11 Ocak 2009 Pazar

AFRİKA'NIN ZİRVESİNE YOLCULUK - 4

Rotamız artık gerçekten çok dik, yer yer kaya setleri olsa da genelde çarşak patikalardan oluşuyor. Daha 2. saatte oksijen azlığı etkilerini göstermeye başlıyor: Önümüzde 6 saatten fazla mesafe olmasına rağmen ekibimizde şiddetli yorgunluk alametleri baş gösteriyor. Renay ayaklarıyla ilgili sorun yaşadığını, parmaklarının üşüdüğünü söylüyor. Erken saatte ortaya çıkan bu olumsuz gelişmeler moralimizi bozuyor. Diğer ekip arkaşlarımıza göre benim ve Alev’in daha çok tırmanış tecrübesi var, ancak altimetre artık Ağrı Dağı’nda ulaştığımız yüksekliği de aştığımızı haber veriyor. Bu seviyeden sonrası bizim için de bilinmez. Nitekim, ben de daha önce yaşamadığım, aşırı bir yorgunluk hissetmeye başlıyorum. İşte yüksek irtifanın sürprizleri...

Sürekli durup dinlenmek istiyoruz fakat sık sık durmak, kalbin ritmini ansızın düşüreceği için teknik olarak irtifa hastalığına davet çıkarmak anlamına geliyor. Ağır çekimde bile olsa sürekli yürümek, saatte bir kez, o da bir kaç dakikayı geçmeyecek şekilde, mola vermek zorundayız. Ertuğrul’un her önemli tırmanış için hazırladığı, zor durumda kalındığında başvurulacak özel ve gizli “iksir”inden içmek istiyoruz, “daha değil, durun bakalım” diyor:) Nasıl yani?

Ritmimizi Ertuğrul belirliyor, yavaş ancak tempolu yükseliyoruz. Şafağın sökmesine daha epey zaman var. Bu arada şiddetli bir ayazla birlikte hafif hafif yağmaya başlayan yağmur moralimizi biraz daha bozuyor. Tüm bu aşırı yorgunluk hissi ve moral bozukluğu yüksek irtifanın etkileri aslında, kendime ve ekip arkadaşlarıma bunu hatırlatıyorum. Bunun farkında olup, bu duruma teslim olmamak gerekiyor. Ritmi bozmadan, sessiz bir şekilde yürümeye devam ediyoruz. Daha yolu yarılamadan tırmanışı yarım bırakarak inişe geçmiş bazı dağcıları görmek de hoş olmuyor zaten bir miktar bozulmuş olan morallerimiz açısından. Ancak, dağda tırmanışı bırakma kararını vermek de zirveye ulaşmak kadar takdire değer bir davranıştır. Kendinizi olası tatsız sonuçlardan ancak sağduyulu ve zamanında verilmiş bu tip kararlarla koruyabilirsiniz.

Ben sürekli ufku takip ediyorum, kızarmasını bekliyorum. Doğacak güneşin moralimizi düzelteceğini biliyorum, aynı zamanda zirveye az kaldığının habercisi olacak.

Şafak sökmeden az önce...

Böyle uzun ve zorlu yürüyüşler, hele de az oksijen altında, insanda ilginç meditatif etkiler yaratıyor. Düşünce hızınız yavaşlamakla birlikte, kendinizi belki daha önce hiç düşünmediğiniz şeyleri düşünürken bulabiliyorsunuz. Ve hatta kendinizi ve düşüncelerinizi dışarıdan izliyorsunuz. Dağdaki hayat hem basit ve zevkli, hem de, kurallarına uymazsanız, acı verici ve hatta yok edicidir. Herşeyin asgarisi ile yetinmek zorundasınız ve başka alternatifiniz de yoktur. Kurallara uymamanın bedeli ağırdır. Bu süreçte hem aslında ne kadar az şeye ihtiyacınız olduğunuzu farkeder, hem de sahip olduğunuz şeylerin kıymetini anlar, bunların hepsi için tek tek şükredersiniz. Bir o kadar da normal zamanlarda ne kadar gereksiz kaygılar içinde yüzüp, kendimizi boş yere yıprattığımızı anlarsınız. Kendinizi bir kaç gün ya da hafta önce "ay hayatta yapmam/yapamam" dediğiniz şeyleri yaparken bulmak da cabası... Bunlar, dağcılığın (ve doğa içinde olmanın) insana kazandırdığı hoş özelliklerdendir. Farkındalığınızın artış hızı, normal yaşam koşullarına kıyasla, çok yüksektir. Doğa size sunduğu olumlu ve olumsuz koşullarıyla "farkındalık ayarınızı" keskin bir şekilde yeniden yapar:)

Ha gayret, birazdan Zirve Kraterine ayak basacağız

Saat 6.30 civarı, sonunda güneş doğuyor, ekibimiz üzerine pozitif etkisini tüm şiddetiyle salarak... Yerli rehberimiz Ernest zirve kraterine yirmi dakikalık mesafemiz kaldığını söyleyince seviniyoruz. Gerçekten de yirmi dakika sonra kratere ulaşıyoruz. Ansızın Kilimanjaro’nun meşhur karları ve güney cephesini kaplamış devasa buzullarıyla karşı karşıya geliyoruz.

Kilimanjaro'nun Karları

Büyüleyici bir manzara. Ernest Hemingway’in "Kilimanjaro’nun Karları" kitabını okumayan olabilir ama adını duymayan eminim yoktur. Büyük bir yazar olmanın sırlarından biri olsa gerek; Hemingway basit gibi görünen iki kelimeyi kitabının ismi olsun diye yanyana getirerek, daha okumadan bile "büyülü" bir etki yaratmayı becermiştir okuyucuları üzerinde. 13 yaşındayken sevgili Babaannemin bana verdiği bu kitap yüzünden çocukluğumda Kilimanjaro Dağı’nın nasıl bir yer olabileceğini bolca hayal ettiğimi, dünya atlasından yerini bulup "kimbilir orada kimler yaşıyor" diye içimden geçirdiğimi hatırlarım. Bana bu dünyanın dışında bir yermiş gibi gelirdi o zamanlar... Şimdi o meşhur karlar önümüzde devasa kütleler halinde sıra sıra uzanıyor. Görkemini tarif etmesi zor. Çok duygulanıyorum, “Bu gözler bunu da gördü” diye sürekli şükrediyor, teşekkürlerimi yolluyorum evrene ve yaratıcı enerjiye...

Kilimanjaro'nun devasa buzulları, aynı zamanda Afrika'nın hayati su kaynağı

İleride, kraterin çok uzak noktalarında bir çok dağcı görüyoruz. "Acaba zirve orası mı" diye heyecanlanıyor, seviniyoruz. Fakat sevincimiz kısa sürede yine hayal kırıklığına dönüşecek. Artık 5800 m’ ye civarındayız, oksijen azlığı çok belirgin. Bu, özellikle benim gibi alerjik nedenlerle sinüslerinin çoğu dolu olan biri için her adımda 3-4 nefes çekmek zorunda kalmak anlamına geliyor. Nefesi de sanki su altında, regülatörden çekiyormuş gibi hissediyorsunuz:) Çekiyorsunuz da sanki hava mı yok ne???:))) Dolayısıyla, hareketlerimiz de iyice ağırlaşıyor. Sık sık durup nefes alma ihtiyacı hissediyoruz ama ne kadar nefes alsak da yetmiyor.

Asabiyet ve yılgınlık da irtifa rahatsızlıklarından biridir, her ne kadar ciddi asabiyet sorunları yaşanmasa da, zirve kraterindeki yürüyüşümüz sırasında “yılgınlık” duygusunu hepimiz (Ertuğrul ve Ernest dışında tabii:)) yaşıyoruz. Çünkü, “şu seti de aştıktan sonra zirveye varıyoruz” diyen Ertuğrul ve Ernest’e ve aşılan onlarca sete rağmen, o zirveye bir türlü ama bir türlü ulaşamıyoruz. Trajikomik bir durum olduğunu söyleyebilirim, biz yaklaştıkça zirve uzaklaşıyor sanki... Yanımızdan aynı "ağır çekim" modunda geçen, zirveden dönmekte olan dağcıları görüyoruz. Çoğunun yüzünde başarmış olduklarını ele veren sempatik bir ifade yok, daha çok tüketmişe ve, bizim gibi, yılmışa benziyorlar:) Bazıları yerlerde “ölü gibi" yatıyor. Allah allah, bu nasıl iş?

