31 Ekim 2009 Cumartesi

KÖYDE YAŞAM - İLK GÖZLEMLER: ZAMAN GEÇİRME ŞEKİLLERİ

Hep köyde yaşamadığımız ve oradaki evi biraz da şehrin hareketli temposundan çıkıp doğada kafa dinlemek için edindiğimizden, köy ziyaretlerimizin bir diğer motivasyonu keyif yapmak oluyor haliyle. Diğer yandan, orada zaman o kadar durağan geliyor ki, tüm gün yan gelip yatsanız inanın feci derecede sıkılırsınız. O nedenle önce bir miktar işi halledip (ki hep yapılması icap eden bir takım işler hep oluyor), iyice bir yorulduktan sonra yapılan keyfin tadı daha çok çıkıyor.

Bizim en keyif aldığımız aktivite orman yürüyüşü. Bu kadar keyif almamızın sebebi ise yaklaşık 2 yıldır içine girip yürüdüğümüz ormanda istinasız her seferinde daha önce geçmediğimiz bir rotayı keşfediyor olmamız. Alev’in yön bulma kabiliyeti fazlaca gelişkin olduğundan, zaten kaybolmayız, fakat köylülerin belki de yüzlerce sene içinde yürüye yürüye açtıkları orman patikaları da yön bulmayı hiç bilmeyen insanlar için birer güvence. Her biri bir şekilde birbirine ve nihayette de köy yollarına bağlanıyor.

Küçük bir misafirimiz köyde geçirdiği zamandan çok memnun kalmıştı...

Mevsimlerin bitki örtüsü üzerinde yarattığı etkileri bu kadar yakından gözlemleme şansını ilk kez elde ettik. Her mevsimin kendine has güzelliklerini burada daha net farkedebiliyorsunuz. Sonbaharda kahve, kırmızı, sarı, mor ve lacivertin binbir tonu ile bezenen ormanlar , kışın bembeyaz, yaz ve bahar aylarında ise çılgınca yeşil oluyor. Bahar ve yaz aylarında bu cümbüşe çiçekler, kuş cıvıltıları ve çağıldayan minik derelerin sesi de katılıyor.

Köy hayatı içinde düzenli yapılması gereken işlerden önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bizim gibi arada bir bu hayata karışıyorsanız, normalde hergün yapılmak zorunda olan bu işleri az gidince, "bıkma" ya da "yılma" kotanız dolmadığından, biraz da "hobisel" olarak yapıyorsanız. Alev’in odun parçalamayı sevmesi gibi... Benim genelde uğraştığım, klasik, ev işleri oluyor tabii. Eve gidişlerimizin çoğu misafirlerle olduğundan, misafir öncesi ve sonrasında yapılması gereken işler oluyor. Ama nedense, Ankara’da bazen beni sıkan bu işler orada keyif veriyor:) Çünkü bu derin sessizlik, zaman baskısı veya yetişilecek bir yer ya da programın olmaması ve yüksek miktarda oksijen beden hareket halindeyken bile meditatif, dinlendirici bir etki yaratıyor.

Doğada geçirdiğimiz zaman arttıkça, doğanın sesini dinlemeyi ve onunla akmayı da öğreniyorsunuz. Vücut-ruh-zihin saatleriniz doğaya göre yeniden ayarlanmaya başlıyor. Öğrendikçe sadece orada değil, şehirdeki hayatınızda, hayatınızı algılama tarzınızda da değişimler başlıyor. Çok ama çok kısaca "ne gerek var?" veya "gerek var mı?" modu diye özetleyebileceğim bir değişim bu : Daha fazlasına, gereksiz ve faydasız bilgi- haber bombardımanına maruz kalmaya, toplumsal onay kaygısına, grup aidiyetine, sürekli yargılamaya, sürekli endişelenmeye, sürekli almaya, başkalarının davranışlarına müdahale etmeye, fikirlerini çürütme çabasına veya size bunları yapmaya çalışanlara, gereğinden fazla tüketilen herşeye "ne gerek var?" veya "gerçekten gerek var mı?" diye sorma-sorgulama modu bu. Elbette, insan nefes aldığı her an bir şey öğrenir zaten. Gel gör ki özünde ait olduğu doğada daha fazla vakit geçirmeyi yeniden hatırladığında ve bunu yaptığında, alacağı ders sayısını arttırarak dönüşümünü hızlandırıyor sanırım:)

Keyif düşkünü insanlar olduğumuz artık anlaşılmıştır. Kendimizi iyice yorduktan sonra yapılan keyif ise hakikaten başka oluyor [Hatta Alev ve benim "keyif" için yaptığımız tanım bu sanırım: Bedenen iyice yorulduktan sonra sana haz veren başka bir şeyi daha yapmak:)] Mesela kahve-çay eşliğinde kitap keyfi yapmak, mesela mangal keyfi yapmak, mesela çıtırdayan kuzineyi hoş bir müzik ve bir kadeh şarap eşliğinde izlemek, mesela doğanın sesini dinelemek, mesela “Bolderdash” ya da sessiz sinema oynamak... Mesela tüm bunları arkadaşlarla yapmak...
Kafffe keyfi:)

Misafirle daha güzel oluyor sanki bu ev. Şimdiye kadar misafirsiz gittiğimiz az oldu, o da güzel elbette ama kafa dengi dostlarla, aileyle orada olmak çok daha güzel. "Kafa dengi" derken, doğa içinde sıkılmadan kalabilecekleri kastediyorum biraz da. Gerçi herkesin bir haftasonu böyle sessiz, "dijital olmayan", "manuel" bir ortamda bulunmaya tahammülü olsa gerek:) Yine de orman yürüyüşleri hareketi pek de sevmeyenleri biraz yorabilir. Yürüyüşlere gelmemek serbest (!) olmakla birlikte, şu ana kadar gelmemeyi seçen de olmadı. Bilemiyorum bu seçimlerinde ıssız ve bilmedikleri bir dağ köyündeki bir evde gruptan ayrı, bir başına kalmak istememenin etkisi oldu mu:))))))) Ama, ev sahibi olarak biz de olabildiğince insaflı davranıyoruz bu konuda: Konukların sportif performans ve heveslerine göre belirlemeye çalışıyoruz rotayı. Sonradan esaslı küfürler yememek için:)

Popüler bir Türk sporu olan "atıcılık" da köy yaşamına bulaşınca hortlayıp çıkıverdi genlerimizden:) Alev'in kuzenin hediyesi olan bir havalı tüfekle kola-bira kutusu vurmaya çalışmak da popüler köy aktivitelerimizden. Silah-tüfek hiç sevmem, böyle zararsızı dahi ilgimi çekmiyor. Ama bu tüfek sayesinde aramızda nice keskin nişancılar olduğunu keşfettik:)

Kola kutusu avındaki avcılar:)

Geçen kış harika bir eğlence daha ekledik köy aktivitelerine: şamyel lastiği ile kar kızağı... Abant Gölü'nde favori bir faaliyetmiş zaten. Normal kızaktan farkı sürati ve konforu (poponumuzu lastiğin ortasına iyice yerleştirmediğiniz sürece tabii, bunu yaparsanız şamyelin her havaya fırlayıp yerle tekrar buluştuğu noktada cidden canınız yanabilir)

Abant usulü şamyel kızak

Bu da klasik kızak, bir arkadaşımızın taa çocukluğundan kalma. Küçük olduğundan bunda denge bulması zor, biraz da (özellikle şamyele göre) yavaş

Misafir geldiğinde favori yemek organizasyonu tabii ki mangal yakmak oluyor. Nedense Türk insanın kafasında "su kenarı+orman+dağ= mangal" şeklinde bir algı var. Biz de bu kategorideyiz tabii. Geçtiğimiz bayrama kadar köye gittiğimiz her sefer de, karlı gece ayazında dahi mangalımızı yaktık. Geçtiğimiz bayram ise usta bir ahçı ve gurme olan kızkardeşimin girişimiyle ilk kez kuzinemizden azami faydayı sağlayıp, "efektif" bir şekilde yemek yapmanın keyfini tattık: Kuzine üzerinde mantarlı et sote yaparken, fırınında da patlıcan ve patates közledik. Bu öyle bir keyif verdi ki mangal gözden düşüverdi.

