26 Eylül 2011 Pazartesi

EGE'DE BİR YER - I




Başlığı özellikle böyle attım. Çünkü tatil rotamızda 3 yıldır yer alan, artık iyice şehirleşmiş ve “medya yıldızı” olmuş, olunca da neye uğradığını şaşmış bu Köyün ekstra reklâma hiç ihtiyacı yok. Anladınız değil mi nereden bahsettiğimi? Ege'de bir Yarımada üzerinde, 4-5 yıl öncesine kadar sadece ve ağırlıkla İzmirli turistlerin ve sörfçülerin bildiği, denizde kıyısı olmayan, bir miktar metruk taş evden oluşan bu Köy bu sene tatil rotamızın da ilk durağıydı… "Köy" demeye devam edeceğim ama artık köylükle (en azından yaz aylarında) alâkası kalmadığını da bilin.



Hayatının akışı sakin ve (bilinçli macera arayışları dışında) yormayan tatil yerleri asıl tercihimiz. Türkiye’de bu kolay iş değil, nitekim kalabalık bir ülkeyiz, kabımıza sığmıyoruz. Çoğunluğumuz genelde kalabalık, içiçe aile ve ortamlarda yetiştiğinden midir nedir, içine girdiğimiz tüm sosyal ortamlar da alabildiğine kalabalık olsun istiyoruz, seviyoruz . Hem iletişim hem de ulaşım imkânlarının son sürat arttığı ve kolaylaştığı bu dönemlerde hemen her yer ve herkes eninde sonunda popüler hale gelecek, başta ekonomik motivasyon olmak üzere, bilemeyeceğimiz bir yığın nedenle, zorla da olsa popüler (ve kalabalık) hale getirilecektir. Yani alışmaktan başka çare yok gibi:)

Böyle bir durumda, stratejiyi de adeta bir "oyun" havasına büründürüp, buralarda bulunup da yine de sessiz, sakin kalmayı başarmış, gizli saklı mekanların, ortamların arayışına düşmek de ayrı bir keyif oluyor. Tatil demek rahatlık demek, cana gelebilecek zararlar dışında, bir tatilde olan-olabilecek hiç bir can sıkıcı şey bizim o seyahat ya da tatilden aldığımız keyfi gölgeleyemez. Hatta bir "yaşanmışlık" ve "tecrübe" olduğundan, tatil sonrası birikimlerimizi, sohbetlerimizi de zenginleştirir, anlata anlata o can sıkıcı olayın karikatürize bir hale dönüştüğü de çok olur:)

Evet, Köy ve üzerinde bulunduğu Yarımadanın “ambiyansı” çok hoş, hatta Köy dışında Yarımada üzerinde bakir ve sakin olan pek çok başka yer de var. Ancak, tıpkı Güney Ege’nin bir başka kontrolsüzce popüler hale gelmiş tatil şehri gibi, burası da artık kontrolsüz bir kalabalığı (ve dolayısıyla yatırımı) mıknatıs gibi üzerine çektiğinden, özellikle "high season" denilen Temmuz-Ağustos aylarında bizim gibi “yabani” turistlere çok cazip gelecek bir yer değil. Fakat gerçeklerden de kaçamıyoruz: Çok sevdiğimiz bir grup arkadaşımız bir süredir burada (ve İzmir’de) yaşıyorlar ve biz onları ille de görmek istiyoruz. Bu şartlar altında, sevgi üstün geliyor tabii ki:)



Alaçatı'nın güzel sokakları, böyle boşken güzelliği çok net

Hem toplum hem de bireysel olarak her şeyin “suyunu çıkarmak” eğilimindeyiz, hatta eğilimin ötesinde, bilfiil çıkarıyoruz. Duygularımızı, davranışlarımızı abartıyor, sevdiğimiz şeyleri de (insan, mekân, fikir vb. fark etmez) sevdiğimiz için adeta öldürüyoruz. İşte, bence bu şirin Köye yapılan da tam bu: “Çok sevdiği için öldürmek”



