22 Mart 2010 Pazartesi

FOTOĞRAFLARLA MARATON

Maraton üzerine başka bir seyahat denk gelince, fotoğrafları Maraton yazısına yetiştiremedim. Güzel bir organizasyondu, geçtiğimiz yıllardaki gibi. O nedenle bir kaç görselle de maraton hatıramızı pekiştirmek istedim.

Adım Adım koşucuları Hill Side Su Otel'de konakladı bu yıl da. Çok ilginç, hoş bir mekan. Yukarıdaki foto otel'in lobisi aslında ama biraz "club" havasınde düzenlenmiş. Her daim çalan müzik eşliğinde, rahat minderlere yayılıp keyif yapabiliyorsunuz.
Otelin lobisi hava kararınca bu sefer loş bir kızmızı ışıkla, tamamen club'a dönüşüyor. Görüntü görmeye değer... Müzikler harika.

Maraton sabahı, servis saatini beklerken...

Maraton sabahı, Başak ve Ayşe bizi uğurlamaya indiler.


Öger organizasyonu çok başarılıydı. Sporcuların kişisel eşyaları maraton boyunca sahanın bir kenarında saklandı, koşu sonrası her koşucunun eşyalarına sıkıntı yaşamadan ulaşması için.


Başak ve Özge bitiş çizgisinde bizleri beklerken

Ben, bitiş çizgisine metreler kala...

21km koştuktan sonra ancak bu kadar poz verebilmişim:)

Antalya Şehir Orkestrası koşuculara ve seyircilere keyifli anlar yaşattı.

Başak ve ben


Dinlenen sporcular

12 Mart 2010 Cuma

5. ÖGER RUNTALYA MARATONUNU YİNE YARDIM AMAÇLI KOŞTUK

5. ÖGER-Runtalya Maratonu geçtiğimiz pazar günü Antalya'da koşuldu. Bu yıl da 21 km lik yarı maratonu koştum. Derecem "1:45:56". 958 kişi içerisinde 238. oldum. İyi bir derece yaptığımı düşünüyorum. Kişisel olarak en iyi derecem oldu bu. Geçen yıl gibi, bu yılda boşa koşmadım. Adım Adım oluşumu kapsamında, Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği yararına bağış topladım koşarak.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Adım Adım'ın koşarak bağış topladığı 3 derneğin (Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği ("TOFD"), Toplum Gönülleri Vakfı ("TOG") ve Eğitim Gönüllüleri Vakfı ("TEGV") temsilcileri ve daha önemlisi toplanan bağışlardan faydalanan ihtiyaç sahipleri de organizasyona katıldılar. Koşucuları finişte karşılayarak onlara moral desteği verdiler.

Adım Adım Koşucuları sayesinde 2008 ve 2009 yılında ihtiyacı karşılanan kişi sayısı 1.182'dir. 2008 ve 2009 yılında Adım Adım koşucularının topladıkları bağış paralarıyla 194 akülü tekerlekli sandalye alınmı, 940 öğrenciye birer yıllık öğrenim bursu sağlanmıştır.

Bu yılın bağışları ise hale devam ediyor, bağış yapmayı düşünenler veya unutanlar için aşağıdaki bilgi ve bağış çağrısı mektubumu buradan da sizlerle paylaşmak istedim.

"4 yıldır Avrasya Maratonu 15km etabını ve 2 yıldır da ÖGER - Antalya Yarı Maraton'unu koşuyorum.

Avrasya Maratonu 15km etabını:
2006 yılında 1saat 21 dakikada koştum ve 534. oldum,
2007 yılında 1 saat 14 dakikada koştum 418. Oldum,
2008 ve 2009 yıllarında 1 saat 15 dakikada koştum fakat kaçıncı olduğumu hatırlamıyorum.

2008 yılındaki ÖGER Runtalya Maraton’unda yarı maratonu 1saat 49 dakikada koşarak 253. oldum. Geçen yıl ise uzun süren bir hastalıktan hemen sonra, tam iyileşemeden ve antrenman yapamadan katışdığım maratonu 2 saat 10 dakikada koştum.

Bu yıl, yaklaşık 2 aylık iyi bir antrenman döneminden sonra, sağlam bir şekilde Runtalya yarı maratonuna hazırım. Hedefim 1 saat 45 dakikada koşmak. Umarım başarılı olurum.

Maraton 7 Mart'ta. Bu yıl da geçen yıl gibi maraton sırasında
Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği (“TOFD”) adına bağış toplamaya çalışacağım.

Bağış toplamak için Amerika ve Avrupa’da oldukça sık kullanılan ve bir süredir de Türkiye’de ADIM ADIM Oluşumu sayesinde uygulanmaya başlanan bir yol olan "Yardım Koşusu veya Faaliyeti" (charity run) ile Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği için engelli arkadaşlarımıza akülü sandalye almak üzere bağış toplamak istiyorum.