Bir diğer güzel öğün ise sabah kahvaltıları. Özellikle havanın sıcak olduğu dönemlerde bahçede yapılan kahvaltının yeri ayrı. Olabildiğince yerel-organik ürünlerden ve bahçemizin mahsüllerinden oluşturmaya çalıştığımız bir öğün bu. Bolu bu konuda bir hazine zaten.

Canım çekti bak şimdi:)

Oksijen fazlalığından mıdır nedir, orada daima burada yediğimizden daha fazla yeme ihtiyacı hissediyoruz. Belki biraz da şımarıklık, hani yani ille keyif yapacağız ya:) Ama her gelenin hem fikir olduğu gibi, çatlayana kadar yediğini düşündüğünde bile 1 saat sonra hiç bir şey yememiş gibi hissetmek olağan bir durum.

28 Ekim 2009 Çarşamba


Biz izindeyiz Büyük Adam...
Emanetini ve cumhuriyet değerlerini bizden inecek kuşaklara, bizim indiğimiz kuşakların yaptığı gibi, eğilip bükülmeden taşıyacaklardanız...
Ne mutlu ki, doğu ya da batıya karşı bir "aşağılık kompleksi" duymadan, ailelerimizdeki tüm Türk, Rum, Makedon, Ermeni, Arnavut ve Azeri kökenlilerin de hep yaptığı ve bize de öğrettikleri gibi, "Türk'üm" diyebilenlerdeniz, bunu söylerken tam da senin hep söylediğin ve uyardığın gibi, etnik-dini-siyasi ayrım yapmamayı, bunu canı gönülden söyleyebilenin de aynı şeyi hissettiğini bilenleriz.
Demokrasi'nin gerçek anlamını, şu günlerde bolca dış destek takviyesi ile de "zorla" inandırılmaya çalışılandan çok daha farklı bir şey olduğunu idrak etmiş olanlarız.


Bugün bu şekilde yaşayabilmemiz için senin ve seninle birlikte savaşıp, bizler bugün özgürce yaşayabilelim diye kendi hayatlarını bizim şimdilerde anladığımız anlamda hiç yaşamamış olanların anısına sözde değil özde saygı duyanlarız.


Biliyorum sana o boyutta da rahat ve huzur vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Sen yine de rahat ol, çünkü bugünlerde yokmuşuz gibi davranılsak da biz varız, burdayız. Sadece, hep denildiği gibi, sabrediyoruz.
En büyük, en anlamlı bayramımız kutlu olsun Atam!

25 Ekim 2009 Pazar

KÖYDE YAŞAM - İLK GÖZLEMLER: HAYVANLAR

Köy hayatının "olmazsa olmaz" larından biri de köpekler. Böyle ıssız bir köyde sadece yabancılara karşı değil, dağdan inebilecek yabani misafirlere karşı da koruma görevi üstleniyorlar. Yani hem köpekten korkup hem de köyde yaşamayı tasarlamak imkânsız bir şey, şimdiden söyleyim:) Onlar her yerdeler ve zaten kendileriyle aranızı iyi tutmakta menfaatiniz var. Bizim köpeklerle bir alıp veremediğimiz yok, ama bazen köpekten korkan misafirlerimize sıkıntılı anlar yaşatıyorlar.

Bunlar bekçi Sarı Bekir'inkiler...

Köy yerinde hayvan kısırlaştırma gibi bir gelenek ve ihtiyaç olmadığından, köpekler hızlı ürüyor ve her bir grup kendi bölgesini oluşturarak, zaman zaman başka bölgelerin köpekleriyle sert kavgalara tutuşabiliyorlar. Köy köpekleri, fazla insan görmeye alışık olmadıklarından bir miktar yabaniler. O nedenle onlara temkinli yaklaşmak gerekiyor.

Alev'in annesi tutkulu bir hayvansever olduğundan, köyde de hayvan dostlar edinmesi çok süratli oldu. Önce civarda bulunan tüm köpekleri besleme işini yüklendi, biz de bu işe severek ortak olduk. Tabii bu sayede evimiz kısa sürede bir köpek ordusu tarafından korunmaya başladı. Artan yemeklerin hiç bir şekilde ziyan olmadığını, sadece insanlara değil başka canlılara da fayda sağladığını görmek bizi çok mutlu etti. Şimdilerde benim severek yaptığım işlerden biri de yemek artıklarından köpeklere güzel ziyafetler çekmek. Mangal da sık yakıldığından, onlara çok malzeme çıkıyor. Kayınvalidem bölgenin tüm köpeklerini beslemezse rahat edemediğinden, ihtiyaç halinde başvurulacak bir hazır mama stoğunu bile yapmış durumda. Sonradan öğrendik ki burada herkesin bir dolu hayvanı olduğu için Bolu'da hayvanlar için uygun fiyata ekmek, et ve kemik satan yerler var. Bu amaçla hazırlanan bir çuval dolusu bayat ekmek 10 TL'den, tavuk eti ise kilosu 3 TL'den satılıyor. Uzun süre gitmeme durumumuz varsa, bunlardan alıp, köyümüzün yaz-kış orada yaşayan yegane hanesindeki komşularımıza bırakmaya başladık. Köpeklerin hemen hepsi onların olduğu [ve/veya onlarınkilerden ürediği için:)] bu katkıya seviniyorlar.

Kayınvalidem yaz başında yeni doğan 2 yavruyu sahiplendi. Aslında bir tanesini sahiplenmişti ama kardeşi onu yalnız bırakmadığından, fiilen 2 adet köpeğimiz oldu. Annem dişi yavrunun kısa sürede yeniden hamile kalıp 5-6 tane daha doğuracağını bildiği için, hiç üşenmedi, yavruyu Ankara’ya kısırlaştırmaya getirdi. İki kardeşi oyun oynarken seyretmek çok keyifli oluyor. Onlar da zaten seyrettiğimizi anladıklarında gösteri yapmaya başlıyorlar. Onları sahiplendiğimizden bu yana daha önce bizi koruyan daha yaşlı köpeklerin bizim bahçeye ziyaretleri seyrekleşti, sanırım biraz büyüyen bizimkiler bizim bahçeyi kendi bölgeleri olarak işaretlediler.


Köpeklerimizden erkek ve hala ismi sabitlenememiş olanı



Bu da dişi köpeğimiz Nazlı

Köyün diğer sakinleri ise inekler. Köyümüzde yaz-kış yaşayan tek hanenin bir kaç ineği var, bunlar köy ve civarında gündüzleri serbestçe otlanıyorlar. Çan seslerinden lokasyonlarını tahmin etmek çok kolay oluyor. Köyün pastoral havasını daha da belirginleştirien bu çan sesini seviyoruz. Evin bahçe duvarı yapılmadan önce inekler bahçemizde de otluyorlardı, hatta bir gün meraklı bir tanesi kafasını açık olan mutfak penceresinden içeri sokup bakınmıştı. Evin içinde ilk kez bir inekle burun buruna gelmek ilginç bir deneyim oldu:)

Yanımızdaki perili köşkte konaklayan bir sincap ailemiz de mevcut. Çok sevimliler ama bahçemizdeki ceviz ağaçlarının meyvelerini hakladıkları için bazen kızıyoruz onlara:)

Komşu perili köşkün sakini sincap

Bir orman köyünü zaman zaman ormandan gelen davetsiz konukların ziyaret etmesi kaçınılmaz. Bunların en "nahoş" olanları tilki, ayı ve yaban domuzu. Özellikle mevsim kıştan bahara dönerken köye inebiliyorlar(mış). Biz henüz gözlerimizle görmedik, evin içinde olmadığım sürece görmek de istemem. Ama komşularımız yakın zamanda bahçelerine giren yaban domuzu ve ayıyı görmüşler. Bir de en son bayramda gittiğimizde köpeklerimizden erkek olanının [isim veremiyorum ne yazıkki, çünkü sabit bir isimde hala aile içinde ve köylülerle mutabakat sağlayamadık. Dişisine "Nazlı" demiş köylüler, onun adı öyle kaldı ama erkeğimiz hala adsız. Her giden başka isim yakıştırıyor:)] sağ ön ayağının kaval kemiği üzerinde derin bir yara vardı, hayvanın resmen kemiği görünüyordu. Öğrendik ki 2 gece önce yaban domuzu köyle inmiş ve bizimkini bu hale getirmiş...