Evet, Köy Türkiye’de örnek teşkil eden yerel bir sivil toplum organizasyonun yoğun çabası ile korunmaya çalışılıyor. Bu kapsamda Köydeki mimari dokuya uymayan binalar, çok katlı yapılar yapmak, araçla Köy merkezine girmek vb. yasak. Hatta işletmelerin plastik sandalye kullanması, döner, kokoreç gibi kokusu çevreyi taciz eden yiyecekler satmaları dahi yasak. Hepsi çok güzel, takdire şayan. Ama beklenmeyen (yoksa "beklenen" mi demeli?) sonuç: Medya bombardımanı nedeniyle her taşın altından bir “butik” otelin, bir “butik” restoranın, bir “butik” işletmenin fışkırması…



Bu kadar çok “butik” olma iddiasında mekan olunca “butik” kelimesi de gerçek anlamından tamamen uzaklaşmış, anlamı Türklerin kendisinden anlamak istediği yepyeni başka bir anlamla yer değiştirmiş oluyor. Bu kadar çok “butik” işletme olursa, elbette acımasız (ve belki bir miktar "etik olmayan") bir rekabet de aynı anda gelecektir (Buna güzel bir örnek: Küçük Otelleri Kitabı'nın bu yılki baskısına en çok otel bu Köyden katılmış).


Bu rekabet ilk etkisini özellikle kafe-restoran-bar tarzı işletmelerde sokaktan geçen müşteri adayının dikkatini çekmek ve diğer mekanlardan müşteri çalmak niyetiyle açılan “müzik sesi” olarak gösteriyor. Her mekânın müziği birbirine karıştığı için, ve zaten yollardan sel gibi akan insanların uğultusu her daim mevcut olduğundan, nihayette ortaya çıkan hoş olmayan bir gürültü. Ve bu durum Köyün doğal ambiyansı ile taban tabana zıt, bana kalırsa Köy merkezi için çok da antipatik etki yaratıyor.

Oysa ilk kez 2009'da gittiğimizde dahi, kalabalık aynıydı da, mekânlardan taşan müzik sesi yoktu, bu konuda o zaman mevcut işletmeler kendi aralarında bir uyum ve anlaşma sağlamış görünüyorlardı. Daha yüksek ses eşliğinde eğlenip dansetmek isteyenler, Yarımadanın daha ücra bölgelerine dağılmış ve sabaha kadar açık olan gece klüplerine gidiyorlardı. Geçen 2 yılda yeni açılan mekân sayısı adeta roketlendiği için, işletmeler arasında bu uyumun kalmadığı, konulan kuralları da özellikle yeni işletmecilerin takmadığı anlaşılıyor. Bu takmama hali, genelde bu tür yerler için sonun başlangıcıdır, zira kısa zamanda bu zamana kadar başarılı koruma çalışmalarıyla ve tamamen işletmecilerin iyi niyetli katılımlarıyla Köyü bir "marka" haline getirmiş sivil toplum örgütünün kuralları, tavsiyeleri de bir süre sonra daha çok kazanç peşinde olan işletmeler tarafından dikkate alınmaz hale gelecektir. Bu projeksiyonumda haksız çıkmayı dilerim bu arada.

Anlamakta zorlandığımız şey şu: Yüzlerce yıldır, bırakın yeni bina yapılmasını, mevcutların tadilatı dahi çok sıkı teknik ve estetik kurallara tabi mini minnacık Porto Fino'ya, bu Köyden kat kat fazla turist yağıyor ve dünyanın parasını bırakıyor. Ama oranın sokaklarında böylesi bir kalabalık, böylesi bir uğultu olmuyor. Dahası, Porto Fino halkı ve esnafı da "daha da para kazanmamız lazım, illa ki yeni oteller, yeni restoranlar vs. açalım, müşterinin dikkatini çekmek için müziğin sesini az biraz daha açalım" demiyor. Biz de işler nasıl kısa sürede benim "sevdiği için öldürmek" diye tanımladığım bu durumlara geliyor???



Kalabalık kısmına değinmek aslında gereksiz olacak, ama yani öyle böyle değil. Ben hiçbir zaman insanların kalabalık ortamlardan nasıl bir keyif aldıklarını, daha da ileri gidip bunu bir "yaşam tarzı" haline getirmelerini anlayamadım. Benim onları anlayamadığım gibi, onların da benim gibi düşünen insanları anlamadıklarını düşünüyorum. Kendilerine saygılıyım, yeter ki onlar da bizim gibi sessizlik ve sakinlik arayışında olan insanların zaten zar-zor bulabildikleri doğal yaşam ortamlarına saygılı olsunlar.