Adım Adım, sportif etkinlik ortak paydasındaki insanların faaliyetlerini topluma yararlı bir hale getirmek üzere fikir üreten, bu fikirleri hayata geçirmek üzere emek veren insanların bir oluşumu. Amacı çok kısaca; sportif faaliyetler aracılığıyla yardım-destek-bağış farkındalığına katkıda bulunmak, ciddi miktarda bağış toplanmasına aracı olabilmek, kitleleri spor ve yardım kavramlarıyla tanıştırmak ve birleştirmek. Zaten daha detaylı bilgi web sayfasında mevcut.

Bir çok hastalık gibi omurilik felçlilerinin de yaşamı oldukça zorlaşmakta hatta bazı durumlarda maddi imkanlarının yetersizlikleri yüzünden evden bile dışarı çıkamamakta ve en doğal hakları olan eğitim ve sosyalleşme haklarını kullanamamaktadırlar. Sonuçları hayatı bu denli zorlaştırabilen bir rahatsızlığın insanın başına ne kadar kolay gelebildiği ise ayrıca dikkat edilmesi gereken bir konu.

Eğer bu kişilere destek olmak istiyorsanız sizlerden ricam aşağıdaki hesap numarasına (TOFD'nin hesap numaralarıdır) gönlünüzden geçen miktarda bir bağışta bulunmanız. Gönderdiğiniz bağışlar ile TOFD, 1 tanesi 2,300 TL olan akülü sandalyelerden olabildiğince almaya çalışacak ve TOFD’ne gerekli başvuruyu yapmış olan omurilik felçlilerine dağıtacak. TOFD Dernek statüsünde olduğu için şirket adına yapacağınız bağışlar vergiden düşülebilecektir.

Burada önemli olan bağışın miktarı değil. Önemli olan bir çok bağışın ve bağışçının olması ki birikim daha da anlamlı olsun.

Bağışların takip edilebilmesi için, banka dekontunun "açıklama" kısmına aşağıdaki bilgileri yazmanızı istiyorum:

"AÇIKLAMA: AAO /ALEV ÇANKAYALI, Kendi ADINIZ ve SOYADINIZ”

Bu şekilde her bir Adım Adım koşucusunun ne kadar para topladığı çok daha kolay takip edilebilecektir. Ayrıca bankaya gönderdiğiniz miktarı (ve mümkünse dekont kopyasını) bana e-posta ile bildirebilirseniz (adresim: cankayali@hotmail.com) ben de takip edebilirim. Bana göndereceğiniz bu e-postada adınızın ve bağışınızın açıklanmasını istemediğinizi belirtirseniz bu bilgi kesinlikle benim tarafımdan açıklanmayacaktır.

7 Mart Runtalya Maratonu'nu takiben akülü tekerlekli sandalyelerimiz alınacak ve yaptığımız bağış ile arzu edersek kimlere bağış yapıldığını da öğrenebileceğiz. Zaten bu konuda uygulama son derece şeffaftır. E-mail bilgilerinizi bana bildirirseniz, sandalye dağıtım törenlerini sizlere bildirebilir, bağışınızın yaratacağı güzel sonuçları görmenizi sağlayabiliriz.

Şimdiden teşekkürler, Sevgiler, Saygılar.

Alev Çankayalı (cankayali@hotmail.com)

TOFD BANKA HESAP NUMARALARI

Banka: Garanti Bankası, Üstbostancı Şubesi (Şb. Kodu 356)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (TL): 6297744 IBAN No: TR91 0006 2000 3560 0006 2977 44
Hesap No (GBP):9091114 IBAN No: TR93 0006 2000 3560 0009 0911 14
Hesap no (Euro): 9091115 IBAN No: TR66 0006 2000 3560 0009 0911 15
Hesap no (USD): 9091116 IBAN No: TR39 0006 2000 3560 0009 0911 16

Banka: Ziraat Bankası, Atrium Şubesi (Şb. Kodu 1672)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (YTL): 11366055 – 5006 IBAN No: TR750001001672113660555006
Hesap no (Euro): 11366055 - 5014 IBAN No:TR530001001672113660555014

Banka: Yapı Kredi Bankası , Atrium Şubesi (Şb. Kodu 990)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (TL): 84824212 IBAN No: TR140006701000000084824212