Bizim köyde geçirebildiğimiz zamanlar içinde en sık yaptığımız günün farklı saatlerinde orman içine dalıp yürümek oluyor haliyle. Bu yürüyüşlerin en ilgincini 2008’in Şubat ayının son haftasında bir haftasonu yaptık. İstanbul’dan gelen 3 arkadaşımızla birlikte önce akşam mangal ziyafeti çektik kendimize. Arkadaşlarımızın iki tanesi bir süre Romanya’da yaşamış, oranın en sevilen aktivitesi olan kampçılığı da yaz-kış demeden Romanya’nın uçsuz bucaksız ormanlarında bol bol yapmışlardı. O haftasonu Abant’ta bugüne kadar gördüğümüz en yüksek kar seviyesini gördük. Kar araçları Abant ve köy yolunu açmış olsalarda, aracın geçmediği yerlerde kar seviyesi dizlerimizin üstüne varıyordu. Harika bir manzaraydı.

Yemekten sonra, kafalar da biraz güzelleşince, ormanda kar yürüyüşü yapma fikri doğdu. Giyinip kuşanıp kendimizi orman yolllarından birine attığımızda saat geceyarısını biraz geçmişti. O gece yaklaşık birbuçuk saat boyunca biz hayatımızın en eğlenceli orman yürüyüşünü yaptık. Gökyüzünde parlak bir ay olmamasına rağmen beyaz örtü sanki ışık yakılmışçasına her yeri aydınlatıyor, dolayısıyla orman karanlığından ürkmemize de engel oluyordu. İleride asla uğranıldığını görmediğim 10 kadar dağ evini bekleyen bekçi Sarı Bekir bizi görünce “Gençler, bu saatte ne işiniz var ormanda? Aklınızı peynir ekmekle mi yediniz? Allah akıl fikir versin” dedi:) Beş kişilik ekibimize bizim köyün ve Sarı Bekir’in köpekleri de eşlik ettiği için ormanda, alaca karanlıkta kar üstünde bata çıka, hoplaya zıplaya, zaman zaman taklalar, parendeler ata ata yürüyen bu ekip karşıdan mitolojideki “Baküs Alayı” gibi görünüyor olmalıydı:)

Bu adamlar ne yapıyor? (Cevap: Karda "üçgen" stili takla:)

Diğer orman sakinleri:)

Ertesi gün bu maceramızı anlattığımız ve köyün yerlisi olan komşumuz büyüyen gözleriyle “Nasıl cesaret ettiniz? Tam da ayı ve domuzların ortaya çıkma mevsimi, sakın bir daha yapmayın” dedi. O zaman anladık tabii nasıl bir cahil cesaretiyle davranmış olduğumuzu... Dahası sonradan, doğma büyüme dağ köylüsü olup hayatının çoğunu ormanda geçirdiği için ortamı avuçlarının içi gibi bilen köylülerin gündüz dahi, kendilerini yabani hayvanlara karşı korumak için, ellerine balta almadan ormana girmediklerini duyduk. Biz hakikaten cahilmişiz:)

11 Ekim 2009 Pazar

KÖYDE YAŞAM - İLK GÖZLEMLER: EVDE, ORMANDA, BAHÇEDE YAPILACAK İŞLER

Köy hayatı aynı zamanda hem dingin hem hareketli. Dingin, çünkü genelinde hayat sessiz-sakin, belli rutinlerle akıyor. Hareketli, çünkü köyde yaşam çiftçi olmasanız dahi sürekli bedensel faaliyette bulunmanızı gerektiriyor. Tipik bir köy hayatında en basit ihtiyacın dahi karşılanması, uğruna belli bir emeğin harcanmasına bağlı. “Tatlı su köylüsü” olarak, burada teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanıyor olsak da harcanması gereken bu emeklerin bir kısmından biz de muaf değiliz. Kaldı ki bunları yapmaktan büyük de bir keyif alıyoruz.

Köy insanı, hele ki dağ köylüleri, belki coğrafya şartları nedeniyle, çok hareketli ve güçlüler. Köyümüzde gördüğümüz yaşlı kadınların bedensel dinçliklerine inanamıyoruz. Sonra, bu kadınların sabahın kör vaktinden akşama kadar sürekli aktivite içinde olduklarını dikkate alınca, bu sonuca şaşmamak gerektiğini anlıyoruz. Üstelik aktiviteleri sadece ev işleriyle sınırlı değil. Dağ köylerinin halkı, mesleği “ormancı” olmayanlar da dahil (tahmin edebileceğiniz gibi bu bölgede ormancılık yaygın bir meslek), mevsimlerin bir kısmını orman içinde geçiriyor. Amaç çalı çırpı, mantar, böğürtlen, kızılcık vb. toplamak olabildiği gibi, belli zamanlarda avlanmak da olabiliyor. Bir de dağların yükseklerinde de bahçe ve tarlası olanlar var.

Özellikle “mantara çıkmak”, iyi para getirdiği için, ahalinin önemsediği bir faaliyet. Biz henüz bu mantarlardan yiyemedik, mantar çeşitlerini ayırt edemediğimiz için de orman yürüyüşlerimizde özellikle yağmur sonrası her yerden fışkıran çeşit çeşit mantarlardan “Türk’e bir şey olmaz” diyerek deneysel yemekler yapmayı da düşünmedik. Bulunup toplanması gereken tür “çintar” denen bir mantar çeşidi. Niyetimiz, bir gün işin ehli bir komşuyla “mantara çıkmak” ve mantar dünyasını biraz da olsa tanımak.



Pek güzel görünüyorlar, yapacaksın şunlardan bir sote:))))

Benim tabii hamur açmak, buğday dövmek vs. gibi marifetlerim yok. Ama ne kadar tipik köy evi standartlarına uymasa da bu evde de her gidişte yapacak iş mutlaka çıkıyor. Çekiçlik, matkaplık işler ve odun stoğu yapma en popüler olanları. Gevşeyen vidalar, rutubetten sorun çıkaran armatürler, su kaçıran radyatörler, soba borusu temizliği de zaman zaman ilgilenilmesi gereken işlerden.

Yine de en çok ve düzenli ilgiyi bahçe istiyor. Bugüne kadar aman aman bir bahçe deneyimimiz olmuş değil. En ciddi faaliyetimiz çim biçmek ve yabani ot yolmak olmuştur. Fakat “köyde bir ev” deyince, insan bahçesinde illa ki bir bostanı, biraz meyve ağacı olsun istiyor(muş).

Bahçecilik aslında çok zor, teknik bir iş. Hiç bir şey dışarıdan görüldüğü kadar basit değil. Belli dikim, bakım ve sulama tekniklerinin yanısıra çeşit çeşit bitki hastalığı da kapıda bekliyor. Düzenli gidemediğimiz için biz bu işte karınca adımı ile ilerliyoruz. Sağolsun, köydekiler biz yokken bahçenin bakımına yardımcı olup, bize yapmamız gerekenler hakkında fikir veriyorlar.