"Benim ne işim var burada, ben deli miyim?" diye düşünmekte olan "yılgın" bir kadın; Bendeniz...:)

Sonunda, yani zirve kraterine ulaşmamızdan neredeyse 2 saat sonra, saat 8.30 civarı Kilimanjaro Dağı’nın en yüksek noktası olan Uhuru Tepesi’ ne ekip olarak ulaşıyoruz. Zirve tabelası 100 m kadar ileride göründüğü anda hepimizin gözünden kontrol dışı yaşlar akmaya başlıyor. Bu duyguyu ifade etmesi zor. Aynı zamanda hem gülen hem ağlayan insan görmediyseniz, böyle zirvelere buyrun mesela; buralarda çok sık karşılaşılan bir durum:)

Zirve tabelasının önünde fotoğraf çeken pek çok grup var. Ne de olsa herkes zirveye ulaştığını belgelemek istiyor. Biz de sıramızı bekliyoruz. Neyse ki fazla beklememiz gerekmiyor. Bu kısmı yarı rüya olarak hatırlıyorum: Oksijen azlığı ve tükenmişlik duygusunu bir anda alt eden coşkulu bir mutluluk yaşıyoruz, algımız ağırlaştığı için olsa gerek, zaman sanki durmuş gibi, sevinç çığlıklarımız, birbirimizi tebrik edişimiz çok uzaklardan gelen sesler gibi. Kendimi o anı dışarıdan izleyen bir “gözlemci” gibi hissediyorum. Bir tabelaya bir de Kilimanjaro’nun bembeyaz buzullarına bakıp bakıp duruyorum, bu anı zihnime iyice kazımak için. Alev ile ve diğer ekip arkadaşlarımızla habire birbirimize sarılıyoruz.

Mutlu Son...

Nihayet fotoğraf sırası bize geldiğinde, hemen çantamdaki bayrağı çıkarıyorum. Hava pırıl pırıl. Bayrağı yine muhteşem bir ortamda, şu anda Afrika’nın en yüksek noktasında olduğumuzu söyleyen zirve tabelasının önünde açıyorum, gururla. O ana kadar hissettiğim tüm yorgunluğu unutarak, buna binlerce kez değdiğini düşünerek ve hayal etmekten hiç vazgeçmediğime bir kez daha şükrederek.

Lütfen hayal etmekten vazgeçmeyin. Unutmayın: siz ona gitmedikçe hayat sizin ayağınıza gelmez, o bir süreç değil, macera dolu bir yolculuktur. Siz hayal kurun ve hayallerinizin peşinden gidin. Evrenin güçleri isteğinizi gerçekleştirmek için hazır bekliyorlar, yeter ki isteyin ve harekete geçin.

3 Ocak 2009 Cumartesi

AFRİKA'NIN ZİRVESİNE YOLCULUK - 3

4. gün 4600 m deki Barafu Kampı' na taşınıyoruz. Bugün hepimizde biraz tedirginlik var. Çünkü bugün, bir sonraki güne, yani 26 Ekim’e bağlandığında bizim de zirve yolculuğumuz başlayacak. Artık hava bayağı soğuk, kapalı ve sisli. Rotamız, ara ara dik yerleri aşsak da, genelde yumuşak eğimli fakat kat edilmesi gereken mesafeler çok uzun ve oksijen azlığı hafif hafif kendini hissettirmeye başladığından daha kolay yoruluyoruz. Bu yükseklikte artık sadece çalılar ve tamamen Kilimanjaro Dağı’na özgü, insana adeta masal ülkesindeymiş hissi veren, garip görünümlü lobello ağaçları var.



Büyülü Lobello Ormanları

Barafu Kampı'na yaklaşırken rota ansızın keskin bir şekilde dikleşiyor, nitekim bu diklik yüzünden Barafu Kampı'nda diğer kamplara kıyasla dikkat çekici bir alan sorunu var. Çok sayıda tırmanış ekibi arazinin dikliği yüzünden çadırları dar alanlara, dip dibe kurmak zorunda kalmış. Ve tabii ki artık herhangi bir bitkiden eser de yok; her yer kayalık...


Bulutlarla içiçe, kayadan ibaret Barafu Kampı


Hemen akşam yemeği yemek ve tırmanış planı yapmak üzere toplanıyoruz. Ekibimizin en neşeli üyesi rehberimiz, tecrübeli dağcı Ertuğrul Melikoğlu, daha önce Kilimanjaro’ya tırmanmış olmanın verdiği rahatlıkla, bizlere, yerli rehberimiz Ernest ile birlikte, tırmanış planını anlatıyor. Bizler bugün onun kadar neşeli değiliz, hatta tedirginliğin yanısıra biraz gerginiz de... Kolay değil: bir kaç saat sonra dünyanın en yüksek dağlarından birinin zirvesine doğru yola çıkacağız ve tırmanışın bu safhası bugüne kadar aşılan safhalardan çok daha farklı ve zorlu olacak. Somurtuyor, sessizce Liderimizin verdiği tırmanış bilgilerini dinliyoruz. Eğer kendimizi gülmeye zorlayacaksak, ortamda ki yegane komiklik unsuru irtifa nedeniyle hepimizin suratının patates gibi şişmiş olması:) Öyle böyle değil, aslında (sonradan fotolarda da bariz olduğu üzere) çok komik görünüyoruz, içimden bunu düşünüyorum ama buna da henüz gülecek durumda değiliz.

Ertuğrul ve yerli rehberimiz Ernest zirve rotasının krater platosuna kadar çok dik olacağını söylüyorlar. İrtifanın etkisi heyecanla birleşince yemek yemek zorlaşıyor. Belki de heyecandan, o lokmalar boğazdan bir türlü geçmiyor. Ancak ne olursa olsun yemek ve sıvı almak zorundayız. Kendimizi zorlayarak zirve öncesi son akşam yemeğimizi yiyip, erkenden çadırlarımıza çekiliyoruz.




Kilimanjaro Dağı bir zamanlar 6000 m’yi geçen bir yüksekliğe sahipmiş, ancak bir kaç yüzyıl önceki bir depremin sonucu olarak artık 5895 m. Yine de, hala 6000 m.lik dağlar kategorisinde değerlendiriliyor. Bu dağı zor yapan ise sadece yüksekliği değil, büyüklüğü, yani “git git bitmemesi”:) Yoksa, pek çok dağa göre çok daha yumuşak eğimli, güvenli bir tırmanış rotası var. Eski bir yanardağ olması sebebiyle, dağın zirvesi de pek çok dağ zirvesinden farklı. Örneğin, Ağrı Dağı’ndaki gibi, aşağıdan bile ucu görülebilecek, sivri, belirgin, klasik bir zirvesi yok. Bunun yerine, en tepede devasa bir yanardağ krateri bulunuyor. Zirveyi bu kraterin çökmeden kalmış en yüksek ucu (“Uhuru Tepesi” diye bilinir) oluşturuyor.

Yaklaşık 7.5 saat sürmesi beklenen Zirve yürüyüşü 2006 yılının 26 Ekim gününün 1. saatinde başlıyor. Hava soğuk fakat açık. Elinizi atsanız yakalayacakmışsınız hissini veren ve tüm tırmanış boyunca bize eşlik eden yıldızlar, bu önemli günde de yolumuzu aydınlatıyor. Yağış ve rüzgâr yok, bunlar gayet iyi işaretler. Ağrı Dağı’nda da zirve yürüyüşümüz 26 Temmuz 2006’da ve aynı hava şartlarında başlamıştı. Bunu da güzel bir işaret olarak algılıyor, “umarım sonuç da Ağrı’daki gibi olur” diye geçiriyorum içimden.