Gerçekten pek çok insan kalabalık ve gürültüyü seviyor. Daha doğrusu seviyor mu bilemeyiz, ama en basitinden ultra kanıksamış, hayatının parçası saymış durumda.


Yarımadanın en "tropik" görüntülü denizi Ilıca'da


Peki insan tatile niçin çıkar? Özellikle 30’larını geçmiş, çalışan kesim için soruyorum: Geldiğiniz yerdeki yaşam alışkanlıklarının dışına çıkma fırsatı değil midir tatil denen lüks zaman boşluğu? Köye gelenlerin neredeyse tamamını İstanbul-Ankara-İzmir turistinin oluşturduğunu dikkate alırsak; eğer aynı yaşadığınız yerdeki gibi her yere arabayla gitmeniz, her gittiğiniz yerde park yeri bulmanız, park için para ödemeniz, en basit bir yemek için dahi uzun uzun planlar yapmanız gerekiyorsa, herhangi bir mekânda yer bulabilmek için daha sabahın erken saatinde rezervasyon yaptırma telaşına düşüyorsanız, üstelik rezervasyonla gittiğiniz yerde yoldan akın akın geçenler size değiyor, çarpıyorsa, para vermeden neredeyse hiçbir yerde denize giremiyorsanız, allah aşkına bunun neresi tatil oluyor?


Bizim gibi düşünüyorsanız, bu Köye kış, ilkbahar ve sonbahar aylarında gidin, özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında uzak durun. O zaman gerçek ruhunu sindire sindire yaşayabilirsiniz. Çünkü Köy ve Yarımada gerçekten güzel, fakat kalabalık nedeniyle güzelliği biraz gölgeleniyor, geri planda kalıyor. "Yüksek Sezon" diye tanımlanan dönem dışında çok daha büyük keyif verecektir. Bizim familyadan değilseniz de, o zaman özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında burayı ziyaret etmeniz uygun olur.

5 Ağustos 2011 Cuma

YAZ BAŞLASIN...

Yaz benim için bugün başlıyor resmen. Her yıl resmi tatil zamanım gelene kadar çoktan bir kaç haftasonu deniz kenarı ziyareti yapmış olan biz, bu yıl özellikle benim anormal iş yoğunluğum nedeniyle Ankara'dan bir yere (Abant'a bile) kıpırdayamadık. Temmuz ayının tamamını, haftasonları dahil, ofiste geçirdim. İnanın yazı nasıl yarıladık anlamadım. Üstelik koca bir ay bilfiil ofiste geçtiği, evin yolunu zor bulup yorgunluktan sızdığım için Ankara yazının da keyfini süremedik.

Bu yazdan şu ana kadar yanıma kalan Haziran ayında iş sebebiyle gidip keyfini tekrar sürme fırsatı bulduğum Batum ve Andy Warhol sergisi uğruna gittiğim İstanbul seyahatleri oldu. Eğer yorgunluktan bitmeseydim (ki hala devam ediyor), şimdiye sizlerle, hızla değişen Batum'dan güzel karelerle bir yazı paylaşacaktım. Ama yok, bu yıl yazma yılım değil sanırım:) Batum fotoları bile daha bilgisayara inmedi.

Bu gece resmi tatilimiz başlıyor. 2 hafta sürecek ve çok keyifle planladığımız uzun bir rotaya doğru yola çıkıyoruz. Dönüşte 2011 yazından geriye hatıra olarak ne kaldıysa, burada paylaşacağım. Malzeme birikince yazılarını yazmak daha kolay olacak diye umuyorum:)

Sevgiler, iyi tatiller:)

6 Haziran 2011 Pazartesi

GEMİ SEYAHATİ SEVENLERE VE MERAK EDENLERE GÜZEL HABER

Navigator of the Seas Kuşadası Limanı'nda

İlk gemi seyahatimizi yapalı bu hafta itibariyle 1 yılı doldurdu. Tadı hala damağımızdayken, geçen hafta kardeşimden güzel bir haber aldım: Bizim de seyahat ettiğimiz Navigator of the Seas gemisi artık Kuşadası çıkışlı turlarla Türk turistlerin de hizmetinde... Üstelik ilk kez Türkiye çıkışlı turlara başlayacağı için fiyatları çok cazip.