17 Şubat 2010 Çarşamba

BU GİNE BAŞKA GİNE (3) - SABIR TAŞI OLMAYI DENEYİMLEMEK

Okyanus kıyısında balıkçı kayıkları

Bir yerlerde ilkel toplumlarda zaman kavramının gelişmediği ve (en azından batı dünyasındaki gibi) algılanmadığı ile ilgili bir şeyler okumuştum. Akabinde Ekvator Ginesi’nde bu durumu tecrübe etme fırsatım oldu: Ekvator Ginesi’nde insanların zaman algısı "ultra" ağır, normal şartlarda saatle işi olmadıklarına eminim. Ama mesela bizler gibi yabancılarla bir program yaptıklarında bir zaman vermeye mecbur kalıyorlar (daha doğrusu onlar vermiyor , biz zorlaya zorlaya alıyoruz). Yalnız “bir Ekvator Ginesi saati” bizler için en iyi ihtimalle “5” veya “6” saate eşdeğermiş, bunu öğrendik:) Şaşmaz bir şekilde herşeyi en az 5-6 saat rötarla yapıyorlar, oda mecburlarsa. Yoksa, koyver gitsin... Sabırlı olmayı öğrenmek gerekiyor ama bu, inanın hiç kolay değil. Ciddi bir şekilde sabrınız sınanıyor bu ülkede... Bizim saatleri aşan, günlerle ifade edeceğimiz hatta hafta sınırına dayanan bekleme tecrübelerimiz oldu. Siz hiç bir otel lobisinde 9 saat birisinin gelmesini beklediz mi? Ve o birisi 4 saat gecikmiş olduğu halde her aradığınızda ısrarla "birazdan geleceğim" dedi mi? Bunu defalarca söylemesine rağmen hiç gelmediği oldu mu peki? Bizim oldu. Hem de pek çok kez... Otel resepsiyonunda birilerinin randevusuna gelmesini beklemek Ekvator Ginesi'ndeki en favori aktivitemiz oldu:)


Kaldığımız Otel Sofitel (ülkedeki o tarih itibariyle tek beş yıldızlı oteldi, sanırım şimdi bir kaç tane daha açıldı)

İngilizce’nin hiç bir anlam ifade etmediği, Fransızca’nın bir yere kadar işinize yaradığı böyle bir yerde İspanyolca bilmiyorsanız tam anlamıyla bir “hiçsiniz”. Ben sadece İngilizce bilirim, ekibimizde Fransızca bilen arkadaşımız sayesinde bir yere kadar durumu idare ettik ama bir yerden sonra, orada hizmetlerinden faydalandığımız meslekdaşım olmasa ne yapardık bilmem...


Malabo Limanı'na yaklaşam bir tanker

Ülkenin başkenti Malabo, ana karadan ayrı bir adada yer alıyor. Başkentte her yere yürüyerek ulaşabilirsiniz. Ada olması, asıl hareketin olduğu ana kara ile ulaşımları zorlaştırıyor. Her şeyin eski, derme-çatma ve güvenliksiz hissi verdiği böyle bir yerde ana karaya ulaşmak için ya en az 10 saatinizi gözden çıkarıp batacakmış hissi veren mini teknelere mülteciler gibi istifleneceksiniz, ya da tekneden sadece "biraz" daha güvenilir görünen pırpır uçaklara bineceksiniz. Uçakla ulaşım süresi 1 saate iniyor, o da eğer uçak vaktinde kalkarsa. Her ikisi için de bilet almış olmanız bu vasıtalara binebileceğiniz anlamına gelmiyor yalnız. Bu da o ülkenin gerçeği: Ne olursa olsun burada katı bir yönetim var, her zaman bazıları daha çok hakka ve imtiyaza sahip.

Diyelim ki biletiniz var, eğer o an bilmem ne bakanının karısının canı Malabo’dan Bata’ya gitmek istediyse ve uçakta yer yoksa, hanımefendiye yer açmak için uçağa güvenlik güçleri girip, gözlerine kestirdikleri insanları itiş-kakış uçaktan indiriyorlar. Bizim için “dehşetli”, orası içinse gayet olağan bir durum. Sıkıysa itiraz edin:)

Malabo'daki Başkanlık Saraylarından biri

Karayolu seyahatine kalkışmak ise tam anlamıyla bir “delilik”, bunu isteyene “deli” gözüyle bakıyorlar zaten. Biz de "ille de karayolu ile gezelim" diye yanıp tutuşmuyorduk ama şartlar gereği kendimizi böyle bir seyahati yapmaya mecbur bulduk, neden araçla yola düşmeye cüret edenlere “deli” dendiğini anladık:)

Her an her yerde karşınıza çıkan kertenkeleler, aile ferdi sayılıyor burada:)

Yağmur ormanları (inanın her zaman bu kadar sevimli ve cazip görünmüyorlar:))

15 Şubat 2010 Pazartesi

BU GİNE BAŞKA GİNE (2): GÜNLÜK HAYAT


Ekvator Ginesi halkı (yönetici sınıf dışında) yaşadığı dehşetli fakirliğe rağmen, genelinde “gamsız” ve “tasasız” bir halk. Bana kalırsa sebebi, bir grup Afrika halkına has genetik özelliklerin yanısıra, aynı Tanzanya’da olduğu gibi, henüz kapitalizmin nimetlerinden (ya da dertlerinde mi demeli?) tam olarak faydalanmıyor olmaları. Evet, çılgınca görgüsüz bir zengin sınıf var, ama halk sanırım henüz ben niye böyle değilim, ben de niye yok?” diye bir sorgulamaya ve akabinde hınç biriktirmeye başlamamış. Henüz “sahip olmak ve tüketmek” üzerine kurulu bir dünya görüşleri tam olarak oluşmamış (petrolün sebep olacaklarını görmek içinse henüz zaman var). Bunun belki de doğal bir sonucu olarak, tüm bu fakirliğe rağmen, ülkede kayıtlı suç oranı % 1’in altında. Hırsızlık, tecavüz, gasp, cinayet vb. gibi neredeyse istatiksel değer dahi taşımayan çok az sayıda kayıtlı suçun faili ise ülkeye petrol işinde ve maden ocaklarında çalışmak için gelmiş yabancı işçilermiş ( “kayıtlı olmayan” başka garip olaylardan ise sonra bahsedeceğim).