Zirve Yolunda ilk adımlar

30 Aralık 2008 Salı

İsa'dan Sonra 2009. anlar topluluğu

Bloglarda ve mesaj kutularında yeni yıl dilekleri ile ilgili yazılar var bu ara bolca. İnsanlığın hesabı kolay tutabilmek için bir araya getirip “yıl” adını verdiği “anlar topluluğu” karşısında kendimi düşündüm ben de...

Eskiden biten yılı (şimdi neden olduğunu daha iyi bildiğim nedenlerle) bir anlamda “harcanmış” algılar, biten yılda yapmadığım ya da gerçekleşmemiş tüm beklentilerimi gelen yıla yüklerdim. Sanki biten yıl suçluydu isteklerimi gerçekleştiremediği için ya da böyle algılamak işime geliyordu. Rahatlıyordum, suçu geçen yıla atıp beklentiyi gelen yılın sırtına yükleyerek... Hiç bitmeyen bir “bekleme ama neyi beklediğini de tam olarak bilmeme” modu... Nedense hayatın hep gelecek yıl başlayacağını, gelecek yılın çok daha güzel olacağını sanmalar, buna ciddi ciddi inanmalar... Peki geçen yıl da sadece bir yıl öncesinde başlamamış olan “yeni hayatım” değil miydi??? Günübirlik ama çok daha düşük farkındalık seviyelerinde, zayıf hedeflerle sürdürülen yaşamlar... Amacı ve ihtiyacı aşan sözler, harcamalar, ilişkiler, alışkanlıklar... Ne desen, ne yapsan, ne alsan yetmemesi durumu... Hep haklı çıkma, kazanan olma isteği... Yanına zaman zaman hortlayan ve sürekli şikayet üreten “kurban psikolojisi”nin de eklendiği...

İçimde “ama bu senin doğrun değil” diyen bir sesi hep duydum ben. Belki balık burçlarına has duyarlılık sebebiyle:) Duymama rağmen senelerce de duymazdan geldim: O bağırdıkça içeriden, ben onu duymamak için dışarıdan daha çok ses çıkardım. Onun “senin doğrun değil” dediklerini tepkisel bir şekilde daha çok yaptım. Çünkü o sesi dinlersem bir çeşit isyan bayrağı açmam gerekecekti, hissediyordum. O zaman kim severdi beni? Kim kabul ederdi? Korkuyordum. Mazallah, ya toplum dışı kalsaydım, herkes hakkımda konuşsaydı, eleştirseydi, çekiştirseydi beni???

Oysa ben herkes beni sevsin, kabul etsin, hakkımda iyi konuşssun istiyordum. Bunun için çabalıyordum; kişiliğimden, kendi isteklerimden taviz veriyor, sonra bir de yapmış olduğum bu “feda-kârlıklar” ile övünüyor, sırf bundan ötürü çok daha fazla güzel şeyi hakkettiğime inanıyordum. Sonra da neden olmadıklarına pek bir şaşıyor, üzülüyordum. Birisi sevmezse ya da yaptığım feda-kârlıklara nankörlük ederse Dünya başıma yıkılıyordu. O Dünya bana borçluydu oysa. Ben "feda" etmiştim her şeylerimi, şimdi "kâr" ını elde etmeliydim.

Paradoks da burada işte: Ben bunları yaptıkça içimdeki sesin volümü de giderek yükseliyordu. Dış sesimle bastıramayacağım kadar şiddetlendiğini farkediyordum. Yaptığım her bana iyi gelmeyen şeyi o görüyordu, herkesi kandırabilirdim ya, o kanmıyordu kesinlikle. Herşeyi görüyor ve biliyordu.

Bir zaman geldi, kendimi o sesi daha çok dinlerken buldum. İlk başlarda her dediğini ciddiye almasam ya da işime gelmeyenleri duymazdan gelmeye devam etsem de, bu sesle arkadaşlık etmek giderek daha cazip gelmeye başladı bana. Çünkü onu dinleyerek yaptığım şeyler beni daha çok tatmin etmeye başlamıştı. Bunun keyfini yaşayanlar bilir: O zaman, o sesi en “net” , en “berrak” şekilde duymanın peşine düşersiniz. Bilirsiniz ki ne kadar iyi duyarsanız, o kadar çok “size iyi gelen şey” yapacaksınız.

Böylece uzunca bir süredir yarı bilinçle yaptığım iç gözlemi, bu sefer kıyıya köşeye saklanmadan, kaçmadan “tam olarak orada olan” bir bilinçle yapmaya başladım. Zihnimi izledim ilk önce. O sesin sahibi zihin değildi, anlaması çok kısa zaman aldı. Eskiden zihnimi “ben” sanırken, zihnimin aslında “gerçek ben”i gerçekleştirmenin sadece bir aracı olduğunu farkettim. Buna “meditasyon” da diyebilirsiniz. Sistematik eğitim almadım ama okumuşluğum vardı. Yine de ben “kendi” yolumdan gittim.

Kolay mıdır iç sesi duymak ve dinlemek?? Hayır, değildir. Hele ki bugünün bol gürültülü, bol aksiyonlu, hep “talepkâr” Dünyasında hiç değildir. Ama bu sesin peşine düşecek kadar değer veriyorsanız bu alemdeki varlığınıza, hayatınızın en anlamlı keşfidir, emeğe değecektir. Gerçekten o sesi duymak isterseniz yolu kolayladınız demektir, çünkü “istemektir” işin özü ama “kalpten istemek”, kendini kandırmadan. Ve aman dikkat: zihninizin sürekli ürettiği endişeler, korkular, kaygılar, yargılar o sese ait değildir, karıştırmayın.

Bir kez o sesle teması kurduğunda tüm Evren ayağının altına serilmiş gibi hissedersin. Çünkü yaratıcı enerjinin içinde devindiğini ve kendinin de o enerjinin bir parçası olduğunu “bilirsin” artık. Bilirsin ki, artık o sesi dinleyerek yaptığın her şeyin sonucu sana iyi gelecek, senin en yüksek hayrına olacak. Bir şeyi “gerçekten” istersen olacağına, hayatın hep senin ihtiyaç duyduğun şeyleri sunacağına da eminsindir artık. Sesi duyuyorsan, kabullenmeyi, akışa teslim olmayı, ama bunların (çoğu insanın aslında tamamen yanlış algıladığı gibi) plansız ve hedefsiz bir şekilde oturmak, beklemek ve sadece istemek demek olmadığını zaten öğrenmişsin demektir.

Her yeni idrakte kendini hayat apartmanının başka bir katında bulursun: o katta farklı komşularla tanışır, farklı daireler görürsün, her dairenin farklı sorunu veya avantajı vardır bulunduğu kattan kaynaklanan. Üst katlara çıktıkça manzara giderek daha nefes kesici olmaya başlar ama, değdiğini görürsün bu katta yaşamak için ödediğin bedele.

Hayatın bir araya gelmiş “an” lardan oluştuğunu, insanın anları seçme ve yaratma özgürlüğüne sahip olduğu gerçeğini test etme, sorgulama ihtiyacı bile hissetmezsin artık. Çünkü öyledir. Bu boyut çapraz sorgulamanın ve şüphenin var olmadığı bir boyuttur. Sadece bilirsin. Artık yapmaya çalışmaz, çabalamaz, “olmayı” deneyimlemeye başlarsın. Daha önce düşmanın gibi görünen zorluklar ve acılar da artık gözünü korkutmuyordur, çünkü onların da aslında dostların olduğunu, senin en yüksek hayrına olacak ve seni başka bir aşamaya taşıyacak dersleri öğretmek için hayatına girdiklerini anlamışsındır. Hayat her anı sürprizlerle dolu bir maceradır artık, sürekli bir heyecan ve huzur duyumsarsın içinde. Hele ki "huzur", sana iyi gelen, senin doğrun olan şeyleri yaptıkça daha bir genişler, içindeki yerini gitgide daha çok sağlamlaştırır, sabitler.