Kardeşimin girişkenliği sayesinde, ilk Türkiye çıkışının yolcularından ikisi de annem ve babam olacak. Daha önce bir kaç gemi seyahati yapmışlardı, ama bindikleri gemiler Navigator of the Seas'ın büyüklük ve imkanlarıyla kıyaslanamaz. Bu nedenle bizim seyahatimize çok heves etmişler, ama geminin Roma çıkışlı olması onları biraz ürkütmüştü. Şimdi ise, Kuşadası'nda yaşadıkları için, neredeyse evlerinin önünden bu güzel gemiye binip, umarım ki keyifli bir 8 gün geçirecekler.

Seyahati seven herkesin en az bir kez gemi seyahati yapmasını tavsiye eder hale geldim ilk gemi seyhatimden sonra. Bu güzel fırsatı kaçırmayın derim. Hem 5 yıldızlı otel konforunda, eviniz sırtınızda geziyorsunuz, hem de her sahah farklı bir ülkede, farklı bir şehirde uyanıyorsunuz. Bu çok keyifli bir durum.

Royal Caribbean ve Navigator of the Seas'in Kuşadası çıkışlı turlar için bu linki ve bu linki ziyaret edin.

27 Mayıs 2011 Cuma

BOZCAADA -2

Bozcaada'da kalacağımız mekanı neredeyse 2 ay önceden ayarladık. Adabahçe Pansiyon şehir merkezinde, mütevazı, tertemiz, her detayında sahiplerinin (çocukları dahil) el emeklerini görebileceğiniz bir yer. Tatillerde mümkün olduğunca tabanvay olmak prensibimiz, bu yüzden kalacağımız yeri de özellikle şehir merkezinde seçtik.

Ada'da olmak ilginç bir duygu, bizim ki kadar kısa bir sürede hissedilir mi bilmem, ama "ada basması" denen bir sendrom varmış, ana kara ile bağının olmadığını ve oraya kolay ulaşamayacağını idrak ettiğin, ruhen karamsarlaştığın zamanlarda insanın üzerine çöken...

O kısmını bilemem, ama Bozcaada harika, büyüleyici bir yermiş meğer. Bir defa, belki ada olmanın verdiği belli miktar izolasyon nedeniyle, mimari ve kültürel tahribat minimum. Ve yine aynı sebeple, "kendine özgülük" had safhada. Sık sık gözünüze çarpan detaylardaki özen ve yaratıcılık da bu kendine özgülüğün sonucu olsa gerek.
İşte "kendine özgülüğün" hoş örneklerinden biri: Ada Kitapçısının kapısında asılı tabela:)
Duvar boyayan kız
Detaycılıkta son nokta: Şarapların da süslenmeye hakkı var (iki katlı ve bol malzeme dolu bir dükkan olduğunu da belirteyim)
Mekan tabelaları da ayrı güzel...


Hemen dikkat çeken detaylardan biri kapılar: pek çok ev ve mekan kapısı özene bezene yapılmış ve boyanmış. Bir diğer gözlemim, hiçbir şeyden (kafe, bar, restoran, hediyelik eşya mağazası vs.) adamı bıktıracak ve dolayısıyla güzelliklerinin artık algılanamayacağı kadar çok olmaması (en azından şimdilik). Bunun geri dönüşü "kalite" ve "orjinallik" tabii.


Her biri ayrı dünyalara açılıyor kesin

Burada her fırsatta dile getiriyorum, keskin bir söylem olabilir ama bazı konularda keskin olmak iyidir: Kopya ve yağma kültürüne tahammülüm yok, bir zamanlar severek gittiğim pek çok şehir, mekan, mağaza vs. bu sebeple artık hayatımda özel bir yere sahip değil. Yabani ot gibi heryeri saran bu zevksiz ve yokedici, aynı zamanda sıradanlaştırıcı garip yaşam tarzının ülkemizde evrinerek (en azından) anti tezlerine yaşam alanı bırakacak olgunluğa ulaşmasına sanırım daha çok var. Bozcaada, şimdilik, ada olması sebebiyle bu yağmadan büyük ölçüde kurtarmış kendini. Umarım daha önce kurban verilenlerden ders alarak, özenli ve kontrollü bir şekilde sürdürür gelişimini.