Minik bostan bu yıl baharda yapıldı. Yaz boyunca da bahçemizin mahsulü olan yeşil fasulye, biber, yeşil soğan, salatalık ve marul yedik. Yerken çok mutlu olduk, insanın kendi yetiştirdiğinin tadı daha bir tatlı geliyormuş hakikaten. Ama düzenli gidemediğimiz için bazılarının tohuma kaçmasına da engel olamadık.

En bereketli ürünlerimizden biri fasulye oldu.

İnanması zor olsa da bu gördükleriniz marul:) Sanmayın ki hepsinin akibeti böyle oldu. Ama bir kaç tanesi böyle coşup, tohuma kaçtı işte. Annemin tavsiyesini dinleyip marulları bağlayınca böyle ağaç haline gelmelerini önledik.

Bahçemizde 2 adet büyük ceviz, yine büyük bir elma ve iki de erik ağacı bulunuyor. Bunların hepsi arsa alındığında vardı, fakat özellikle meyve ağaçları, senelerce bakımları yapılmadığından, biraz yozlaşmışlar. Meyveleri küçücük, ama tatları gayet yerinde. Ceviz ağaçlarının meyvelerini ise bahçemizin müdavimi olan bir kaç sincap yağmalıyor. Cevizleri korumak adına nasıl bir çözüm bulunur bilmiyorum, ama hayatımızda ilk kez sincaplarla bu kadar yakın olduğumuz için varlıkları şimdilik hoşumuza gidiyor.

Bahçe yapıldıktan sonra sadece bir tane çam fidesi diktik, şimdilik tutmuş görünüyor ve buna çok seviniyoruz. Ormanda kendi kendine filiz vermiş binlerce fide ise bizi ayrıca mutlu ediyor, yürürken onlara basmamak için özel dikkat gösteriyoruz. Hedefimiz Kasım ayında bahçeye bir kaç ağaç daha dikmek. Özellikle Göknar ağacı dikmemizi tavsiye ettiler. Bolu’da bitkilerin yetişmesi için ideal bir iklim var.. nerdeyse her çeşit bitki yetişiyor. Şehir merkezinde bir eve sarılmış devasa acem borusu ise beni en çok şaşırtan. Acem borusunu Akdeniz bitkisi sanıyordum çünkü.

5 Eylül 2009 Cumartesi

KÖYDE YAŞAM - İLK GÖZLEMLER: ISINMA

Daha önce dağlarda, bayırlarda kamp yaptığımızdan dağlık ve ormanlık bölgelerde yaşam şartları ile ilgili bir miktar tecrübemiz var. En azından “herşeye hazırlıklı olmak gerektiğini” biliyoruz. Fakat oralarda ev sahibi olup, daha uzun sürelerle yaşamak çok daha farklı tecrübeleri edinmenize sebep oluyor. Şehirde yaşarken sorun kalemi oluşturmayan pek çok şey orada ciddi birer sorun olarak karşınıza çıkabiliyor.

Benim ilk farkettiğim, böyle bir yaşam tarzının sürekli olarak bedensel çalışmayı , orada sahibi olunacak bir evin de sürekli bakım ve ilgiyi gerektirmesi. İşin en sevdiğimiz kısmı da bu aslına bakarsanız. Hemen farkedilecek diğer bir sorun ise “rutubet”. Bolu ormanlarında her daim olan yağışların ve Abant Gölü’nün doğal sonucu olarak... Öyle bir rutubet ki evinizi düzenli olarak ziyaret etmezseniz, bakımını yapmazsanız, bir süre sonra metal aksamları çoktan paslanmış, eşyalarınızı da küflenmiş ve çürümüş olarak bulabilirsiniz. Bu sorun yalıtım ve ısınmanın önemine işaret ediyor. Tahtadan çatılmış klasik köy evlerinde elbette yalıtım falan yok. Bu nedenle yaz günlerinda dahi rutubetten korunmak ve ısınmak için en azından akşamları soba yakmak kaçınılmaz. Evimizin yalıtımı iyi olmasına rağmen, Ağustos’un 2. haftasonu biz de akşam soba yakmak zorunda kaldık dersem, dağ ve ormanın mikro klimasının ne kadar farklı olabileceğine dair bir fikri size vermiş olurum herhalde:)

Ocak-şömine ya da soba klasik bir köy evinin en önemli unsurudur. Sayesinde ısınır, karnınızı doyurur, çöpünüzün bir kısmını öğütürsünüz. Bu çoklu ihtiyaçlara en iyi cevap veren soba türü de “kuzine” dir. Daha çok kuzey ve batı ülkelerinde kullanılan kuzineler Türk kültüründe ocak veya şömineler kadar yaygın değil. En çok Marmara ve Karadeniz köylerinde kullanılıyorlar. Alev ve benim neden olduğu bilinmez bir “kuzine” fantazimiz olduğundan, bu eve yapılan ilk yatırımlardan biri de esaslı bir kuzine almak oldu. Fırını da olan, üzerinde rahat rahat 2 büyük tencere ve çaydanlığın sığabildiği, dökme demir, dışı çiçek kabartmalarıyla süslü “fiyakalı” kuzinemiz köy evimizdeki hayatımızın en renkli unsuru haline geldi tabiiki. Onu yakmak ayrı , seyretmesi ayrı, üzerinde yemek pişirmesi ayrı keyif...

Kıymetli Kuzine

Ev yapılırken sıvı yakıt kullanan kat kaloriferi yapılmıştı. Ancak, içinde sürekli yaşanmayan, hem yüksekte hem de orman için bulunan bir evi sadece kaloriferle ısıtmaya çalışmak bir çeşit “delilik”miş, bunu öğrendik. Haftalarca kapalı kalmış bir dağ evini kökleyerek yaktığınız sıvı yakıtlı bir kat kaloriferinin, bırakın ısıtmayı, havayı hafiften kırması bile en az 24 saati gerektiriyor. Oysa kuzine ya da soba 10 dakika içinde bulunduğu ortamı sımsıcak yapıyor. Bu anlamda çok ekonomik bir çözüm olduğu kesin. Ayrıca, yoğun rutubetin evinizi ve eşyalarınızı mahfetmesine karşı alınabilecek en etkili önlem. Dekoratif olarak da mekana çok yakıştığını söylemeliyim.

Kuzinenin ayrılmaz parçası elbette odun olacaktır. Soğuk kış günlerinde yeterli odun stoğunuzun olduğundan emin olmalısınız. Benim bildiğim bir tek zeytin kütüğü için için, çok yavaş ve verimli yanar, bu anlamda çok da ekonomiktir. Ama Bolu’da zeytin kütüğü bulmak pek kolay değildir sanırım. Dolayısıyla odun denen şeyin pek çabuk yanıp tükendiğini kafanızın bir kenarına yazın lütfen:) Odun stoğunuzun bir kısmı elinizin altında olmalı, yoksa ikide bir dondurucu soğuğa çıkıp gerekli odun tedarikini yapmanız gerekir ki bu, özellikle kara kış gecelerinde hakikaten tatsız bir durumdur.