Bu süreçte sadece varolmanın bile ne büyük mutluluk olduğunu, “şükretmeyi”, hayattan neyi nasıl isteyeceğimi ve istediklerimi nasıl elde edebileceğimi, en önemlisi kendi değerimi bilmeyi ve bu değere yaraşır hayat sürmeyi.......... öğrendim, öğreniyorum. Kendimi sevmeyi ve kabul etmeyi becerdiğimde başkalarının beni sevip sevmemelerinin, hakkımda ne düşündüklerinin artık önemli olmadığını, yine de tuhaf bir şekilde daha çok sevdiğimi ve sevildiğimi, “toplumsal kabul” beklentimin ortadan kalktığını, kalktığı oranda başka hayatlara daha anlamlı katkılarda bulunduğumu, bu şekilde sadece “bireysel” değil, “kollektif” mutluluk ve haz yaşanabildiğini, hayatımı içimden geldiği gibi organize edip yaşadıkça hayatın bana adeta ödül verir gibi daha fazlasını sunduğunu, bir sonraki günde bulunduğum farkındalık seviyesi ve bakış açısının bir önceki günden daha yüksek ve geniş açılı olduğunu, olmakta olanın zaten güzel olduğunu, hayatımda nelerin “gerçekten” kıymetli olduğunu anlayabilmem için hep sınava tabi tutulduğumu, kabaca “iyi” ve “kötü” diye nitelendirdiğimiz şeylerin aslında tek bir bütünün parçaları olduğunu, bana haz vermeyen ya da üzen şeyleri de içlerinde sakladıkları derslerle birlikte kabul etmeyi, alınan derse uygun yaşam pratiği geliştirmeyi, zaaflarımı onları sürekli tanımlayarak ve azarlayarak değil, sevgi ve anlayışla bağışlayarak iyileştirebileceğimi ............. farkettim, farkediyorum.

Defalarca baktığım yerlerde artık başka başka şeyler “görüyorum”. Gördüklerim adeta kendi yolumu bulmam için serpilmiş beyaz çakıl taşları gibi. Hayalini kurduklarım bir bir gerçekleşirken hayatımda, hayalini dahi kurmadığım şeyler de olmaya başladı, adeta “bonus” gibi... “Kendi” olan veya olma yolunda bir çok yeni insanla tanıştım, yüzlerinde yine kendimi gördüğüm hissine kapıldım. Kendi olmakla ilgili sorunu olan veya bu duruma tamamen yabancı olanlar da dahil oldular hayatıma, hep vardılar ama ben yeni yeni başka açıyla “farkediyordum” varlıklarını. Kendimi onlardan “ayırırken” yakaladım zaman zaman, ne de olsa “ben farklıydım” onlardan. Bu düşünceyi yakaladığımda kaldırıp kafamı baktım o insanlara bir daha, ne ilginçtir ki onların da yüzlerinde kendimi gördüm...

Daha iyi kullanmak ve yönetmek için anları birbirine ekleyip dakikaları, saatleri, ayları, yılları yarattı insan. Elbette hayatımızı kolaylaştırdı bu ölçüm: Bir referans noktası oldu pek çok plan ya da niyet için. Ama biz onu ölçtükçe, farketmeden zamanın içine hapsettik kendimizi de. Biz onu değil, o bizi yönetmeye, “efendimiz” olmaya başladı... Çünkü, ölçüldüğünde adına “gelecek” denen bir bilinmeyenle insanları ürkütmeye başladı. Anlar içinde içimizden geldiği gibi, “özgür” hareket etmektense, o hiç bilinmeyen geleceğini düşünüp kaygılanmaya, hayatını da bu kaygıların yönetmesine izin verdi insan. Ve elbette bu da bir “seçim”dir en nihayetinde, seçiyor olduğunu bilenler için.

Alışkın olduğumuz terminoloji ile Hz. İsa’nın doğumunu referans aldığınızda 2009’uncusu başlayacak anlar topluluğu içinde özgürce hareket edebilmemizi diliyorum ben sınırsız olasılıklar ve fırsatlarla dolu Evren’den kendim ve hepimiz için.

27 Aralık 2008 Cumartesi

AFRİKA'NIN ZİRVESİNE YOLCULUK -2


Tırmanışımız Kilimanjaro Milli Parkı’nın ana giriş kapısı olan Machame Gate’ ten geçip gerekli kayıt işlemlerinin ve taşıyıcıların organize edilmesinden sonra resmi olarak başlıyor. İlk gün 3000 metredeki Machame Kampı ’na çıkacağız. 2. gün ise 3850 metredeki Shira Kampı'na ulaşacağız.

İlk iki gün yağmur ormanlarının arasından, nispeten yumuşak eğimli patikalardan yürüyoruz. Ormanların içinden geçen tırmanış rotası, muson yağmurlarının yıkıcı etkisinden korunmak amacıyla kalaslarla desteklenmiş, adeta özel yürüyüş yolu haline getirilmiş. Bu nedenle ilk iki günümüz tırmanıştan ziyade, orta sertlikte bir doğa yürüyüşü havasında geçiyor.

Kilimanjaro Dağı’nın kendine özgü zorluklarını henüz görmüş değiliz. Şu ana kadar gördüğümüz bizleri adeta büyüleyen bir doğal güzellik. Öyle ki kendimizi zaman zaman masal ülkesinde hissediyoruz. İlk kez yağmur ormanı görüyoruz, ağaçların sıklığından ve büyüklüğünden gökyüzü görünmüyor. Yüzlerce farklı ağaç, bitki, sarmaşık türü ile karşılaşıyoruz. Tarzan’ın orman içi ulaşımını sağlayan sarmaşıkların gerçekten varolduğunu görüyoruz. Günlük ortalama yürüme süremiz 6-6,5 saat, bu aynı zamanda kamplar arasındaki ortalama mesafe. Henüz hava ılıman, gündüz güneş çıktığında 30 dereceye ulaşabiliyor.


Halat kıvamında sarmaşıklar...

İlk günler keyfimiz had safhada yerinde:)


Ağrı Dağı’ndan biraz farklı olarak, burada taşımada hayvan kullanılmıyor ve kamp yerlerine ulaştığımızda, bizden hızlı yürüyen taşıyıcılarımız sayesinde sadece yemeklerimizi değil, çadırlarımızı da kurulmuş, hazır buluyoruz. Büyük bir kolaylık, aynı zamanda Kilimanjaro’da tırmanıcıların uymak zorunda oldukları bir kural. “Eşyamı kendim taşırım, yemeğimi kendim yaparım” gibi bir seçeneğiniz yok, resmi makamların bu konudaki tavrı net. Aslında şaşırtıcı bir durum değil: Kilimanjaro Dağı Tanzanya devletinin en büyük gelir kaynaklarından biri. Yerel halk için de önemli bir gelir kapısı. Her yıl 250.000 kişinin bu dağa tırmanmaya geldiğini ve sadece %60’ının zirveye ulaşabildiğini öğreniyoruz. Tüm bu bilgiler titizlikle tutulan kayıtlardan çıkan istatistik bilgileri. Milli Park sınırı içinde kaza geçiren veya rahatsızlanan dağcıları kurtarmak üzere sürekli hazır bekleyen sağlık birimleri de var. Ayrıca, bir geçtiğiniz yerden bir daha geçmiyor, aynı kampta 2. kez konaklamıyorsunuz. Bu güzel bir uygulama, her seferinde başka bir bölgesini görüyorsunuz.