Afrika’nın yerel hayatı temelde doğa ile içiçe, mümkün olduğunca doğa ile uyumlu ve (bize göre)son derece basit bir yaşam sürmek üzerine kurulu. Binlerce yıl boyunca bu kültür neredeyse hiç değişmemiş. Bizlerin bu hayat algısını tam olarak anlayabilmesi çok zor, hatta neredeyse "imkânsız" diyebilirim. Eğer yeryüzünde ve evrende farklı boyutlar olduğuna inanıyorsanız, söyleyebileceğim Afrika insanı ile bizlerin kesinlikle aynı boyutlarda yaşamadığıdır. O nedenle anlamaya çalışmamak daha manalı bir çaba olabilir. Enerjiniz boşa gitmez, öylece, olduğu gibi kabul edin, gitsin... Bunu şimdi söyleyebiliyorum, oradayken epeyce anlamaya çabaladım, şaşırdım, isyan ettim:) Zaten herşeyi anlama çabası değil mi bizi içten içe kemirip bitiren? İnsanlara karşı hoşgörümüzü gereksiz yere yitirmemize sebep olan?
Halkın büyük çoğunluğu elektriği ve akan suyu olmayan tek göz ahşap barakalarda yaşıyor, eşya, mobilya gibi gereksiz detaylar yok hayatlarında (ilginçtir, evlerin çoğunda elektrik olmamasına rağmen, sokakta gördüğümüz pek çok insanda cep telefonu vardı). Bahçelerinde yetiştirdikleriyle ve ormanda yakaladıklarıyla besleniyorlar. Maymun ve farenin favori ve ucuz protein kaynakları olduğunu söylediler. Ben pazara gitmediğim için görmedim, ama orada yaşayan meslekdaşım maymun, fare ve bilumum ilginç hayvanı ve haşeratın yendiğini, kendilerini iplere asılmış halde sergilenirken orada-burada görmenin olağan olduğunu söyledi.

İlk dikkat çeken, şehirlerde çöp kutusu ve çöp toplama sisteminin olmaması (tahmin edebileceğiniz gibi, ayrıcalıklı zümrenin yaşadığı konutlar ve şehir merkezi hariç, foseptik sistemi de yok). Buna karşılık, bira şişesi dağlarını saymazsak, sağda solda yığılmış çöp de yok. Çünkü bu insanlar alışkanlıkları gereği (biraz da mecburiyetten) organik yaşıyorlar, çöp falan üretmiyorlar, hayatlarında süper marketten alınan ambalajlı tüketim maddeleri yok. Eski sahipleri olan İspanya’dan gelen biraların cam şişelerini de ne yapacaklarını bilememişler haliyle, bilemedikleri içinde bu şişeler orda burda mini dağlar oluşturmuş:)

Halkın hayatında çok önemli olduğu alenen belli olan iki şey var: Dans ve bira... Zaten dansetmeyi sevmeyen Afrikalı var mıdır? Ama bu insanlar kadar güzel dans edenini görmedim henüz. Ne kadar bana öğretmeye çalıştılarsa da pek başarılı olamadım. Ama kendimden geçe geçe seyrettim onları, kötü de olsa taklit ettim fırsat buldukça:) Sadece barlarda, gece klüplerinde değil, sokaklarda, köşebaşlarında, müzik sesi gelen evlerin içinde, sahilde ve kilise bahçelerinde danseden insanlar görmek gayet olağan bir durum bu ülkede. Gece klüplerinde ise tuhaf bir adet olarak, insanlar ayna karşısında kendilerini seyrederek dansediyordu, bu da ayrıca enteresan:)

Bir gün gittiğimiz okyanus kıyısında külüstür bir arabanın üzerine bağlanmış iki devasa hoparlörden yankılanan müzik eşliğinde çılgınca danseden kızlı-erkekli bir grup görmüş, o iki dev hoparlörün nasıl olup da o gençlerle birlikte aynı küçük döküntü arabaya sığdığını ve daha önemlisi niye buralara kadar taşındığını anlayamamıştım. Sonradan, şehir merkezinde bindiğimiz bir taksinin bagajında da adeta “yedek lastik” gibi böyle dev hoparlörlerin taşındığını gördüm. Fırsat buldukça arabaları kenara çekip, hoparlörleri teybe bağlayıp, dans etmeye başlıyorlarmış (örneklerini sonradan bolca gördük)...