Şu berraklığa bakar mısınız?
Buraya gelmemize sebep olan ve bu yıl ilk kez düzenlenen Uluslararası Bozcaada Yarı Maratonu sayesinde ada nüfusunda patlama olmuş. Konuştuğumuz ada sakinleri ilk defa bu tarihte bu kadar çok insanı adada gördüklerini söyledi. Haliyle ek feribot seferleri konmuş. Alev, Güçlü ve diğer koşucu arkadaşlarımız maratonu koşarken, koşmayan ekip olarak biz de şehir merkezinin keyfini sürdük. Bu arada önümüzdeki sene 10 kmlik parkura katılma yönünde bir prensip kararı da aldık:)
Alev maraton kayıt sırasına giderken.
İlk defa yapılan bu maratona 350'den fazla kişi katıldı. Üstelik büyük çoğunluğu Türkiye'nin değişik şehirlerinden gelmiş.
Ümit ve mutluluk verici bir durum.

Koşucumuz Start çizgisinde:)
(Alev kendi yaş grubunda 12. oldu, büyük başarı) Koşucular Start çizgisinde
Seyahatimiz kısa süreceği için adanın tamamını göremedik, ancak şehir merkezinde, gördüğümüz ve yaptığımız herşeyden keyif alarak, dolu dolu bir "2 gün" geçirdik. Bozcaada tertemiz enerjisiyle beni kış uykumdan uyandırdı, canlandırdı adeta.

22 Mayıs 2011 Pazar

BOZCAADA - 1


Kuşadası'nda büyümüş olduğumdan sanırım, ben deniz tatili denince hep Kuşadası ve daha güneyini anlar, aklıma daha yukarıdaki sahiller, şehirler hiç ama hiç gelmezdi. Senelerce böyle düşünmeye devam ettim. Alev hayatıma girene kadar... Alev de kendini bildi bileli Ayvalık-Altınova'da geçirmiş çocukluğunun ve gençliğinin o güzelim uzun yaz aylarını... Sayesinde önce Ayvalık civarını, sonra da biraz daha kuzeyi olan Assos'u gördüm. Aşık oldum memleketime,yurduma bir kere daha. Her tür yağmaya rağmen korumayı başardığı ve bir şekilde hep şaşırtmayı bildiği güzellikleri nedeniyle. Varabildiğimiz son nokta olmuştu Assos Kuzey Ege'de, ta ki geçen haftaya kadar...

13 Mayıs günü uzun bir aradan sonra tekrar bilmediğimiz yerleri keşfetme heyecanı ile yollara düştük dostlarla. Rotamız Bozcaada. Alev ve Güçlü bu kez ilk defa yapılacak Bozcaada Yarı Maratonu'na katılacaklar. Yani anlayacağınız, seyahatimizin amacı "hem ziyaret hem ticaret":) Bozcaada aslında belli bir kesim için çoktan keşfedilmiş, çok sevilen, bir süredir çok "tarz" bir yer. Sadece biz güney sevdamız nedeniyle biraz uzak ve "fransız" kalmıştık kendisine.

İnegöl'den itibaren Ege'nin mütevazi ama seyrine doyulmaz bol sürprizli maki bitki örtüsüne dönen doğa, özellikle Bandırma'dan itibaren buluştuğu billur mavi ile birlikte tam bir görsel şölene dönüştü.

Bu görsel şöleni "şok" hissiyle bölen ve hala aklımdan çıkmayan şeyse İnegöl'de bir kaç yüz metre arayla gördüğümüz garip cisimlerdi. Ben "garip cisim" diyorum ya, sanırım "heykel" niyetine dikilmişlerdi. Birbirinden "anti-ucube" iki garip cisim, ülkemizde baskın çoğunluğun sanattan ve estetikten ne anladığına dair çok anlamlı iki örnek oluşturuyor:

Kars'taki heykeller neden yıkıldı, şimdi anladınız mı? Yerine tercih edilen bunlar çünkü...


Yolda gördüğümüz bu iki "garip cismi" hariç tutarak, doğruyu söyleyim mi: Ben şaştım... Şaşkına döndüm... Evet denmişti bana (bize) Çanakkale ve civarı çok güzeldir diye, ama nedense pek ciddiye almamışım(/z). Sıcak seven biri olarak, kuzeyin serin, soğuk, bır bır olacağına dair ön yargım o kadar yoğunmuş ki burada saklı bir cennet olabileceği konusuna fazla kafa yormamışım.