Dağda ilk kamp: Machame Kampı

Afrikalıların denge duyguları mükemmel. Zaten daha yoldayken her tür eşyasını kafasının üzerinde taşıyan yüzlerce insan görmüştük. Dağda da kural değişmedi. Taşıyıcılarımızın hepsi minimum 30 kg gelen büyük ekspedisyon çantalarımızı, her tür yükümüzü istisnasız kafalarının üzerinde taşıdı. Düz yolu da anlayamamıştım gerçi, ama kardeşim burası yokuş yukarı giden, yer yer uçurumların kenarından, kayaların üzerinden sekmek zorunda olduğun, bazen de kaya duvarına tırmanmanın gerektiği bir yer. Ve bu adamlar buraları kafalarının üzerinde kilolarca yük, ayaklarında zaman zaman terlik olduğu halde (evet, bildiğiniz şıpıdık terlik…) elleri ceplerinde, çoğu zaman ıslık çalarak geçiyorlar… Biz mi abartıyoruz acaba diye düşünmeden edemiyorsunuz:) Bu insanlar muhteşem, doğa ile uyumları mükemmel…

Bunu nasıl yaptıklarını hala anlamış değilim:))


Tırmanışın 3. günü artık ilk iki günün tatlı rehavet havasından çıkıyoruz. 3. gün “aklimatize” olma günü, çünkü bundan sonra Kilimanjaro Dağı’nı zorlu yapan özelliklerini yaşamaya başlayacağız.

Yükseklik artarken yağmur ormanları yerini daha bodur ağaçlara bırakıyor

Shira Kampı

Dağcılıkta 4000 m’nin üstü yüksek irtifa sayılır, bu seviyeden sonra insan sağlığı açısından ciddi riskler oluşmaya başlar ve tırmanışın bu riskler dikkate alınarak planlanması gerekir. 3. gün 3950 m deki Shira Kampı' ndan aklimatize olmak üzere 4600 m. deki Lawa Tower’ a çıkıp, tekrar (ama bu kez başka bir kamp alanı olan) 3950 m deki Barranco Kampı' na dönüyoruz.

Barranco Kampı'nın nefes kesen manzarası...

Yorucu bir gün oluyor, ekip arkadaşlarımızdan birinin başının ağrıması dışında bir sorunumuz olmuyor. Hava artık kapalı ve serin. Arada yağmur atıştırıyor.

AFRİKA'NIN ZİRVESİNE YOLCULUK - 1

Kilimanjaro Dağı'nın görüntüsü

2006 yılının Ekim ayında yaşlı Afrika Kıtası’nın en yüksek dağı olan Kilimanjaro’ya tırmanmak üzere Explorer Ekibi ile yine yollara düştük. Bu seyahatin bizim için önem ve anlamı çok büyük. İmkânsız gibi görünen bir hayalimiz daha gerçekleşmek üzere. ilk kez Afrika kıtasına ayak basacağız, ilk kez Güney Yarım Küre’ye geçeceğiz, bizim yaşadığımız veya bildiklerimizden çok farklı bir kültürle tanışacağız ve sınırımızı bir kez daha, bu kez Kilimanjaro Dağı’nın zirvesine ulaşmak için, zorlayacağız. Üstelik, yine, bana gurur veren ve zirve yolundaki en büyük motivasyonum olacak bir misyonum var.

Kilimanjaro Dağı Tanzanya’da, Kenya sınırına çok yakın bir bölgede. Hem Kenya hem de Tanzanya eski İngiliz kolonileri. Rehberimiz uçakta, dağın bir zamanlar Kenya sınırı içinde olduğunu, fakat İngiltere Kraliçesinin torununa hediye ettiği Tanzanya’da hiç karlı dağ olmamasına üzülerek, ufak bir sınır değişikliği ile dağı torununa hediye ettiğini, böylece Kilimanjaro’nun Tanzanya’ya geçtiğini söylüyor.

Yedi saatlik uçuştan sonra, sabahın erken saatlerinde Kenya’nın başkenti Nairobi’ye ulaşıyoruz. Beş kişilik ekibimiz heyecanlı. Bu tırmanışın hazırlığı aylar öncesinden başladı. Sadece teknik hazırlık değil, basitmiş gibi görünen seyahat organizasyonunun bile aylar öncesinden yapılması gerekti. Çünkü bölgeye fazla uçuş yok ve olanlar da genellikle dolu. Her iki ülke için de vize alınması gerekiyor. Ayrıca, hijyen sorunu yaşayan ve tropik iklime sahip bir ülkeye gidileceği için olunması gereken bazı aşılar ve seyahat öncesinden kullanılmaya başlanması gereken bazı ilaçlar var.

Uzun süren bu hazırlık sürecinin sonunda nihayet Nairobi’ye ayak basmaktan mutluyuz. Günü Nairobi’de gezerek geçirdikten sonra akşam üstü karayolu ile Tanzanya’ya doğru yola çıkıyoruz. Nairobi şehir merkezinde herhangi bir batı şehrinde görebileceğiniz manzaralar var, çünkü Kenya Afrika’nın sanayileşmiş ülkelerinden biri. Ancak kırsal alana çıktığınız anda, özellikle de Tanzanya sınırından geçince, manzara keskin bir şekilde değişiyor. Uçsuz bucaksız Afrika savanlarının arasından, gayet dar bir karayolu üzerinde ilerlerken ilk dikkatimizi çeken yerel kıyafetleri ile yolun iki tarafından yürüyen insanlar oluyor. Öğreniyoruz ki yürüyerek ulaşım Afrika ülkelerinin çoğunda yerli halkın tercih ettiği bir yöntem. Sonraki günlerde bu manzarayı kanıksayacağız, fakat ilk gün bu durum bizi bayağı şaşırtıyor.


Yol kenarlarından olağan manzaralar...

Beş saat süren minibüs yolculuğundan sonra, akşam saatlerinde Kilimanjaro Dağı’na tırmanışların başladığı şehir olan Arusha’ya ulaşıyoruz.
Arusha

21 Ekim sabahı, 6 gün sürmesi planlanan tırmanışımız başlıyor. Kilimanjaro Dağı aynı zamanda milli park olan bir bölgenin içinde. Tanzanya devleti bu bölgenin korunması ve tırmanışların belli kurallar çerçevesinde yapılması konularında çok hassas. Tırmanış için mutlaka yerli rehber ve taşıyıcılardan oluşan bir destek ekibi almak, tırmanışın başlangıcında ve ulaşılan her ara kampta kayıt yaptırmak zorundasınız. Dağda geçirilecek her gün için kişi başına belli bir ücret ödenmesi gerekiyor. Her taşıyıcının taşıyacağı ağırlık belli, taşıyıcı sayısı yükünüze göre belirleniyor ve girişte eşyalarınız tek tek tartılıyor. Çöp atmak, çöp bırakmak, araziyi tuvalet olarak kullanmak yasak. Bu konularda sıkı denetim var. Görevlilerin bu konudaki hassasiyetlerini görünce, bunların hiç birinin, Ağrı Dağı gibi her sene yüzlerce yerli yabancı dağcıyı ağırlayan önemli bir dağ için dahi, yapılmadığı kendi ülkemiz adına utanıyoruz. Rehberimiz Ertuğrul Melikoğlu ile birlikte 5 kişi olan ekibimize dağda kamp kurma, yemek yapma, ve eşya taşıma gibi lojistik hizmetleri vermek üzere 16 kişilik bir yerli destek ekibi eşlik edecek.
Her fırsatta şarkı söyleyip dans eden taşıyıcılarımız:)

Kilimanjaro Dağı “Afrika Kıtası’nın en yüksek dağı” olmasının yanısıra, “Dünyanın en büyük yanardağı” ve “Dünyanın tek başına duran en büyük dağı” ünvanlarının da sahibi. Dağ gerçekten çok büyük, öyle ki tamamını görebilmek veya bir fotoğraf karesine sığdırabilmek için birkaç yüz km açılmak, uzağına gitmek gerekiyor. Ayrıca, bulunduğu iklim kuşağı nedeniyle Türkiye ve dünyadaki pek çok dağdan farklı ve bir kısmı tamamen kendisine özgü ekolojik özelliklere sahip. Örneğin, hemen hemen tüm dağlarda 2000 m’nin üstünde artık bitki örtüsü bulunmazken, Kilimanjaro’da 2000 m ile 4000 m arasında farklı özellikleri olan yoğun bir bitki örtüsü bulunuyor. 3000 m’ye kadar uzanan yağmur ormanları, 3000-4000 m arası yerlerini maki tipi bodur ağaçlardan oluşan ormanlara bırakıyor.
Bir başka açıdan Kilimanjaro Zirvesinin görünümü

14 Aralık 2008 Pazar

Bir Mavi Yolcudan Meraklısına Mavi Notlar - 2

ilk mavi yolculuğumuz 21 Eylül 2008 sabahı, tam anlamıyla sırılsıklam Yasemin Sultan’ın Marmaris limanından demir almasıyla başladı. Bir gece önceki fırtına ve yoğun yağmur nedeniyle Marmaris limanı tekneleri koruyamaz hale gelince Yasemin Sultan dahil, limandaki teknelerin çoğu limanın karşısında, böyle durumlarda daha güvenli olarak bilinen bir koya sığınmışlardı. Tabii yine de yağmurun şiddetinden korunamadıkları için, teknemizin tüm tenteleri, tüm minderleri ıslanmıştı.