Plajda eğlenen gençler

Orada yaşayan meslekdaşım müziğin ve biranın bu insanların hayatındaki "tek eğlence" olduğunu söyledi. Dansedebildikleri ve içecekleri biranın parasını o gün çıkardıkları sürece sorun yok. Günlük yaşanıyor. Bir yabancı şantiye müdürü maaşı dağıttıklarının ertesi günü hiç bir işçinin işe gelmediğini, zaten getirmeye de güçlerinin yetmediğini söylemişti. İşçiler “tam kadro” bira içmeye ve dansetmeye gidiyorlarmış, maaşlarının tamamını aynı gün içinde harcayarak...:)

Gittiğimiz plajda (ve sonra sıcak hava nedeniyle yarı çıplak dolaşan pek çok çocuk ve yetişkinde) gördüğümüz ve pek şaştığımız bir durumdan bahsetmek istiyorum: Belki genetik bir sebepten, belki kesim stilinden , belki de anti hijyenik doğum şartları nedeniyle insanların bir kısmının göbek deliklerinin dışa doğru iri (bazıları ceviz büyüklüğünde, bazıları daha da büyük) bombe yapmış olduğunu gördük. Bakması insanın içini bir hoş yapsa da, nasıl oluştuğunu kesinlikle anlayamadığımız bir durum.

Göbeğe dikkat!

Ve tabii ki çocuklar, her zamanki gibi dünya tatlısı... Hepsini mıncıklamak, sıkıştırmak, öpücüklere boğmak istedim... En çok etkilendiğim ise akşam saatlerinde şehirdeki her bir sokak aydınlatma lambasının altında ev ödevlerini yapmaya çalışan ya da kitap okuyan çocukların bulunmasıydı. Evlerin çoğunda elektrik olmadığı için, çocuklar akşamları lamba avına çıkıyor ödevlerini yapabilmek için... Akşam olunca her sokak lambasını bir minik öğrenci kapıyor, altı boş olan sokak lambası göremezsiniz.


Yedim ben bunları, yemeden önceki son görüntüleri:) (Sağ alttaki devasa göbek bombesini seçebildiniz mi?)

Ekvator kuşağındaki bu ülkede hava sıcaklığı, arada 3-5 derecelik sapmalar olsa da, tüm yıl aynı: 30 derece civarında puslu, aşırı rutubetli ve bunaltıcı. Buharlaşma çok yoğun olduğundan, güneş de pırıl pırıl parlamıyor, hep pusun, bulutların arkasından salıyor ışınlarını. Yağmur mevsimi sonrası sıtma yayan sivrisineklerin mevsimi başlıyormuş. Son ziyaretimiz bu döneme denk gelince, kalış süremiz de bağışıklık oluşturmaya yeterli olmadığından, antibiyotik kullanmamıza rağmen, oradakilerin tavsiyesi üzerine kısa kollu, deriyi açıkta bırakacak giysiler giymekten kaçındık. Denize falan da girmedik haliyle. Böylece rutubetli sıcağın insanın nefes almasını dahi zorlaştıran etkilerine bolca maruz kaldık.

Şehir merkezlerinde tam anlaşılmasa da, kırsaldaki tabiat nefes kesiyor.

10 Şubat 2010 Çarşamba

BU GİNE BAŞKA GİNE (1) – KİMDİR, NEDİR?

Ekvator Ginesi Bayrağı

Şu ana kadar tespit edebildiğim kadarıyla Dünya üzerinde “Gine” ismini taşıyan 4 tane ülke var: Gine, Gine Bissau, Papua Yeni Gine ve Ekvator Ginesi. Daha pek çok “Gine” olabilir, mitoz bölünerek çoğalıyor olabilirler, ben bu yazıyı yazana kadar bile sayıları artmış, verdiğim bu bilgiyi “eksik” hale getirmiş olabilirler:) Papua Yeni Gine dışındakilerin hepsi Afrika’nın Atlas Okyanusu kıyısında bulunuyor.

2008 yılında yolum iki kez Ekvator Ginesi’ne düştü. Adından anlaşılacağı gibi, Ekvator Ginesi ekvator çizgisinin hemen altında, eski bir İspanyol sömürgesi. Latin Amerika'da bulunan "Ekvador" ile karıştırılıyor sık sık. Yaklaşık 200 yıl süren sömürge devri 1968’de ülkenin bağımsızlığını ilan etmesiyle sona ermiş. Resmi dili İspanyolca. Biraz araştırmayla ulaştığım bilgilere göre bazı “en” li ünvanların da sahibi: Kıta Afrikasındaki nüfus bakımından “en küçük” ülke; Kıta Afrikasındaki “en küçük” Birleşmiş Milletler üyesi ve Dünya'da İspanyolca'nın konuşulduğu “en küçük” ülkeymiş (kaynak: vikipedi) .

Ülkenin başkenti "Malabo", gördüğünüz gibi, anakaradan "uzakça" bir adada bulunuyor. İşaretler gittiğim yerleri göstermekte.

