet-i ikram, sormayın gitsin... Teknenin halatlarını almalar, bağlamalar falan... Biz olaya anlam veremedik. "Acaba adamı bilen bir tekne daha önce buraya rezervasyon mu yaptırmış?" diye düşündük önce. Fakat tekne iyice yaklaştığından teknedekilerin konuşmaları duyulmaya başlamıştı. Onlar da az önceki Türk teknesi gibi, rezervasyonsuz limana girmiş bir tekne idi, içindekiler hayli yorgun görünüyorlar ve tabii nerede ne yiyeceklerini konuşuyorlardı.

Renay teknede bezmiş görünen genç adama nereden geldiklerini sordu, çocuk gayet snop bir eda ile “Turkey-Gocek” dedi. Bu arada bizim adam tekne bağlama işi bitince, nedense (!) bizim masaya gelip teknedekilere avazı çıktığı kadar “Wellcome to Eurooooope” diye bağırdı. “Allah allah” diye birbirimize baktık. Arkadaş, burası en azından coğrafya olarak Avrupa değil, hadi öyle say, ama ondan önce Yunanistan ve ondan da önce Meis Adası... Niye böyle dedi?? Sonra “ya belki de biz fesatız” deyip yemeğe devam ederken, adam hiç gereği ve manası yokken yine bizim masaya geldi ve oradan teknedekilere bu sefer daha yüksek sesle “Wellcome to Europe agaiiiin” diye bağırdı.

E yani, bu kadarı da fazlaydı. İngilizlere “barbar Türklerin vahşi ülkesinden yakayı zor kurtarıp, medeniyete ulaşmış insanlar” muamelesi yapıyordu bize göre. Adamın kesin bir “Türk düşmanı”, üstelik Türklerin parasını almaya meraklı bir "Enosisçi" olduğuna hükmettik hemencecik... Hatta karısı Eleni’nin mutsuzluğunun sebebi de oydu, kesin!!!

Biz geldiğimizde boş olan restoranın iki masası daha dolmuştu bu arada. Bir masada özel bir yattan inmiş haylı kalabalık bir Türk grubu vardı. Onlar da, aynen bizim gibi, masayı çılgınca donatmışlardı. Yanımızdaki masaya ise 6 kişilik bir ingiliz grubu oturmuştu kısa süre önce. Menüyü sanki matematik problemi okuyor gibi, dikkatle ve tartışarak inceleyip en sonunda 6 bira ve birlikte paylaşmak üzere bir tabak patates kızartması istediklerini duymuş, biz de aramızda “cimrileeeeer, zevksizleeeer” diye kıkırdamıştık :)

Masacak, bu adamın bize bir şey anlatmaya çalıştığına ikna olduk. Ne nankördü bu adam!!! Kendisine asıl parayı Türk müşterileri kazandırıyordu ve onun Türklere yaptığına bakındı...

Muzipliği seven ve o an itibariyle milli duyguları en az bizim kadar kabarmış arkadaşımız Renay, “madem öyle, işte böyle” diyerek, az önce konuştuğu ve üzerinde "Alaçatı Surf Club"yazan bir tişört olan genç İngiliz adama “Sen de mi sörf yapıyorsun Alaçatı’da” diye sorup, adamla muhabbet etmeye başladı. Adam Türkiye’den çok keyif aldıklarını ama Göcek’ten buraya çok rüzgarlı ve yorucu bir yolculuk yaptıklarını ve şu anda yemekten başka hiç bir şey düşünmediklerini söyleyerek, Renay’a acaba bu restoranı onlara tavsiye edermiyiz diye sordu.