İlk mavi yolculuk olunca, hepimiz bir miktar endişelendik “ya tüm seyahat yağışlı ve rüzgarlı geçerse?” diye. Teknede en azından bir süre yaşama fikri bana hep cazip geldi. Denizle, denizcilikle ve özellikle yelkenle dünya seyahatleri hakkında epeyce kitap okudum. Biliyorum ki teknede yaşayınca havanın da her türüne hazır olmak lazım. Ama tabii gönül yine de sadece 5 gün sürecek ilk tekne yaşamımda yağmur ve fırtınayla boğuşmak fikrine sıcak bakamıyordu.

Yıllardır tatilimizin bir kısmını Eylül ayında yapıyoruz. Mekanlar aşırı kalabalıktan kurtulmuş, hava şerbet gibi, güneş de mükemmel bir açıda oluyor. Ama Eylül sonu güneyde bile havaların her gün, her an başka bir yüzünü göstermeye başladığı bir dönem, Temmuz’un, Ağustos’un istikrarı bu dönemde olmayabiliyor. Denizci takvimlerinde de bu tarihlere rastlayan çeşitli fırtınalar var. Diğer taraftan teknemizin silüeti o kadar güven vericiydi ki fırtına çıksa yine de keyfimizi pek bozamayacağını tahmin ediyorduk. Zaten biz limandan ayrılırken hava pırıl pırıl, gökyüzü masmavi, deniz de çarşaf gibiydi. Sanki bir gece önce herkesi korkutan o fırtına hiç olmamış gibi...
Gözden kaybolana kadar Marmaris’i seyredip, sonra teknenin burnundan karşımızdaki enfes mavinin seyrine dalıyoruz. Yüzlerde kocaman gülümseme, ne yapsak silinmiyor. Öğle saatlerinde “nasıl kuruyacak bunlar” dediğimiz tüm minderler kuruyor, biz de yayılıyoruz üstlerine... Kaptanımız haritadan rotamızla ilgili bilgi veriyor. Havanın durumuna göre rotanın değişebileceğini de belirtiyor. Sonuçta, hava bir daha kötüleşmediği için ilk gün konuştuğumuz rotayı yapabildik.

Rotamız :
1. gün Marmaris –Arap Adası – Bozukkale;
2. gün Bozukkale – Oğlan Boğuldu - Kızılada
3. gün Kızılada- Söğüt
4. gün Söğüt – Serçe - Kumlubük (Akvaryum)
5. gün Kumlubük - Marmaris

(3. gün “Tersane koyu” denen bir koyda rota dışı 2 saatlik bir duraklamamız oldu, teknenin sıcak su kazanındaki bir arıza nedeniyle. Tersane koyu, adından anlayacağınız gibi, guletlerin yapıldığı bir tersane. Öğrendiğimize göre, meşhur Rus multimilyarderi Abramovich’e devasa bir tekne yapılıyormuş burada. Üretilen guletler artık yurtdışına da satılıyormuş ve en çok talep, Dalmaçya kıyılarında da Türkiye benzeri mavi yolculuklar yapma niyetindeki eski Yugoslav devletlerinden geliyormuş.)

Marmaris yarımadasında daha pek çok koy var, ama biz belirlediğimiz süre dahilinde, Kaptanımızın da tavsiyesiyle, günde toplamda en fazla 3 saat seyir yapacak şekilde belirledik rotamızı. Çünkü, deniz seyri, hele bir de motor sesi eklenince yorucu olabiliyor. Bazı koylar mesafe olarak bu planlamanın dışında kalıyordu, elendiler. Kendilerini başka bir yolculuğun rotası yapmayı umuyoruz:) Kalabalık sezonda, teknelerin uymaya özen gösterdikleri bir gelenek daha var: her koyun belli sayıda tekne kapasitesi var, bir tekne (sanıyorum özellikle mavi yolculuk tekneleri için geçerli bu kural) o koyun tekne kapasitesi dolmuşsa, oraya giremiyor. Zaten tıka basa tekne dolu bir koyda ne kadar huzur olabilir? Daha önceki yıllarda özellikle Göcek ve Gökova taraflarındaki mavi yolculuklar hakkında bu yönde şikayet yazıları okuduğumu hatırlıyorum? Bu yerinde bir kural ama bizim uymamıza gerek kalmadı, çünkü belki de mevsim nedeniyle, koylar gayet tenhaydı.


Tekne adabıyla ilgili öğrendiğimiz bir diğer şeyse, tekne jenaratörlerinin koylarda ancak belli bir süre çalıştırılabilmesi ve sonra kapatılması zorunluluğu . İyi ki böyle, çünkü jenaratör sesi de bir süre sonra, tıpkı motor sesi gibi, yorucu ve sinir bozucu hale gelebiliyor. Söğüt’teki gecemizde bizlerle muhabbete dalan mürettabat jeneratörü kapatmayı unutunca, yakınlardaki bir tekneden uyarı mesajını aldık, bizimkiler panik halde hemen gidip susturdular jeneratörü.

Rotamızdaki koyların bir kısmı kayalık, bir kısmı makilik ve bir kısmı da orman kıyısıydı ama deniz istisnasız hep pırıl pırıl, tertemizdi. Her bir koy bize ayrı keyif verdi. Yine de "bir kaç tanesini seç ve tavsiye et” deseler, kendi adıma “Bozukkale, Söğüt ve Kumlubük” derim. Bozukkale’de, adından da tahmin edilebileceği gibi, bir Osmanlı kalesi bulunuyor. Oldukça büyük ve iyi korunmuş durumda. Kıyıdan hafif tırmanışlı trekking yaparak kaleye ulaşmak mümkün. Makiler arasında, göze hoş görünen bir taş yapı...

Söğüt koyu ise aynı zamanda mini mini bir köy ve çok sevimli. Hani romanlarda tasvir edilen “şirin, huzurlu, tipik Akdeniz köyleri” vardır ya, Söğüt bu tasvire tam anlamıyla uyuyor. Türkiye’de turizmi “güya” kalkındırma adına yıllardır yürütülen doğa ve kültür katliamı sonucu artık böylesi otantik, özüylü, görüntüsüyle, yaşamıyla Akdenizli, Egeli, Karadenizli sahil köylerini, kasabalarını bulmak zor. Bu anlamda Söğüt benim içimi mutluluk ve huzurla doldurdu. Tahmin edebileceğiniz gibi, köyün pek çok bölgesi sit alanı, korunmuş olmasını biraz da buna bağlamalı. Söğütlü olan Kaptanımız ve aşçımızdan köylülerin sit kapsamında olan arazilerini satma konusunda çok hevesli olduklarını, alıcıların da genellikle (güneyde heryerde olduğu gibi) İngiliz olduğunu öğrendik.