Hep “en küçük” olacak değil, bir “büyük” değeri var ki, o sayede yeni yeni adını duyurmaya başlamış: Petrol. 1996’da bulunan petrol ülkenin kaderini farklı bir yöne itmiş. Ülkenin 1979’dan bu yana "cunta" yönetimi altında olduğunu söylüyor kaynaklar (bkz: vikipedi); pek çoğumuz “diktatörlük” diyebiliriz (bana sorarsanız bir nevi “kabile şefliği”, çünkü kabile gelenekleri halen ve cidden ağır basıyor ülkede). Bununla birlikte, resmi sıfatıyla “cumhurbaşkanı” nın bu denli sevilip sayıldığı başka ülke var mıdır, bilmem. Şimdi diyeceksiniz ki "korkudandır o sevgi":) O kadar detayı hakkında ahkam kesecek bilgi sahibi değilim, ama bu bilgiyi orada uzuuuun yıllardır yaşayan yabancılar da doğruluyor. Benim de gözüme ilk takılan kadın, erkek pek çok insanın üzerinde cumhurbaşkanının resimlerinin basılı olduğu çiçekli böcekli kumaşlardan yapılmış entariler giymekte olduğu:) Başkan da bu sevgiye layık olacak bir performans sergilemek gayretinde. Her ne kadar bu konuda henüz çok büyük yol katedilememiş olduğunu görsek de, ülkenin şantiye alanına dönmüş halinden iyi niyetli pek çok girişimin olduğunu ve bir kaç yıl sonra ülkenin silüetinin esaslı bir şekilde değişeceğini söyleyebiliriz. Sadece 10 yıl öncesine kadar kakaodan başka hiç bir ekonomik değeri olmayan bu ülkede petrolden gelen para ile ciddi bir yatırım hamlesi başlamış "görünüyor".

Fakat ben bu tür siyasi-ekonomik konulara girmek niyetinde değilim. Amacım, toplamda 3 hafta geçirdiğim bu ilginç ülkede kendi gözüme takılanları, "ilginç" tecrübelerimi paylaşmak. Şu ana kadarki hayatımın en renkli ve garip macerası oldu diyebilirim. Bu macerayı ise, affınıza sığınarak, ancak "7 bölüm"e sığdırabildim, yazsam yazacaktım daha, anlatacağım daha çoktu ya "yetsin bu kadarı" dedim bir noktada:) Umarım sıkılmadan okursunuz:)


Öncelikle; ülkede kıymetli "petrol rezervleri" olunca, ülke “sıkı” bir yönetimle yönetiliyor olunca, ülkenin tamamı “stratejik bölge” olarak kabul ediliyor olunca, fotoğraf çekmenin de “yasak” olduğunu söylesem bana inanır mısınız? Bu yasaktan habersiz çektiğim fotoğraflar ile bu yasağı öğrendikten sonra “yine de” kaçak-göçek çekmeye çalıştıklarım arasındaki fark bariz zaten:) Oradaki ex-pat meslekdaşımın yasak konusunda beni uyarması üzerine sekteye uğradı sanatsal faaliyetlerim. Bir başka ex-pat meslekdaşın bu yasağa uymadığı için 2 günü nezarethanede geçirdiğini öğrendim. Eh, ben ucuz kurtuldum:)

Diğer taraftan, kırsalda da (güvenlik güçleri olmasa bile) doğru dürüst fotoğraf çekemedim. Zira yerli halkın çoğunluğu, her ne kadar çoğunlukla "katolik hristiyan" olsalar da, hala yerel pagan inançlarını da korudukları için, fotoğraf çekilmesinden hiç ama hiç hoşlanmıyor, istemiyorlar, çekmeye cüret ederseniz esaslı ve korkutucu tepki variyorlar. Çünkü, ruhlarının o fotoğrafa hapsedildiğine inanıyorlarmış. Teşebbüslerimden birinde ben de sert tepki alınca tırstım, bir daha izin almadan yeltenmedim insanların fotoğraflarını çekmeye. Tabii görsel belge eksikliği burada anlatacağım bazı şeylerin “palavra” ve “abartı” olarak değerlendirilmesine sebep olabilecektir. Gelin görün ki kapı gibi şahitlerim var:)

27 Ocak 2010 Çarşamba

ALAÇATI'DA YENİ YIL

2010 yılını Alaçatı'da karşıladık biz. Senelerce gitmeyi düşünmediğimiz Alaçatı ve Çeşme Yarımadası'nı 2009 yılı içinde iki kez ziyaret etmiş olduk böylece.
İkisi 60 yaş üstü toplam 10 yetişkin, 3,5 yaşında dünyalar tatlısı bir çocuk ve dünyanın en bilge köpeğinden oluştu bu kez tatilciler. Seneler içinde farklı yerlerde dere tepe düz gitme, yeme-içme ve sınırları zorlama konusundaki fantezileri birlikte gerçekleştirdiğimiz dostlar onlar. Bazılarını önceki yazılarımızdan biliyorsunuz. Ortak özellikleri doğa içinde olmayı sevmeleri ve şekil kaygısı taşımamalarıdır. Bu ekipte her şey "okey" dir, kimse kimseye bir şeyi neden yapmak istediğini ya da istemediğini sormaz. Yapmaya zorlamaz. Buna rağmen ekibin ortak hareket kabiliyeti de şaşırtıcı derecede yüksektir. "Rahatlık" sanırım bu dostlarla geçirilen zamanın özetidir.

Arkadaşlarımızın ailesine ait çok güzel bir taş evde kaldık. Ev sahiplerinin niyeti yakın zamanda bu evi bir butik pansiyona dönüştürmek (o zaman buradan sizleri haberdar edeceğim), ama sağolsunlar bizleri geçen sefer olduğu gibi bu kez de "misafir" olarak kabul ettiler.