O an hepimizin gözgöze gelmesi ve sonraki adımda mutabık kalmamız sadece bir an sürdü. Renay’ın yakın bir akrabası ünlü bir tiyatro ve sinema sanatçısıdır, kendisine de bu yetenek genetik olarak bulaşmıştır. Bir anda en memnuniyetsiz surat ifadesini takınıp, yüzünü buruşturarak adama eliyle “şöyle böyle” işareti yaptı. Biz kikirdedik, bize göre komik ve masum bir Türk şakasıydı:) Bunu başka bir Türk’e yapsan “hadi ya o zaman biz şu ilerideki yere oturalım” der gider, konu da orada kapanırdı. Biz de kendi küçük dünyamızda Enosisçi restorancıyı 6 adet müşteriden ettiğimize sevinerek, "gizli intikam" aldığımızı düşünüp eğlenirdik.

Gel gör ki adam (herhalde İngiliz olduğundan) Renay’ın bu cevabını pek ciddiye aldı. Hemen pes edecek bir hali olmadığını, tabaklarımızı gösterip “madem iyi değildi, o zaman neden bütün yemekleri bitirdiniz?” diye sorunca anladık. Önümüzdeki boşalmış tabaklara baktık hafif bir utançla... Renay yine duruma el koydu “Biz buraya sık geliriz, normalde şu yan restoranda yeriz, bu sefer buraya da bir şans verelim dedik ama hayalkırıklığı oldu, adama ayıp olmasın diye yedik yemekleri” gibi bir şeyler geveledi. İngiliz adam tatmin olmadığını belli eden bir surat ifadesi ile kafasını sallayarak tekneye döndü.

Bu arada bizim Enosisçi aynı can hıraş modda, birazdan tekneden inecek 6 İngiliz misafirine masa hazırlamaya başlamıştı bile. Konunun burada kapandığını düşündüğümüzden kendi kendimize “ya işte böyle Yorgo efendi, alma Türk’ün ahını, böyle alır intikamını” diye dalgamızı geçmeye başlamıştık. Keyfimiz pek yerindeydi doğrusu...

Kalkmaya hazırlanırken, teknenin, aralarında 70 yaş üstü bir adamla kadının da olduğu, 6 kişilik ekibi birden etrafımızı sardı. Her biri birimizi, adeta sorguya çeker gibi, restoranı neden sevmediğimizi, sevmediysek neden yemekleri yediğimizi, yemeklerdeki sorunun ne olduğunu sormaya başladılar. Hatta her bir ara çapraz sorgu pozisyonu bile oldu. Açıkçası bu basit olaydan ben İngilizlerin bir dünya imparatorluğu olmayı nasıl becerdiklerini gayet iyi anladım. Adamlar hiç bir şeyi “adam sen de" deyip pas geçmiyor olsalar gerekti, her şeyi kılı kırk yararcasına inceliyor, mantık düzlemine oturtmaya çalışıyor olmalıydılar. Bir uyduruk yemek muhabbettini getirdikleri hale baksanıza...

Her birimiz, birbirine benzer yalanlar geveledik, bu arada konuşmaları bizim Enosisçi duyacak diye endişe etmeye başladık. Düşünsenize, bizim Enosisçi bayıla bayıla mideye indirdiğimiz yemekleri için “işe yaramaz” dediğimizi ve 6 müşterisini kaçırmaya çalıştığımızı duysa ne olurdu? Türkiye’de değiliz arkadaşlar, burası Yunanistan, pardon "Evvvroooopa"!!!:)

Bir anda aklımdan Enonsisçi’nin “ey bre Meisli dava kardeşlerim, Türk gavuru benim yemeklerime hakaret etti, yemeklerimin itibarını yerde komayın” diye bağırdığı, bunu duyan ada halkının bizi evire çevire dövdüğü, akşam haberlerine de “Türk – Yunan gerginliği” şeklinde yansıdığımız sahneler geçti. Hatta Türk jetleri, biz adanın rutubetli karanlık zindanlarında kurtarılmayı beklerken, ada üzerinde alçak uçuş bile yapardı belki gözdağı vermek için...