Özellikle son 6-7 yıldır Ege ve Akdeniz sahillerinde ciddi bir yabancı istilası var. Yabancılara mülk ve toprak satışı konusunda bir miktar hassas olan bir insan olarak bu durumu nasıl yorumlayacağımı artık pek bilemiyorum. Çünkü Ege’ye , Akdeniz’e yerleşmeyi seçen yabancıların büyük kısmı bu topraklara, bu kültüre gerçekten gönül vermiş insanlar ve ne yazık ki bizim insanımızın ve hatta devlet politikamızın ısrarla göstermediği saygıyı fazlasıyla gösteriyorlar sonradan gelip yerleştikleri bu topraklara. Yabancı nüfusun fazla olduğu turistik köy ve kasabaların görüntüsü bile farklı: Çok daha temiz, çok daha düzenli ve huzurlular.
Marmaris’ten önce uğrayıp konakladığımız son koy “Kumlubük-Akvaryum” ise rotamızın en “yeşil” durağı oldu. Ormanın denize indiği bir bölge, Marmaris’e en yakın koylardan biri olduğu için iki otel mevcut, fakat görsel olarak tabiata çoğu benzerlerinden çok daha saygılı olarak inşa edilmişler, bu yüzden gözü ve gönlü rahatsız etmiyorlar. Deniz burada ormanın yeşil yansımalarıyla turkuaz tonlarda dansediyor. Gayet derin bir koy olmasına rağmen, dibi net bir şekilde görüyorsunuz.
Mavi yolculuk boyunca “keyif sarhoşluğu” denen bir durumu yaşadık: Gözlerin şahit olduğu güzel manzaralar, denizden ve mutfaktan gelen kokular, denizcilik geleneği gereği geçen her teknenin selamlanması, güzel ülkemizin acımasızca yağmalansa da hala varolan daha nice güzellikleri olduğunu öğrenmek, “aşırı doz” oksijen ve iyota maruz kalmak, içki içmeseniz bile insanı sarhoş etmeye ve içinizi tarifsiz bir mutlulukla doldurmaya yetiyor. Yolculuk boyunca “çıplak ayak” dolaşmak, “ne giyeceğim?” diye bir derdin hiç ama hiç olmaması, geceleri güvertede, yıldızların altında uyumak da cabası... Kamaralarımızı duş-tuvalet haricinde neredeyse hiç kullandık, sadece son gecemizde sabaha karşı 5 civarı hafif bir yağmur yağınca kısa bir süreliğine kullanmamız gerekti o güne dek el sürülmemiş yataklarımızı.

Yemeklerden ilk yazımda bahsetmiştim. Aşçımız Murat abi ve miçomuz İbo’yu buradan bir daha anmak isterim. Murat abi neydi o yemekler öyle???? Hala kulaklarını çınlatıyoruz. Murat abi 46 yaşında, yetişkin 2 çocuğu olan, tipik bir denizci. Hep teknelerde çalışmış ama kendisi de sevdiği için uzundur teknelerde aşçılık yapıyormuş. Arada emeğine saygı göstermeyen yolcular oluyormuş, bunlara çok içerlediğini, ama yolcularını memnun ettiyse daha da bir mutlu olduğunu, yolcusuna göre muamele yaptığını söyledi. Eh, bizi sevdiğinden eminiz, çünkü bizden övgüleri aldıkça, coştu da coştu Murat abi. Hepimizi 4 günün sonunda 2’şer kilo fazla indirdi tekneden:) Ellerine ve emeğine sağlık diyorum bir kez daha.

Mavi yolculuk tekneleri belli saatlerde belli yerlere ulaşmak üzere “programlı” olduklarından, yelkenlerini pek fora etmiyor, motor gücüyle gitmeyi tercih ediyorlar. Ama Murat Kaptan bizlerin deniz ve yelken sevgisinden etkilenmiş olacak ki son gün bizi daha da “sarhoş etmek” için cenova yelkenini bastı. Sanırım yolculuğumuzdaki keyif anlarının doruk noktasıydı devasa cenova yelkeniyle yaptığımız seyir...Sen de sağolasın Murat Kaptan!

Biz tatili biraz da şehir hayatının klişelerinden, bir anlamda “medeniyet” ten kaçma ve “yeni şeyler keşfetme” fırsatı olarak algılıyoruz, tatil planlarımızı da bu doğrultuda yapıyoruz Alev'le birlikte. Siz de tatilden benzer şeyleri anlıyorsanız, şehrin alışkanlıklarının dışına çıkmak istiyorsanız “Mavi Yolcu” olmak size çok ama çok iyi gelecek.

Tavsiyemizdir.

12 Aralık 2008 Cuma

Bir Mavi Yolcudan Meraklısına Mavi Notlar - 1

Ege ve Akdeniz koylarını tekne ile denizden keşfetme fikrinin mucidi ve ilk uygulayıcısı “Halikarnas Balıkçısı” Cevat Şakir Kabaağaçlı ’dır. Kendisi zamanı aşan, nadide yetenekte ve güzellikte bir insan, yazar, ressam, botanikçi, tarihçi, filolog, mitolog ve daha bir şürü şeydir. Hayranı olduğum bu büyük insanı buradan bir kez daha saygı ile anıyorum. Türkiye’nin o zamanlar tam anlamıyla bâkir olan güzelliklerini daha çok insana tanıtmak amacıyla, külüstür takalarla ve türlü imkânsızlıklarla yaptığı bu keşif gezilerine zamanla eşini, dostunu da dahil etmiş, yıllar içinde sayıları gittikçe artan “mavi yolcularla” yapılan bu geziler günümüzde Türk turizminin hala önemli ölçüde otantikliğini koruyan dinamolarından biri haline gelmiştir.

İlk mavi yolculukların kaydı, Halikarnas Balıkçısı’nın gönül dostu, bir başka şahane yazarımız Azra Erhat tarafından tutulmuş, “Mavi Anadolu” isimli kitabında yayınlanmıştır. Mavi Yolculuğun “orjinal” tarihini ve Türkiye’nin nereden nereye geldiğini (kimi zaman da gelmediğini) bu kitapta okurken gerçekten çok şaşıracaksınız. Günümüzde herkes “Mavi Tur” diyor, ama mucitlerinin bu eşsiz tecrübeye uygun gördükleri isim “Mavi Yolculuk”, kendilerini de “Mavi Yolcular” olarak tanımlamışlar. Ben de daha ticari bir havası olan “mavi tur” yerine, bu ifadeyi kullanmayı uygun buluyorum.
Kitabı geçtiğimiz kış alıp, yaz tatilim için saklamıştım. Denizle, deniz kültürüyle, yelkenle, tekneyle ilgili kitaplara bayılırım, ama özellikle deniz tatillerinde bunları okumanın keyfi başkadır benim için. Denizi bu kadar seven bir insanın bu yaşına kadar mavi yolculuk yapmaması iç sıkıyordu doğal olarak, o nedenle geçen yaz tatilimizde “seneye bu işi mutlaka hayata geçirelim” diye konuşmuştuk aramızda.

Yapanların kesin tavsiyesidir mavi yolculuğa “kapalı grup”la çıkmak. Huyu huyuna, suyu suyuna uygun, keşif maceralarına her daim hazır ve nazır 6 kişilik mini bir grupla, 21 Eylül 2008 sabahı, Marmaris’ten çıktık hepimizin ilk mavi yolculuğuna.

Sabaha karşı Muğla il sınırında bizi karşılayan deli sağanağa silecekler yetmedi, arabayı kenara çekip bir süre şiddetini kaybetmesini beklemek zorunda kaldık. Bizi karşılayan Marmaris ve teknemiz de bu sağanaktan nasibini almıştı.

Mavi Yolculuk genellikle yine ülkemize has tekne tiplerinden biri olan guletlerle yapılıyor. Acenta sahibi arkadaşımız guletin fotoğrafını daha önceden bizimle paylaştığı halde, limanda bizi bekleyen teknenin fotoğraftakinden de güzel silüetiyle adeta büyülendik. Yaklaşık 28 m.lik, çift direkli, 2006 yılı yapımı, kuğu kadar zarif bir gulet Yasemin Sultan. 3 marifetli mürettebat ve 4 kamaraya sahip. 6 kişilik grubumuz için fazlasıyla büyük.