Kaldığımız ev tipik bir Alaçatı eviydi. Sahiplerinin zevkini yansıtan, sıcacık, çok keyifli bir mekan.

Hava da 4 gün boyunca güneşini eksik etmedi üzerimizden. Meşhur Çeşme rüzgarlarına rağmen, neredeyse tek kazakla, üşümeden bir Aralık tatili yaptık.

Yeni yıla en sağlıklı yemekleri yiyerek girdik. Herkesin getirdiği yiyeceklerle harika bir sofra hazırladık. Yeşil rengin hakim olduğu, tipik bir Ege sofrasıydı aslında. Bu sayede gönül rahatlığıyla yedik her şeyi. Eminim çok az insan yeni yıla Cibes ("jibes" değil, "cibes" efendim:)) ve turp otu yiyerek girmiştir:)

Yeşiller Hareketi:)

Saatler 24'e yaklaşırken çıktık Alaçatı sokaklarına. Manzara şaşırtıcı ve çok güzeldi.

Yılbaşı gecesi Alaçatı sokakları

Zaman zaman kördüğüm olacak derecede kalabalıktı sokaklar. Alaçatı'nın popüler mekanlarındaki sokaklara taşmış yılbaşı eğlencelerine ek olarak, Alaçatı Belediyesi de çok özenli bir açık hava partisi organize etmişti. Herkes yüzünde gülümseme, kafasına göre takılıyordu. Bilirsiniz, ülkemizde efendice eğlenmeyi bilmeyen ve hiç bir zaman öğrenemeyeceklerinden artık neredeyse emin olduğum bolca insan yaşıyor. İnsanların en naif içgüdülerini bile en çirkin şekilde sabote eden bu tip insanların eylemlerine ya da, en azından, eylem haberlerine hepimiz maruz kalıyoruz. Türkiye'de çirkin taşkınlıkların ve tacizlerin yaşanmadığı kutlama ya da eğlence sayısı azalıyor gibi. Fakat, Alaçatı'da gördüğümüz "kutlama manzarası" bizim mecburen öğrenmek zorunda kaldıklarımızdan tamamen farklıydı: Sosyetesi, yerlisi, turisti, genci, yaşlısı, çocuklusu, bebeklisi, baş örtülüsü insana yakışanı yapıyor, "medeni" bir şekilde ve kendince eğleniyordu orada. Biz de karıştık gittik kalabalığın arasına. Hatta birbirimizi de kaybettik, ekibin her bir üyesi 2010'a ayrı yerde ayrı pozisyonda girdi:)

Tatilin kalanında ne mi yaptık? Altınkum sahilinde, deli gibi esen rüzgara karşı yürüdük hep birlikte, koştuk, uçma denemeleri yaptık, oradaki tepelere tırmandık.

Erkekler Altınkum'da tırmandıkları tepede Rio de Jenerio'nun meşhur Hz. İsa heykelini taklit etmeye çalışırken:)

Sonra Ildırı köyüne gittik, ben bayıldım oraya. Dere tepe yürüdük orada, köyün yamacındaki az bilinen Erithrae antik şehrinin harabelerini gezdik, eski kiliseyi gördük ve tepenin en ucuna tırmanıp enfes Ildırı koyunun ve civarındaki adaların manzarasını seyrettik.

Ildırı'ın tepeden görüntüsü


Yolumuza çıkan kuzu kulaklarını topladık. İlk kez enginar tarlası gördük. Soframızdaki enginarın kaynağı Alaçatı haberiniz olsun, ben de yeni öğrendim. Her yer enginar tarlası.

Enginar Tarlası hatırası:)

Bu da enginar salatası. İlk kez yedik ve bayıldık.

Kısa sürede Alaçatı'nın sembolü haline gelen rüzgar değirmenlerini sadece uzaktan seyretmekle yetinmeyip, yanlarına gittik. Ekipteki iki arkadaşımızın torpili sayesinde santrale girip kendilerini yakından tanıma ve çıkardıkları enteresan sesi duyma şerefine nail olduk. Bu ses ve mekan iyi birer gerilim filmi unsurları olabilirler:) Temiz bir enerji kaynağı oldukları için sayılarının artmasını diliyoruz. Mevcut santraller Alaçatı bölgesinin elektrik ihtiyacını karşılıyormuş.
Rüzgar değirmenlerinin dibine gidince böyle görünüyorlar:)

Bu da uzaktan görüntüleri. Çok hoş...