Hakikaten tekneye koşmaya kararlıydık artık, bu tartışma biraz daha uzasa gerginliğe dönüşeceğine emindik. Neyseki İngiliz aile, cevaplarımızdan (daha doğrusu iyice dallanıp budaklanmış yalanlarımızdan) ikna olmuş olmalı ki (şu işe bak, ısrarcılıkları yüzünden masum bir yalan bir anda dallı budaklı, içinden çıkılmaz bir hale gelivermişti) sorguyu bıraktılar ve “o zaman biz de yan restoranda yiyelim” diyerek diğer restorana yürüdüler.


Bizim Türk dostu sandığımız restorancı bir Enosisçiye dönüşmeden önce böyle fotomuzu da çekmişti:)

Bizim Enonsisçi İngiliz müşterilerinin gittiğini görünce ne yaptı bilmiyoruz, çünkü biz tekneye kendimizi bir an önce atmak üzere tabanları yağlamıştık. Koşuyor, bir taraftan da kahkahalarla gülüyorduk. Bir daha geldiğimizde restorancının bizi tanımayacağını ümit ederek, yolda da “yahu Enosisçiydi falan ama yemekleri harbiden güzeldi, üstelik fiyatı da iyiydi ama Türklere bu yamuğu yapmayacaktı” diye kulağını bolca çınlatıp, tekrar gelme niyetiyle bu sevimli adadan ayrıldık:)



Bye Bye Meis...

29 Mayıs 2009 Cuma

YUNAN ADALARI - 2 : YUNANİSTAN'IN UZAK UCU


Her sene gitmezsek eksiklik hissettiğimiz güzelim Akdeniz kasabası ("şehri" mi demeli?) Kaş’ın karşısındaki minik Meis Adası’nı (resmi adı “Megisti”, daha çok bilinen adı İtalyanca “kırmızı kale” anlamında “Castellorizo veya Kastelorizo”) bilirsiniz. Bilinir de pek gidilmezdi. Ama Meisliler, ana karadan en uzak Yunan Adası olduklarından, önemli ihtiyaçlarını karşılamak için sıkça Kaş’a gelirler. Bahsettiğim vize kolaylığı sayesinde bu sene de biz ziyaret ettik bu şirin adayı.

Bir defa Meis hakikaten küçük, hele ki şehir merkezi hepten küçük bir ada. Gerçi, 2. dünya savaşından önce çekilmiş fotolarından bir zamanlar tüm yamaçlarının evle dolu olduğu anlaşılıyor, hatta nüfusu 12.000 civarıymış o zamanlar, ama şimdi durum farklı.

Meis Limanı ve Sahil Yolu

Eylül’ün son günlerinde gittiğimiz için ada hayli ıssızdı, yine de bize tam bir huzur duygusu verdi. Bir de Yunanistan ve adalarında bize pek aşina olmayan “siesta” kültürü var. Kimsenin daha fazla kazanma derdi olmadığından, günün en sıcak saatlari olan 13.00 -18.00 arası hemen her yer kapanıyor. Bu da “ıssız” görüntüsünde etkili.



Tepelerde yeni oluşturulmaya çalışıldığı belli olan orman alanları var henüz bodur çamlarıyla, fakat genelinde çorak olduğu izlenimini veriyor... Diğer taraftan, sokaklarda ve bahçelerde Akdeniz’e has bitkilerin hepsini bol miktarda görmek mümkün. En güzeli ve azmanları begonvillerdi, daha önce görmediğim renklerini gördüm burada.


Meis Market

Evlerin hepsi iki katlı taş binalardan oluşuyor, irili ufaklı... Çoğu eski, bir kısmı ise eskinin aynısı şeklinde yapılmış veya yapılmakta olan yeniler. Belirgin özellik, evlerinin hepsinin yakın zamanda tadilattan geçirilmiş olması. Bu halleriyle adeta film seti için özel hazırlanmış “şirin Akdeniz köyü” dekorunu hatırlatıyorlar. Nitekim Gabriele Salvatores’in Oscar ödüllü şahane filmi Mediterraneo ' da bu adada çekilmiş. Film çekildiğinde ada henüz bu denli kapsamlı restorasyona girmemiş, filmde bayağı eski, döküntü bir yer olarak görüyorsunuz. Oysa şimdi öyle değil, elden geçmemiş hiç bir ev kalmamış.