Uygun odun stoğunu bulundurmak, bazı durumlarda odunu sizin parçalamanız gerektiği anlamına da gelebilir. Ormana gidip bilfiil ağaç kesmekten bahsetmiyorum tabii. Hoş kanun uyarınca “orman köylüsü” sayıldığımızdan köyün içinde bulunduğu ormanın ürünlerinden belli miktarda yararlanma hakkımız da bulunuyor. Bunun bir prosedürü var. Ayrıca, yine bir “orman köylüsü” olarak, ormanda yerlere düşmüş çalı-çırpıyı, kırılmış dalları da toplayıp kullanma hakkımız var. Ancak bu imkânlardan yararlanmak da bir zaman meselesi ve bizim henüz köyde geçirebileceğimiz o kadar zamanımız olmadığından, odunu kesilmiş halde alıyoruz. Ancak bu odunların ebatları bazen kuzineye sığacak boyu aşıyor. Böyle durumlar için balta bulundurmanız şart. Balta, daha sonra bahsedeceğim başka “durumlar” için de gerekli(ymiş).

Doğal olarak, Alev’in en sevdiği köy hayatı faaliyeti de odun parçalamak. Şehirli ve şımarık bir Gülşen Bubikoğlu ya da Filiz Akın’ı dağdaki evine kaçırıp, kızımız evde “imdaaaat beni kurtarın” diye ter ter tepinirken, üzerinde içi müflonlu yeleği, krem renkli boğazlı kazağı, ayağında deri çizmeleri ve dağ adamı görüntüsünü tamamlayan aslan yelesi saçlarıyla içeriden gelen çığlıkları duymazdan gelerek karda odun parçalayan Cüneyt Arkın portresini hatırladınız mı? Hah işte, Alev de o portreyi özellikle kış aylarında sık sık tekrarlıyor. Tek fark içeride “imdaaaaaat beni kurtarın” diye bağıran birinin olmaması:) Hatta bu can alıcı dağ adamı portresini tamamlamak için bir kareli oduncu gömleklerinden de almayı hayal ediyor:)

Ateşle ilişkili konulardan girmişken, böyle bir ortamda “olmazsa olmaz” denebilecek bir diğer unsur da “mangal”. Türk insanının yoğun mangal sevgisi elbette bizde de var. Orman- dağ-kar deyince nedense mangal da bu tabloda tamamlayıcı bir yere sahip oluyor:)

Oksijenin insanı sersemletecek kadar yoğun olduğu bu bölgelerde metabolizmanız da hızlanıyor haliyle. Bu sebeple, köydeyken ne kadar yersek yiyelim midemizi “çatlayacakmış gibi” hissedemedik henüz:) Ayrıca ne yerseniz yiyin, kendinizi kısa süre sonra tekrar acıkmış buluyorsunuz. Tabii mangalı yakması, mangalda pişenleri yemek kadar keyif verici olmayabilir. Bilirsiniz, bizde bu işlere genelde erkekler girişir. Bazı insanlar doğuştan “ocakbaşı ustası”dır, bu işi zevkle yaparlar. Babam mesela, bu kategoridedir. Alev ise sevdiğinden değil, genelde mecburiyetten iyi bir ocak başı ustası olmuştur. E ne yapalım, birinin bu işleri yapması gerekiyor:)

31 Ağustos 2009 Pazartesi

KÖYDE YAŞAM - KÖY YAŞAMINA GİRİŞ


Bir deniz insanını belli bir yaştan sonra Ankara’nın tam olarak tatmin etmesi hakikaten zormuş. Özellikle 30’lu yaşlarım başladığından bu yana kendi adıma böyle düşünüyorum. “Ne batıyor, ne eksik, durumu tarif et” dense, buna vereceğim cevap da çoğunuz için tatmin edici olmayabilir. Bazı şeyler o kadar yoğun hissedilir ki kelimeler onu tam olarak ifade etmeye yetmez. Sadece “öyledir” işte:) Gözlerim deniz görmediği sürece bir şeyler hep eksik kalıyor hayatımda sanki.

Her denizi seven doğada bir şeyler yapmayı da sever anlamına gelmez, gelmiyor. Neyse ki biz doğada özgür yaşam kısmına da ilgiliyiz ve şükür ki Ankara doğada bir şeyler yapma konusunda gayet güzel imkânlar sunan bir şehir. Sadece içinde ve civarında değil, ortalama 2 veya 3 saatlik mesafelerde deniz kenarı dahil, pek çok başka doğal güzelliğe rahatça ulaşmanızı sağlayan bir lojistik konumu var.

2000 yılı bilinçli olarak “bir gün deniz kenarında, daha küçük bir yerde yaşamanın” hayallerini yeniden kurmaya başladığım yıl. Fakat, bu hayali bir gün nasıl gerçek yapabileceğimize de pek odaklanmadım. Bunun bir çok sebebi var. Bu düşüncemi incelerken sürekli değişim halinde olan pek çok farklı motivasyon görüyorum. Şu an bulunduğum bilinç düzeyinde ise hayat, eğer biz “gerçekten” hazır ve istekliysek, bu yolu açacaktır diye inanıyorum. Çünkü şu anda öncelikli tercihlerimiz farklı ve en azından bir süre daha Ankara’da yaşamamızı gerektiriyor.

Arsanın alınması ve evin yapılması hikayeleri uzun, bayağı emek harcandı bu işlere. Ama bu detaylara girmek niyetinde değilim. O nedenle, benim burada kısaca “fırsatın fırsatı doğurması” diye özetleyeceğim olaylar silsilesi sonucu, 2006 yılında Abant Gölü’nü çevreleyen dağlardan birinde bulunan bir köyde önce bir arsanın, ardından, 2007 yılının sonlarına doğru da, bir evin sahibi olduk. Olayların gelişimi bizim açımızdan o kadar sürprizli ve hızlıydı ki, ben evrenin bize “Sizin deniz kenarında, doğa ile iç içe yaşama arzunuzun farkındayım, ama o zamana kadar başka tecrübeleri edinmeniz, başka yerlerde bulunmanız gerekiyor. O nedenle şimdilik size bu imkanı sunuyorum” dediğine inandım.

Ankara’daki evimizden tam 2 saat uzakta olan bu minik evimize yaratabildiğimiz her fırsatta gidiyoruz. Evimiz asıl merkezi Abant yolu kenarında bulunan bir köyün daha yükseklerde bulunan yaylasında. Zamanında köylüler merkez köyün yüksekteki bu uzantısını yazlık niyetine kullanıyorlarmış. Birer “perili köşk” görünümünde olan 10-12 metruk ahşap yapı, bu yayla köyüne asıl havasını da veriyorlar. Eve ilk kez gelip, ormanın ve köyün ıssızlığından biraz ürken konuklarımıza “gece ziyarete gelen şeffaf konuklardan rahatsız olmayın, hepsi dosttur, komşu evlerden hoşgeldine gelirler” tarzı şeyler söylemek de oradaki misafir ağırlama ritüellerimizin bir parçası oldu:) Hakikaten, ilk seferlerimizde bu evlerden bir miktar ürktüğümü ben de itiraf etmeliyim:) Şimdi ise bir gün yokolup gidecekler diye endişe ediyorum.

Komşu Perili Köşklerden Biri...

Bolu ve çevresi, malumunuz, tam anlamıyla bir doğa harikası. Gez gez bitmiyor. Her gittiğimizde yeni bir yer keşfediyor, yeni insanlarla tanışıyoruz.

Bolu şehir olarak da renkli ve dinamik. Ne yalan söyleyim, önceden tutucu, aşırı muhafazakar, sıkıcı bir şehir olduğunu sanıyordum. Şehre ilk gittiğimde bu düşüncemden çok utandım. Bir defa şehir planlaması çok düzgün. Şehir merkezinde cıvıl cıvıl bir hayat var. Yakın zamanlarda kurulmuş üniversitenin bu renkli yapıda ciddi payı olsa gerek, çünkü genç enerji her yerde hissediliyor. Tabii turizmin etkisini de dikkate almak gerek. Bolu aslında tam bir turizm cenneti. Genelde turizmden deniz tatilini anlıyoruz, oysa Bolu ve civarında doğa-kültür-spor turizminin pek çok çeşidi yapılıyor. En bilinen spor faaliyeti kayak. Geçen ay gittiğimizde Abant gölü yolunda ralli yarışları yapılıyordu.