Bu işi defelarca yapmış olanlardan öğrendik ki Mavi Yolculuk’ta tekne seçimi çok önemliymiş; çünkü gayet kötü, bakımsız teknelere çatmak olasıymış. O yüzden tembihlenmiştik “kamaralarda bağımsız duş-tuvalet var mı”, “tuvaletler pompalı mı normal mi” (dalış yapanlar bilir pompalı tuvaletin ne azap bir şey olduğunu:)) gibi çeşitli soruların cevabını en baştan almak için. Acenta sahibi arkadaşımız sevgili Serhat sayesinde içimiz bu yönden rahattı aslında. Ama yine de buradan ilk kez mavi yolculuk yapacaklara benim de tavsiyemdir bu soruların mutlaka sorulması. Yasemin Sultan bir bakıma “5 yıldızlı otel” standardında bir guletti.

Mavi yolculuklar yine “genellikle” cumartesiden cumartesiye satılıyormuş, yani “genellikle” 6 gece ve 7 günden oluşuyor. Grubumuzdaki herkes deniz aşığı olmasına rağmen ilk yolculuk için 7 güne cesaret edemedik ve “4 gece-5 günlük” bir program yaptık. Hatırlatmak isterim ki, kalan günlerde tekne çalışmayıp limanda yatacağından, çoğu acenta böyle kırpılmış mavi yolculuk için daha avantajlı fiyat vermeyecektir. O nedenle ekonomik sebeplerle gün sayısını kırpmanın bir kazancı olmayacağını belirtmek isterim. Fakat acenta sahibi arkadaş olunca, lehe bazı kıyaklar yapılabilir, tıpkı bize yapıldığı gibi:)

Yolculuk öncesi acenta ile konuşulması gereken konulardan biri de yemek. Her teknenin aşçısı var ve denizci aşçılar gerçekten yaman oluyormuş. Bunu duyardım, dalış teknelerinden az-biraz görmüşlüğümüz de var ama bu kez bizzat ve baştan sona yaşadık, tecrübe ettik:)

Yemek konusunda iki seçenek var: acentadan yemek dahil fiyat almak ya da yemek alışverişinin yolcular tarafından bağımsız yapılması. Her halükarda aşçı hazırlıyor yemekleri ama az yiyen veya yemek konusunda aşırı titiz cinstenseniz, bağımsız gıda alışverişi sizin için daha uygun olabilir. Fakat uyarmak isterim: şu kadar kişinin, şu kadar gün, şu kadar öğün yemeğinin metrajını hesaplayabilmek kolay iş değil. Ayrıca, deniz havası gerçekten insana normal zamandan daha fazla yediriyor.

Yemek, ekibimizin hassas olduğu konulardan olunca biz orta yolu seçtik: Yolculuğa çıkmadan bir kaç gün önce acentanın belli yolcu sayılarına göre kullandığı standart kumanya listesini aldık, inceledik, zevkimize göre eklemeler-çıkarmalar-değişiklikler yapıp geri gönderdik. Acenta bu listeye göre alışverişi biz gelmeden önce yaptı, bize ise sadece tekne limandan ayrılmadan kasabı, manavı, balıkçıyı tek tek ziyaret edip paralarını takdim etmek düştü:) Bu alışverişin sonucu olarak ahçımızın ortaya çıkardığı yemekler lezzet ve sunuş olarak mükemmel, miktar olarak ise sağlam yeme kapasitesi olan ekip üyerileri için dahi hayli fazlaydı. Midemizi de, gözümüzü de, gönlümüzü de doyurdu:)

İçecek konusunda da mavi yolculukların bir raconu varmış: Yolcuların tekneye kendi içeceklerini getirmesi mürettebatça “genelde” hoş karşılanmazmış, teamül gereği içecekleri mürettebat satarmış, bu şekilde bütçelerine katkı sağlıyorlarmış. Bizim ekibin dikkat çeken “ortak” özelliği sıvının her türünü fazlaca tüketmesi, herkes kendini biliyor, o nedenle acentamızla bu konuyu şöyle çözdük: İçecekleri biz aldık, ama yolculuğun başında ve sonunda tekne mürettebatına geleneksel olarak verilen bahşişin miktarını yüksek tuttuk. Bu konuda tavsiyem, içecek alışverişinde herkesin kendi içeceği sıvı miktarı ve türünü hesaplaması ve bunların toplamının %10’u fazlasıyla alışverişin yapılması. Ve önemli uyarı: Lütfen “Oha! bu kadar çok şeyi nasıl içeceksiniz?” diyenlere kulak asmayın:) Biz bu uyarıyı bir miktar dikkate aldık ve 4. gün itibariyle “Mürettabat Bar” ın hesabına geçtik bile:) Hele ki yazın sıcak zamanlarında yapılan mavi yolculuklar da sıvının her türünün fazla fazla depo edilmesinde fayda var.

Mavi yolculuklarda günün en büyük eğlencesi öğünler ve içkiler; en keyifli an da tekne seyrinden, görsel güzelliklerden, oksijen fazlalığından ve denizde debelenmekten iyiden iyiye rehavete kapılmış yolculara yemeğin hazır olduğunu haber veren çan sesi... Hele de aşçınız bizim Murat Abi gibi marifetliyse, her öğünün şölene dönüşmesi kaçınılmaz.

Gelelim rotanın seçimine: Dediğim gibi, hepimizin ilk mavi yolculuğu olduğu için bu konudaki seçimi acentaya bıraktık. Serhat seçtiğimiz gün sayısının Marmaris’ten Göcek tarafına inmek için kısa olduğunu (toplamda bir gün deniz seyri yapmak gerekiyormuş) söyleyerek, en fazla 2-2,5 saatlik seyirlerle ulaşılan bir grup koydan oluşan Marmaris yarım adası rotasını önerdi. Seyirler de motor çalışıyor, uzun yolculuklar da motor sesi hakikaten can sıkıcı ve yorucu olabiliyormuş. Gerçi Yasemin Sultan’ın motoru da üzmedi bizi, çok ses çıkaran ve buram buram mazot kokutan cinsten değildi.


Türkiye’de pek çok farklı rotada mavi yolculuk yapılıyor. Bunların en popülerleri Göcek ve Gökova rotaları. Buralarda, yeşilller maviyle kucaklaşıyor.

Bilirsiniz, biz Türkler popüler olan şeylerin suyunu son damlasına kadar çıkarmayı severiz, çıkarırken çoğumuz “birazı da kalsın başkaları da faydalansın” demez. Hem okuduklarımdan hem de duyduklarımdan bu güzelim rotaların çoğunun çok ciddi kirlilik tehdidi altında olduklarını biliyordum. Kaptanımızın dediğine göre denizcilik kurallarına göre açık denizdeyken yapılması gereken sintine (tekne tuvaletlerine bıraktığınız izlerin saklanmakta olduğu depocuklar:)) boşaltımı, ne yazık ki pek çok bencil ve düşüncesiz özel tekne tarafından bu güzelim koylarda yapılıyormuş. “Adam yaz başında yatını demirliyor bir koya, bütün yaz aynı yerde kalıyor tekne, hiç seyir yapmıyor, sintineyi de doldukça oraya bırakıyorlar” dedi bizim kaptan. Bir özel tekneye Türkiye’de sahip olan sayısı azdır, denizi genellikle sevmeyen bir halk olduğumuz için tekne sahibi olanların deniz ruhuna aşık ve saygılı kişiler olacağını düşünmekle fazla iyiniyetli davranmışım anlaşılan. Binlerce yıl aynı şekilde kalmış, korunmuş güzelliklere bu tür bencil davranışlarla bir anda ve geri dönülemez şekilde zarar vermeye, sonraki nesillerin haklarını yemeye insan vicdanları nasıl razı oluyor acaba? Bu nasıl bir vicdan türüdür acaba?

Sevindirici olansa Marmaris koylarının hâlâ tertemiz olması. Her gün, en fazla 2 saatlik seyirler yaparak, ikişer koy değiştirdik. İlk gittiğimiz koylarda öğlen yemeği sonrasına kadar kalıyor, diğerinde ise akşam yemeğini yiyip, konaklıyorduk. Rotamızı ve seyahati 2. yazımda anlatacağım.