Mediterraneo filminde tam bu binanın önünde çekilmiş bir sahne var

Yine, öğrendiğimize göre Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini romanınındaki hikayenin (evet, hikaye gerçek, ben de yeni öğrendim) gerçekte geçtiği ada da burasıymış.






Mahsun ve yalnız görünse de, çok sevimli, temiz, insana güzel duygular hissettiren bir yer. Benim çocukken Söke’den , Kuşadası’ndan ve özellikle halamın yazlık evinin olduğu Kadınlar Plajı’ndan çok aşina olduğum ev manzaraları vardı burada... Okul bahçesinde oyun oynayan çocuklar acaba şanslı olduklarının farkında mıydılar? Veya bir adaya tıkılıp kaldıklarını mı düşüneceklerdi biraz daha büyüyünce? Muhtemelen, çoğunun yaptığı gibi, kara Yunanistan’ına atacaklardı kapağı, “buralarda hayat yok” diyerek...



Tenefüs...

Bu adalarda, çok küçük çocukken Söke’de, Kuşadası’nda hissettiklerime benzeyen duyguları hissettim. İlginç bir tecrübe oldu bana. Yabancı bir ülkeden çok, vatan toprağı ve “aşinalık” hissini veren çok fazla imge ve obje vardı buralarda...





Meis sanıyorum Yunanistan’ın Türkiye’ye en yakın olan adası aynı zamanda. Kaş’tan Meis’i “yakındaki küçük bir ada” gibi algılıyorsunuz, nokta gibi görünür hakikaten. Ama Meis’e gittiğinizde, Meis’te neden in-cin top oynadığını ve Türklere karşı pek de huzurlu olamadıklarını anlayabiliyorsunuz: Türkiye’nin uzanan kolları Meis’i çepeçevre sarmalamış, adeta adada değil de Türkiye’de bir yerdesiniz gibi algılıyorsunuz. Çok enteresan bir durum, çünkü dediğim gibi, Kaş’tan bakınca bağımsız bir adacık gibi görünüyor Meis, içindeyken ise Türkiye’nin parçası gibi...

Burada yaşayanların gerginlik hissetmemeleri mümkün değil bu durumda. Her Türk –Yunan gerginliğinde “başı ilk sıkışacak ada” olma özelliği o kadar bariz ki:) Bu tabii adanın nüfusunun azlığını da rahatça açıklıyor. O kadar az ki, Yunan hükümeti adada yaşamaya talip olanlara para veriyormuş orada ikameti devam ettirebilmek için.


Bir daha gelirsek bu otelde kalalım...


Ada zaten epey el değiştirmiş: İlk başta Osmanlı –İtalya arasında, sonra İtalya-Türkiye arasında ve en sonunda, 2. dünya savaşından sonra Paris’te imzalanan anlaşma ile tamamen Yunanistan’a verilmiş. Kaş’ta duyduğum fakat henüz araştırıp gerçekliğini teyit edemediğim bir bilgiye göre, bu anlaşmaya göre, eğer adanın nüfusu 400’ün altına düşerse, tekrar Türkiye’ye geçecekmiş. İşte bu yüzden Yunanistan hükümeti bu adada nüfusun azalmaması için çaba sarfediyor, adada yaşamayı kabul edenlere ev tahsis edip maaş bağlıyormuş. Kayıtlara göre şu anda adanın nüfusu 406 kişi:)

Tabii ada uzak, ada cidden ıssız, ada çorak, ada her an Türkiye’nin kolları arasında boğulma tehdidi altında. Kolay kolay kimse “ben de burada mutlu mesut yaşarım” demez. O nedenle nüfusun ağırlıkla yaşlılardan oluşmasına ve bazıların bir miktar milliyetçi olmasına şaşmamalı:)



Yassak Komşi:)