Bolu deyince İzzet Baysal’ı anmamak olmaz. Şehre bugünkü dinamik, yaşanılır, değerlerini koruyup sahip çıkan kimliğini veren en önemli kişidir İzzet Baysal. Zaten şehre girer girmez, Bolu halkının kendisine duyduğu minnet ve vefanın izlerini pek çok yerde göreceksiniz.

Bolu kendi markalarını yaratmış bir şehir aynı zamanda. Doğal güzelliklerine, değerlerine ve ürettiklerine sahip çıkıyor, bunları bence gayet de güzel pazarlıyor. Bu anlamda Türkiye için gurur ve verici bir örnek diyebilirim. İlk defa burada yediğim ve tadına doyamadığım Bolçi çikolataları, Bolu’nun kendi yarattığı markalarına güzel bir örnek.

Ülkemizin ünlü ahçılarının Bolu’dan çıktığını düşününce, farklı yerlerde yediğimiz yemeklerin de bu kadar lezzetli olmalarına şaşmıyoruz haliyle. Bizim her çeşit yemek için favori mekanımız “Yeşil Ev”. Bunda evimize yakınlığı biraz rol oynasa da, doğa ile uyumlu, çevreci mimarisi, orman-dağ konseptini sıkıcı olmayan bir tarzda harmanlayan zevkli dekorasyonu, butik otel olarak hizmet veren ağaç evleri, ruhu okşayan müzik yayını ve tabiiki lezzetli mutfağının payı daha büyük.
Sonbaharda yapraklar

Dedim ya, evimiz ormanın içinde, istediğiniz sürece tamamen izole olabileceğiniz bir konumda. Ama “sıkıldım” dediğinizde 10 dk içinde Bolu’nun ya da Abant’ın sosyal hayatına karışabileceğiniz kadar da merkezi. Köyde yaz-kış yaşayan bir hane var, diğer haneler, yazları genelde haftasonları gelen sahipleri dışında, çoğu zaman boş. Fakat, köy civarında ve karşı dağlara gizlenmiş vaziyette bol miktarda çiftlik evi, site vb. de bulunuyor.

Köye bağlanan yollardan biri

Orman...

20 Ağustos 2009 Perşembe

YUNAN ADALARI - 6 : YENİDEN SİSAM



Geçen sene Sisam (Samos) Adası ziyaretimize katılamayan Alev’in isteği üzerine, Ağustos ayı başında hem ailemizi görmek hem de biraz dinlenmek üzere gittiğimiz Kuşadası’ndan yine kızkardeşim ve eşi ile birlikte günübirlik Sisam (Samos) Adası’na geçtik.

Kızkardeşim ve eşi daha yeni 3 gün geçirdikleri İstanköy (Kos) Adası ’ndan gelmişler, Yunan Adaları’nın insanı ayartan cazibesinden iyice paylarını aldıklarından olsa gerek, bir kaç gün sonra yeni bir ada seferi yapmaya pek hevesle yaklaşmışlardı. Aslında her seferinde dediğimiz şeyi yine öneri olarak getirdiler: “Gidelim ama en azından bir gece kalalım, tam tadı öyle çıkıyor, biz İstanköy'den dönmek istemedik”. Kalmak sorun değildi ya, zaten bir haftalığına geldiğimiz Kuşadası’nda senede ancak bir kaç defa görebildiğimiz anne ve babamıza “2 gün de Sisam’a gideceğiz” deme cesareti bulamadığımızdan “e hadi bu kez de günübirlik olsun, ama bu son olsun” diyerek yola çıktık.

Kuşadası – Sisam arası feribotla 1,5 saat, şu ana kadar gittiklerimiz arasında en uzak olanı yani. Aslında ada uzak değil ama adanın merkezi olan Sisam limanı uzak. Yani siz “Sisam’a geldik” dedikten yaklaşık bir 30-35 dakika sonra feribot limana giriyor. Şansımıza o gün deniz de hava da çok güzeldi. Feribot yine, neredeyse hınca hınç doluydu.

Yolda araba kiralayıp adayı gezme konusunu tartıştık. Sisam büyücek bir ada. Feribotun varması ve bizim gümrükten çıkmamızın saat 11’i bulacağını hesapladığımızdan ve en geç saat 16.30’da gümrüğe girmiş olmanız istendiğinden, ancak hemen araç kiralanırsa civardaki bir kaç güzel plaj ve köy daha görülebilirdi. Bu tabii günübirlik bir gezide bir tercih yapmayı gerektiriyor: Ya şehir merkezinde kalıp siesta saati gelen kadar gezip, alışverişinizi yapıp, siesta başlayınca yemeğe gideceksiniz, ya da şehir merkezini gezmeyi- görmeyi pas geçip doğru merkez dışındaki koy ve plajlara gideceksiniz. Hepimizin 2. gidişi olsa, büyük ihtimalle bu sefer araç kiralayıp görmediğimiz yerlere gitmeyi tercih ederdik. Ama Alev’in ilk gelişi olduğundan, haklı olarak şehir merkezini görmek istiyordu, bu nedenle araç kiralamaktan vazgeçtik.

Sisam, karşıdan görüntüsüyle bile size keyif ve huzur vaadeden bir ada. Bu konudaki ilkyazımda da söyledim sanırım, Ada’nın genel mimarisini, ışığını Ayvalık’a benzettim ben. Tabii Ayvalık’ın çok daha bakımlı ve estetik olanı. Burada Sakız’daki gibi apartman yok, 3 veya 4 katlı bazı binalar var ama sayıları çok az ve silüetleri gözü rahatsız etmiyor. Denizden şehre baktığınızda şehrin yukarılarına yükselen merdivenli sokaklar ve onların iki yanına dizilmiş rengarenk taş evleri rahatça seçiyorsunuz. Bir zamanlar Kuşadası’nın da aynen böyle bir silüeti olduğunu bilenlerin hüzünlenmemesi imkânsız. Yine bu konuyu tartıştık aramızda: “Neden koruyamıyoruz??” .


Yunanistan Ulusal Bankası iyi yer kapmış:)

Kız kardeşimin başarılı hamleleri sonucu pasaport kontrolünde ilk sıralarda yer almayı başardık, aksi takdirde bu kuyruktan çıkmanız bir 30-35 dakikaya daha malolabiliyor. Feribotta tanıştığımız ve Sisam’a neredeyse her hafta geldiğini söyleyen turizmci genç bir Türk bize araç kiralarsak mutlaka Pythagorion ve Kokkari plajlarına gitmemizi, şehirde kalmayı tercih edersek de yemek için Garden isimli bir tavernayı tavsiye etti.

Samos'un gelmiş geçmiş en ünlü şahsiyeti ünlü antik çağ düşünürü Phythagoras [Pisagor]
Pisagor kendisini "filozof" ve "ilim-irfan aşığı" olarak tanımlayan ilk düşünürmüş. Kısaca "Hayat= Matematik" diye özetlenebilecek bir dünya görüşünün sahibi. Phytagorion isminin Pisagor ile bir bağlantısı olduğu kesin, nitekim Phytagorion' da üstadın bir heykeli bulunuyormuş.

Pisagor: Sayıların Adamı

Methini farklı farklı kişilerden duyduğumuz Pythagorion ve Kokkari’yi ne yazık ki bu seferlik eleyip, şehir merkezinin içine daldık. Yine rengarenk, capcanlıydı. Aslında, çarşısı herhangi bir turistik kasabada görebileceğinizden çok farklı değil. Bizim için en dikkat çekici farkı “gürültü” olmaması. Elbette ses var ama gürültü yok. Mağazalardan yoldan geçenlere sataşan dükkan sahipleri ya da tezgahtarlar yok. Her bir mağazadan ayrı ayrı diğerini bastırmak için daha da çok sesi açılmış radyo da yok. Tüm bunlar size bir “armoni” duygusu hissettiriyor. Sanki herkes ve herşey burada bir diğeriyle, itişmeden, nezaket ve uyum içinde varolmakta.