Ilıca plajında daha önce sadece televizyonda gördüğüm uçurtma sörfünü yaptı erkekler (Alev'in makinasını teknik bir nedenle henüz yükleyemedik bilgisayara, o yüzden sörf fotolarını daha sonra koymek niyetindeyim). Sonra Dalyan'a gittik, Alaçatı pazarını gezdik, Alaçatı'nın güzel mekanlarında güzel kahveler, sıcak şaraplar içtik. Alaçatı sokaklarını ise yürüyerek ya da bisikletle kaç kez arşınladığımızın sayını bilemiyorum. Yürüdük yürüdük yürüdük... Her seferinde başka bir güzelliğe takıldık. Tabii ki en güzel balıkları, sebzeleri, meyveleri ve kumruları götürdük afiyetle:)

Velhasıl, çok keyifli, tüm hareketine rağmen hem bedenen hem de ruhen dinlendirici bir tatil oldu. Yeni yılı tam da takip eden yıllarda olmasını dilediğimiz şeyleri yaparak karşıladık. Sadece dilemekle kalmamış olduk yani, "bilfiil" uygulamalı olarak gösterdik evrene "biz daha uzun süreler bu şekilde takılmayı istiyoruz hayatta" diye. Herhalde anlamıştır:)

12 Ocak 2010 Salı

SONUNDA...

Doğa sporları ve özellikle dağcılıkla ilgilenenlerin efsane markası The North Face sonunda Türkiye'de... Gerçi resmen geleli 6 aydan fazla oldu sanırım ama benim ürünleriyle resmen haşır neşir olabilmem ancak dün itibariyle gerçekleşti.
Doğa sporları faaliyetleri için tasarlanan üst kalite sınıfında, sağlam, yüksek performanslı ve aynı zamanda da şık ürünlerin üreticisi the North Face aslında uzun zamandır Türkiye'ye gelmek istiyor, ancak telif hakları ile ilgili ilginç bir nedenden gelemiyordu. 4 yıl önce, dağcılık faaliyetlerimizin yoğun olduğu dönemlerde, ABD'ye giden bir arkadaşımız sayesinde önce bir adet içliğine, sonrada Alev'in Almanya hediyesi olarak getirdiği mucizevi "windstopper" ceketine sahip olabildiğim, birbirinden fonksiyonel ve zevkli diğer binlerce ürününü ise ancak web sitelerinden içimiz geçerek takip ettiğimiz The North Face'e ulaşmak artık çok kolay.
Haftasonu alışverişe gittiğimizde bir kaç ürününü Armada'daki Adventure Republic Mağazasında görmüştük. Turan Güneş Bulvarı'ndaki Kar Spor'da daha çok çeşit olduğunu duyduk. Dün ise iş için gittiğim İstanbul'da, işimin erken bitmesini fırsat bilip, The North Face'in Çırağan Oteli'ne çok yakın olan kendi mağazasında bir saatten fazla zaman geçirdim. Uçak yakalama derdim olmasa daha da kalırdım, o derece kendimi kaybettim:)

Hemen söyleyeyim: The North Face ucuz bir marka değil (en azından ABD dışında), ama kalite-konfor-fonksiyonellik-güvenilirlik-şıklık kategorilerinin hepsinden yüksek notla sınıfı geçen ve artık bir çeşit "fenomen" sayılabilecek bir marka için çok pahalı da sayılamaz. Şöyle örnekleyebilirim: Dağcılık için tasarlanmış özel teknik kıyafet ve ekipman haricindeki ürünlerinin fiyatları kabaca Nike-Adidas mağazalarındaki fiyatlar ayarında. Teknik kıyafet ve ekipmandaki fiyat farkına ise markadan çok, bu tür ürünlerde kullanılan özel malzeme (Goretex) sebep oluyor. Goretex kullanılan her malzeme markası ne olursa olsun zaten pahalıdır. Bu ara kur farkından dolayı Türkiye'deki fiyatları Avrupa fiyatlarından biraz daha hesaplıya geliyormuş. Kaldı ki buradan alacağınız her ürünün şıklığı yanında, aslında belirli ve çok etkili bir fonksiyonu daha var. Ve inanın hiç eskimiyorlar.

Mağaza yetkilisi ile de epey sohbet ettik. The North Face'in web sitesinde ya da kataloglarında yer alan ama kendi mağazalarında bulunmayan ürünleri de (acil istenenler dışında) ekstra maliyet yaratmadan, katalog fiyatına getirdiklerini söyledi. 2800'den fazla ürün çeşidi arasından mağazaya ürün seçmenin işin hem en zevkli hem de en zor kısmı olduğunu da ekledi:) Ana mağaza sadece İstanbul'da , fakat diğer illere bayilik şeklinde ürün veriyorlar. Sipariş üzerine her yere ürün de gönderiyorlar. İlgilenenler için The North Face Beşiktaş Mağazası'nın telefon numarası "236 32 08", mağaza sorumlusu ise Mahmut Bey.

İlk The North Face Seferimin ganimetleri güzel bir yazlık trekking pantalon ve çok şık bir siyah elbise [evet, "günlük hayatta da tarzımdan ödün vermem hocam" diyenler için bir de "outdoor casual" klasmanı var:)] oldu. Alev'e ise koşarken ya da dağda bayırda çok işine yarayacak, ter tutmayan bir üst aldım. Üstelik bunları numune reyonundan seçtiğim için özel bir indirimden de faydalandım. Daha ne olsun:) "NEVER STOP EXPLORING *" der, yazıyı bitiririm:)

(*The North Face'in sloganı)