Feribota bineceğmiz Geyikli sahiline geldiğimizde ben çoktan (öyle bir şey varsa) "Kuzey Ege Büyüsü" altına girmiştim.

Geyikli'nin uçsuz bucaksız, yeşille bütünleşen sahili ve neredeyse 50 metre öteden dibini görebildiğiniz pırıl pırıl denizi beni alıp 70'li yıllar ve 80'lerin başında bire bir aynı manzarının olduğu Söke ve Kuşadası'ndaki çocukluğuma götürdü.

Size bir şey söyleyim mi? Bunu bir ay kadar önce kardeşimle de konuştuk: Eğlenceli, huzurlu ve mutlu bir çocukluk geçirmek, bazen pek de iyi bir şey olmayabilir... Bizim çocukluğumuz böyle geçti. Bu sizi elbette güvenli ve hayata karşı "güvenir" ve "umutlu" bir insan yapar. Ancak tadını ilerleyen hayatınızda hep ararsınız, herşeyi o zamanların sizin zihin ve ruhunuzda bıraktığı o "ilk" tatla kıyaslarsınız. Referans güzel olunca, daha kötüsüne güdülenmeniz mümkün olmaz, ama adına "nostalji" denen, artık geçmişte kalmış güzel şeyleri sevgi ve hüzünle özleme pratiği yakanıza veya kuyruğunuza, ama illa ki bir yerinize yapışır...

Geyikli sahillerine vardığımızda ben yukarıdaki düşüncelere gömülmüştüm işte. Ama deniz ve doğa kimi filozof yapmaz ki...

Bozcaada'ya feribotla ulaşılabiliyor ve yaz tarifesi başlamadığı için feribot sayısı az. 19.00 feribotuna hedeflediğimiz gibi yetiştik. Hava, daha önce duyduğum uyarıların tersine, şeker gibi. Bozcaada yolcusu çok fazla, çoğunluk maraton amacıyla gelenler. Feribotu bekleyenler Geyikli sehilindeki kafelerde çoktan terlik-şort moduna geçmişlerdi. Hani serin olacaktı ya?
Feribottan görünen haliyle Geyikli Sahilleri

11 Mayıs 2011 Çarşamba

KIPIRDANMA

Fazla sustuk. Ama bazen yeni bir şeyler üretebilmek için biraz nadasa kalmak gerekiyor. Burayı görev gibi algılamayacağız diye söz vermiştik, şu anda sözün gereğini yapıyoruz sayın:) Tabii bizden çok daha iyi bilen büyüklerimizin bize zorla verdikleri araları saymıyorum.

Hiç bir zaman tek hedef, tek hobi insanı olamadım, olamadık. Veya yaptığı her ne ise onda ölümüne sebatkar... Çünkü hep ve her zaman dikkatimi/dikkatimizi (evet, bu konuda çoğul kullanmak zorundayım, çünkü Alev de benden çok farklı değil) daha çok çeken başka şeyler olur, hemen de tavlanırım(/zzz). Mesele heyecansa, gerisi teferruat diye özetlenebilir:)

Bazen de akışa bırakmak iyi gelir. Sürekli bir şeyler yetiştirmeye, üretmeye, sosyalleşmeye, herkese mavi boncuk dağıtmaya, herkese laf yetiştirmeye, her olaya görüş beyan etmeye... halin ve isteğin kalmayabilir, bazen Dünyanın senin herhangi bir müdahale etme çaban olmadan dönmesine razı olursun. Böyle olduğunda, az ses çıkarmak ve günü geldiği gibi yaşamak, sadece kendine ve sana iyi gelecek şeylere odaklanmak en iyisidir.

Yazma zamanı, hissediyorum, yani içim kıpırdanmaya başladı yeni yazılar için. Ama yazmak için malzeme lazım değil mi? O zaman malzeme toplamaya, yola çıkmalı.

Kısa bir seyahatin ardından gözlem ve hikayelerimizi paylaşmak için burada olacağız. Böylece, uzun süren suskunluk zincirini kırmak umudundayız.