Dekorasyonuna ve konumuna bayıldığımız bir Kahve Evi
Çarşı

Bir kitapçının "çok satanlar" bölümündeki kitaplar

Sisam’da (ve tüm Yunan Adaları , Yunanistan ve Avrupa’daki Akdeniz ülkelerinde) yaz aylarında siesta yapılıyor. Restoran ve kafeler hariç, diğer tüm dükkanlar 14.00 – 19.00 saatleri arası kapalı. Bizim turizmcilerin ve esnafın büyük ihtimalle tüylerini diken diken edecek ve “demokrasiye, insan haklarına, liberal ekonomiye ve daha ne varsa hepsine aykırı” diye eylem yapmaya kadar vardıracabilecekleri bir uygulama:)

Oysa Yunanistan’ın turizm gelirinin ne kadar yüksek olduğunu hepimiz biliyoruz. Siesta saatleri yüzünden bir ekonomik kayıpları olmadığının göstergesidir bu diye düşünüyorum. Memleketim saydığım Kuşadası’nda dükkanlar sabah erkenden açılır, aralıksız gece 1, hatta 2’ye kadar açık kalır. Bu tür aşırı sıcak yazlık mekanlarda özellikle güneşin tepede olduğu saatlerde insanlar alışveriş yerine denize gitmeyi tercih ederler aslında.

“E onların tuzu kuru, AB üyesi onlar” denebilir. Standart bir Yunanlı’nın, hele ki bir ada sakinin, ortalama ekonomik durumunun pek de parlak olmadığını, üniversite mezunu gençlerin dahi o kadar az nüfusa rağmen kendi ülkelerinde zar zor iş bulduklarını, buna karşılık komik denecek kadar az maaşların ödendiğini geçtiğimiz kış bir seyahatte tanıştığım iki Yunanlı arkadaştan öğrendim. Hatırlarsanız, geçen sonbahar üniversite öğrencileri de benzer gerekçelerde Atina’yı darmadağın etmişlerdi. Hele ki ekonomik açıdan Sisam ile Kuşadası’nı kıyaslamak gayet abes kaçar. Kuşadası Türkiye’nin en büyük limanlarından birine, yoğun yatak kapasitesine ve ucu bucağı olmayan uzunlukta sahil şeridine sahip. Yaklaşık 15 yıldır sadece yazın değil kışın da kalabalık olan, her anlamda “dev” bir şehir. Gerçi ben çocukken Kuşadası da Sisam gibi minik bir kasabaydı, ama şimdi gören bir zamanlar öyle olduğuna kesinlikle inanmaz. Özellikle yaz aylarında limanı gemisiz görmek pek olası değil. Bir de otellerde konaklayanları, yazlıkçıları düşünürseniz, ne denli canlı bir ekonomik hayatı olduğunu tahmin edebilirsiniz.

Yani konunun zenginlik-yoksulluk meselesi ile pek alakası olduğunu sanmıyorum. Türkiye ile Yunanistan’ın bu konudaki tutumu arasındaki farkın, aslında “yaşam kültürleri” arasındaki bir farktan kaynaklandığını düşünüyorum. Bizler para kazanmak uğruna hayatın çok fazla keyfini feda etmeyi göze alırken, hatta hayattan keyif almayı çoğu zaman "ayıp" ya da "günah" kabul ederken, onlar ekstradan kazanacakları ve tabii ki ihtiyaçları olacak bir miktar avroyu feda edip, hayatlarında bilinçle keyfe yer açmayı tercih ediyorlar.

Geçen sene gittiğimizde, bir yere ilk kez ayak basan her görgüsüz turist gibi, temel motivasyonumuz "alışveriş" olmuştu. Uzunca bir süre alışveriş yapıp, muhtemelen siesta saati gelirken de yemeğe oturmuştuk. O nedenle siesta olgusunu tam idrak edememişiz. Zira, bu sefer yemek yediğimiz yerden çıktığımızda geçtiğimiz yerleri tanımakta zorlandık dersem yalan olmaz. Şehir merkezi adeta sıkıyönetim ilan edilmiş ve halk şehirden tahliye edilmiş gibiydi. Dükkanlar sımsıkı kapanmış, bizden başka tek bir tanrı kulu kalmamış...

Yani tamam, dükkanınızı kapatın (herkesin istisnasız bu kurala uyduğuna bakarak aksi davranış için sıkı bir yaptırım olduğunu tahmin ediyorum), ama bir tanesi de “hazır müşteri yokken ben de bu arada dükkan temizliği yapayım" ya da "dükkanımda sakin sakin oturup gazetemi okuyayım” falan dememiş: Çarşı tamamen boş, bomboş... Herkes evine yemeğe, uyumaya veya bir plajda denize girmeye gitmiş...

Doğrusu bu durumu çok takdir ettik. Elbette, bu insanlarda stres falan olmaz. Çünkü çalışma ve dinlenmeyi, iklimi de dikkate alıp gayet güzel dengelemişler. Öğle uykundan da, denizinden de geri kalmıyorsun, sevdiklerine ve hobilerine rahatça vakit ayırabiliyorsun. Güneş etkisini yitirdiğinde de tekrar çalışmaya devam ediyorsun, böylece verimin de düşmüyor. Herkes kurala uyduğu (ve muhtemelen kimse “ama bu demorasiye, insan haklarına, liberal ekonomiye ve daha bir sürü şeye aykırı, sizi AHİM’e şikayet edicem” demediği) için haksız rekabet oluşturan bir durum da yok. Bu tür bir yaşam kültürünün bir gün bize de yerleşmesini diliyorum.



Sıkıyönetim ilan edildikten sonra çarşının hali:)

Bu seferki çarşı seferimiz bereketsiz oldu. Sebebi alacak şeyi bulamamak değil, seçememekti:) Her beğendiğimizi “bir tur atalım, belki daha iyisi çıkar, dönüşte alırız” diyerek bıraktık, oysa geçen gelişimizde böyle bir kuruntu yapmamış, her beğendiğimizi “bir daha fırsat olmayabilir” deyip almıştık. Bu davranışımızın sonucunda ellerimiz hemen hemen boş döndük bu seferden. Benim en büyük ganimetim bir şarküteriden renklerine ve kavanozlarına bayılıp aldığım ev yapımı narenciye reçelleri ile muhtemelen dünyanın en pasaklı kırtasiyesinden aldığım, Yunan mitolojisi ile ada kültürünü harmanlayan, ünlü Yunan ressamların resimlerinden oluşan 5 adet kartpostal oldu. Alev ise Uğur ile son anda almayı becerdikleri bir kaç şişe uzo ile yetinmek zorunda kaldı.

Etiketi çok hoşuma giden bir ada şarabı

Bu "Pasaklı Kırtasiye" konusuna değinmeden edemeyeceğim. Beğendiğim kartpostalların sergilendiği dükkanın sahibinin rahmetli Cem Karaca ve Ersen karışımı bir stili vardı. Saçları ve giyim tarzına bakarak, kendisini "bohem rockçı hippi kovboy" diye tanımlayabiliriz:) Yaşını 50 civarı olarak tahmin ettiğimiz zayıf, kısa boylu Yunanlı Ersen Abinin yağlı saçları omuzlarına dökülmüş, bıyıkları arasında zor görünen bir sigara ile kapıda gergin gergin etrafa bakınıyordu. Şalvar kotunu kemerle öyle bir büzmüştü ki beli kopacak gibi görünüyordu. Kartları almak istediğimi söyleyince birlikte dükkana girdik.


Aman allahım... Gördüğüm manzara karşısında afalladım. Karşımda "çöp dükkan" diye tanımlanabilecek dehşet bir manzara vardı. O sırada Alev de beni görüp dükkana girdi, suratındaki dehşet ifadesini farketmek zor olmadı:) Ersen Abi o kadar asık suratlıydı ki, 6,5 Euro tutan kartpostallar için 100 € verince bizi dövecek sandım. Aynı somurtkan ifadeyle "bunu bozdurmam" lazım deyip dükkandan çıktı. O çıkar çıkmaz Alev ve ben tabii ki makinelerimize sarılıp, bu belki de bir daha görülmesi mümkün olmayacak manzarayı kayda almaya başladık. Adam hemen gelecek diye de yolu kolluyorduk, ne de olsa Yunanlı Ersen Abi pek sempatik biri değildi.


Benim tahminim bu dükkana en az 1970'tan bu yana el değmediği şeklindeydi. Ele geçen hiç bir kağıt atılmamış, normal olarak dükkanda satılacak ürünleri sergilemesi beklenen tüm rafları kaplamış ve hatta onlardan yerleri de kaplayacak şekilde taşmıştı. Zaten dükkanda kartpostal, garip ebatları nedeniyle kimlerin kullanmak isteyeceğini bilemediğim bol miktarda eski usul kurşun kalem ve biraz da ders kitabı dışında satılabilecek gibi duran hiç bir şey göremedik.

Bu dükkanın Ersen abiye en az kendi kadar pasaklı olan babasından miras kaldığını düşündüm. Ersen abinin babası bu işi 2. Dünya savaşı yıllarında kurmuş olmalıydı. Savaş zamanı, hele ki bir adada, herhangi bir ihtiyaç malzemesini bulmak çok zor olduğundan, "bir gün lazım" olur diyerek eline geçen her türlü kağıdı raflarda istiflemişti. Faturalar, irsaliyeler, vizite kağıtları, defter sayfaları, gazete küpürleri, piyango biletleri, dergiler... Adaya bir kaçakçının getirdiği ve o dönem bulması çok zor olan kurşun kalemlerden de yine "bir gün lazım olur" diyerek yaklaşık 1 milyon adet almıştı. Okumayacağı erken yaşlarda belli olan Ersen abi babasının zoruyla bu kırtasiye işine başlamış, bu işi ve bu dünyayı hiç sevmemişti aslında. Ersen abi "protest" biriydi, kimse onu anlamıyordu, o da bu manasız hayatı külliyen protesto ediyordu. Zaten uyumlu bir çocuk değildi, ama ne olduysa Kıbrıs'a çıkartma yapan barbar Türklere haddini bildirmeye gittiği Kıbrıs savaşından döndükten sonra olmuştu. Artık dünyayı ve yaşamı hepten gereksiz bulmaya başlamıştı. Sigara içmek dışında herhangi bir işle uğraşmaya gerek görmüyordu... Babası hiç olmazsa kağıtları düzgünce istifliyordu, Ersen Abi bu işi de boşlamıştı belli ki...


Ersen abinin gelmesi biraz gecikince, "Bizim 100 € yoksa geri gelmeyecek mi" diye dertlenir gibi olduk, çünkü adamın bizi bırakıp gittiği dükkandaki malların toplam değerinin 100 € bile edeceği şüpheliydi:) Neyse, Ersen abi sonunda geldi, paramızı avucumuza saydı. Onu kaderi ve protest hayatıyla başbaşa bırakıp, dükkandan ayrıldık.




Yunanlı Ersen abinin yoldan çıkmış dükkanı:)



Ersen Abi'nin tezgahı:)

Saat 13.00 civarında karınlarımızın acıktığını hissettik, feribottaki çocuğun tavsiye ettiği Garden Tavern’i bulmamız kolay oldu, "2. alternatif olabilir" diye çarşıda gezerken belirlediğimiz Avli Restoran, Garden’ın dekorasyonunu daha bir “Akdenizli” bulduğumuzdan elendi.

Öğle sıcağında bulabildiğimiz en serin masaya kurulduk. Hemen ne yiyeceğimizin telaşına düştük. Alev ve benim yemek konusunda oburluğumuzdan bahsettim, ama kardeşim ve eşi yanında biz sönük kalıyourz. Kızkardeşim tam anlamıyla bir gurme, ayrıca süper de bir ahçıdır. Bir yemek masasının sadece mideyi değil, gözü ve gönlü de doyurması gerektiğine inanırlar. Hepimiz bir araya geldiğimizde yemek sinerjimiz daha bir arttığından, menü de neredeyse ne gördüysek istedik. Bize servis yapan, 16-17 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz tombiş delikanlı bile “Are you sure? This is too much, too much” deyip durdu:) Ama biz bu konuda tahriklere kapılmayız, geçmiş tecrübeler gösterdi ki bir Avrupalı ya da Afrikalı’ya “too much” görünen yemek miktarı bir Türk evladı için gayet makul ve uygun kıvamdır. Onların sözünü dinlerseniz, aç kalırsınız :)


Taverna Garden

Klasik Yunan meze ve deniz ürünlerine ilave olarak, bu sefer Adaya özgü bir yemek olduğunu öğrendiğimiz kuzu etiyle yapılmış pilavlı bir yemek de söyledik. İsmini unuttum, çünkü telaffuzu zordu. Yalnız kendisi pek lezzetliydi. Musakkayı da üstü sıvama beşamele benzer hamur kıvamında bir sosa bulanmış olarak getiriyorlar. Masanın ortak fikri bizim usul musakkanın daha lezzetli olduğu yönündeydi. Adalıların ortak özelliği olduğuna hükmettiğimiz ağırkanlılık ve rahatlıkla servisini yapan tombiş delikanlı “too much” dediği her tabağın tek tek tükenmekte olduğunu gördükçe şaştı, biz de bu tombiş haliyle bu duruma şaşmasına şaştık:)

Nihayet yeme içme faslımız bittiğinde zaten feribotun kalkış saatine de bir saat kadar bir zaman kalmıştı. Restorandan çıkınca şehrin terk edilmiş olduğunu görünce, çaresiz deniz kenarındaki kafelerden birine gidip oturduk. Oralar açıktı açık olmasına ama müşteri sayıları epeyce azalmıştı. Daha önce gittiğim adalarda dikkatimi çektiği gibi, burada da yerli müşterilerin hepsi istisnasız frape denen soğuk kahvelerden içiyorlardı. Ben kahveyi severim ama soğuk olanı ile pek aram yoktur. Ama "Roma’dayken Romalı gibi davran" prensibine uyup, biz de frape istedik. Maşallah, benimki zehir gibiydi, üstüne konan o kadar krema ve süt köpüğü bile sertliğini birazcık olsun azaltmayı başaramamıştı.

Öğle saatinde kahvede vakit geçiren ada sakinleri

Tatlı bir öğle sonrası rehaveti mekana olduğu kadar, çevreye de çökmüştü. Biz de hafiften aynı rehavete kapılmıştık. "Kalsaydık şimdi bir plajda yüzüyor olacaktık, sonra da tatlı bir öğle uykusu çekip, akşam üstü yine aleme akacaktık", "Yok yok bir daha ki sefere kalınacak" tarzında cümlelerden oluşan klasik "Yunan Adaları geyiğimizi" biraz daha yaptık.

Saat 16.30'da gümrük girişimizi yaptık. Gelirken gördüğümüz genç Türk'e Yunanlı arkadaşı içi buzlarla dolu olan bir torbada bir kaç büyücek balık hediye etmişti, bize "uzomu da aldım, akşama keyfim tam" dedi:)


Rakı içmem ama Uzo fotosuz Yunan Adası yazısı da yazmam:)