Bu akşam sinema kanalında tesadüfen Victor Hugo'nun Sefiller romanının filmine denk geldik. Hayattaki asıl ve değişmez doğruların en berbat yanlışları yaparak öğrenilebileceğinin, öğrenilenlerin sadece kendinde değil, başkalarının hayatları üzerinde nasıl büyük ve anlamlı değişiklikler yaratabileceğinin, onurun, bağışlamanın, daha önemlisi insanların bireysel ve toplumsal değerlere ve özellikle özgürlüklerine başkalarından merhamet bekleyerek değil, ancak bilfiil kendileri eyleme geçerse sahip çıkabileceklerinin toplu gösterimi gibiydi.

11 Nisan 2011 Pazartesi

KAÇAN HEVES

Evet, kaçan bir heves sözkonusu bizde, bende... Hergün yaşam alanımızın bir şekilde daraltıldığı, özellerimize bir şekilde müdahale edilen günler yaşıyoruz, sonunda internette kendimizi ifade etme yöntemlerimiz de bir şekilde yasaklandı. Biz burayı keyif olsun diye açmıştık, ancak bir anda işi keyif olmaktan çıkardılar, sağolsunlar. Biliyorum, bir çoğunuz bir takım ayarları değiştirerek, tünelleri kullanarak (şu anda benim yaptığım gibi) yazmaya devam ediyorsunuz. Dijital çağda yasakçı zihniyetin nasıl komik hallere düştüğünün de göstergesi bu imkanlar:) Ama bu bana göre değil. Niye bu kadar zahmet? Ne için allah aşkına? Hangi devirde yaşıyoruz? En doğal haklarımız elimizden alınıyor ve doğal bir hakka sanki "lütufmuş" gibi binbir zahmetle ulaşmak istemiyorum. Doğal hakları "lütuf" muş gibi sunmaya veya esirgemeye, keyfe göre kısıtlamaya kimsenin hakkı olmamalıydı. İnancımız, umudumuz, idealimiz buydu bu ülke için. Oysa "ileri demokrasi" ülkesinde bu işler böyle yürüyormuş.

Uzundur yazmama sebebim(iz) budur. Bu konuda kaçan keyiftir, başka bir şey değildir. Şimdi o keyfin gelmesini bekliyorum, şartlara bakılırsa yine aziz ülkemizden, herşeyi vatandaşından iyi bilen aziz yöneticilerimizden çooook büyük şeyler bekliyorum. Beklemeye devam edeceğim. Bakalım artık, o keyif yerine ne zaman gelirse o zaman düzenli yazmaya devam edeceğiz.

Bu arada bir çok şey oldu aslında. Ama en güzeli ve anlamlısı Alev'in bu sene Runtalya maratonunda ilk defa "TAM MARATON" yani tamı tamına "42 km, 195 m" yi koşması ve ilk sefere göre gayet iyi bir derece ile (468 koşucu arasında 145. olarak) tamamlaması oldu. Böylece tam 4 ay boyunca adeta bir asker disiplininde yaşamasının ve antreman yapmasının karşılığını aldı. Üstelik hem koştu hem de Adım Adım Oluşumu kapsamında geçen seneki gibi Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği (TOFD)için para topladı. Hatta geçen haftasonu koşucuların TOFD için topladıkları bağışlarla (194.000 TL) alınan 81 adet akülü tekerlekli sandalye Türkiye'deki ihtiyaç sahiplerine törenle dağıtıldı. Üstelik bu sadece TOFD'un payı. Adım Adım koşucuları TOFD'un yanısıra, Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Toplum Gönüllüleri Vakfı ve Buğday Derneği için de bağış topladılar. Toplanan bğaış 450.000 TL'yi, bağışçı sayısı 3500'ü geçti. Buradan geniş gönülleriyle umuda destek veren tüm bağışçılara, özel olarak da Alev'in bağışçılarına Alev ve kendim adına çok teşekkür ediyorum.

Evet heves kaçtı diye yazdım başlığa, allahtan heves kaynağı tek değil. Birileri ne kadar kaynak azaltma konusunda bilinçli çaba sarfetse de bizler yeni kaynaklardan hayatın güzelliklerini yaşama çabamıza devam edeceğiz.

Bu yasak kalkmadıkça düzenli bir yazı performansı sergileyebileceğimi sanmıyorum ama geleceğim, geleceğiz. Heves kaynaklarınızın hiç tükenmemesi dileği ile...