2010 yılını Alaçatı'da karşıladık biz. Senelerce gitmeyi düşünmediğimiz Alaçatı ve Çeşme Yarımadası'nı 2009 yılı içinde iki kez ziyaret etmiş olduk böylece.
İkisi 60 yaş üstü toplam 10 yetişkin, 3,5 yaşında dünyalar tatlısı bir çocuk ve dünyanın en bilge köpeğinden oluştu bu kez tatilciler. Seneler içinde farklı yerlerde dere tepe düz gitme, yeme-içme ve sınırları zorlama konusundaki fantezileri birlikte gerçekleştirdiğimiz dostlar onlar. Bazılarını önceki yazılarımızdan biliyorsunuz. Ortak özellikleri doğa içinde olmayı sevmeleri ve şekil kaygısı taşımamalarıdır. Bu ekipte her şey "okey" dir, kimse kimseye bir şeyi neden yapmak istediğini ya da istemediğini sormaz. Yapmaya zorlamaz. Buna rağmen ekibin ortak hareket kabiliyeti de şaşırtıcı derecede yüksektir. "Rahatlık" sanırım bu dostlarla geçirilen zamanın özetidir.
Arkadaşlarımızın ailesine ait çok güzel bir taş evde kaldık. Ev sahiplerinin niyeti yakın zamanda bu evi bir butik pansiyona dönüştürmek (o zaman buradan sizleri haberdar edeceğim), ama sağolsunlar bizleri geçen sefer olduğu gibi bu kez de "misafir" olarak kabul ettiler.
Hava da 4 gün boyunca güneşini eksik etmedi üzerimizden. Meşhur Çeşme rüzgarlarına rağmen, neredeyse tek kazakla, üşümeden bir Aralık tatili yaptık.
Yeni yıla en sağlıklı yemekleri yiyerek girdik. Herkesin getirdiği yiyeceklerle harika bir sofra hazırladık. Yeşil rengin hakim olduğu, tipik bir Ege sofrasıydı aslında. Bu sayede gönül rahatlığıyla yedik her şeyi. Eminim çok az insan yeni yıla Cibes ("jibes" değil, "cibes" efendim:)) ve turp otu yiyerek girmiştir:)
Yeşiller Hareketi:)
Saatler 24'e yaklaşırken çıktık Alaçatı sokaklarına. Manzara şaşırtıcı ve çok güzeldi.
Zaman zaman kördüğüm olacak derecede kalabalıktı sokaklar. Alaçatı'nın popüler mekanlarındaki sokaklara taşmış yılbaşı eğlencelerine ek olarak, Alaçatı Belediyesi de çok özenli bir açık hava partisi organize etmişti. Herkes yüzünde gülümseme, kafasına göre takılıyordu. Bilirsiniz, ülkemizde efendice eğlenmeyi bilmeyen ve hiç bir zaman öğrenemeyeceklerinden artık neredeyse emin olduğum bolca insan yaşıyor. İnsanların en naif içgüdülerini bile en çirkin şekilde sabote eden bu tip insanların eylemlerine ya da, en azından, eylem haberlerine hepimiz maruz kalıyoruz. Türkiye'de çirkin taşkınlıkların ve tacizlerin yaşanmadığı kutlama ya da eğlence sayısı azalıyor gibi. Fakat, Alaçatı'da gördüğümüz "kutlama manzarası" bizim mecburen öğrenmek zorunda kaldıklarımızdan tamamen farklıydı: Sosyetesi, yerlisi, turisti, genci, yaşlısı, çocuklusu, bebeklisi, baş örtülüsü insana yakışanı yapıyor, "medeni" bir şekilde ve kendince eğleniyordu orada. Biz de karıştık gittik kalabalığın arasına. Hatta birbirimizi de kaybettik, ekibin her bir üyesi 2010'a ayrı yerde ayrı pozisyonda girdi:)
Tatilin kalanında ne mi yaptık? Altınkum sahilinde, deli gibi esen rüzgara karşı yürüdük hep birlikte, koştuk, uçma denemeleri yaptık, oradaki tepelere tırmandık.
Sonra Ildırı köyüne gittik, ben bayıldım oraya. Dere tepe yürüdük orada, köyün yamacındaki az bilinen Erithrae antik şehrinin harabelerini gezdik, eski kiliseyi gördük ve tepenin en ucuna tırmanıp enfes Ildırı koyunun ve civarındaki adaların manzarasını seyrettik.
Yolumuza çıkan kuzu kulaklarını topladık. İlk kez enginar tarlası gördük. Soframızdaki enginarın kaynağı Alaçatı haberiniz olsun, ben de yeni öğrendim. Her yer enginar tarlası.
Kısa sürede Alaçatı'nın sembolü haline gelen rüzgar değirmenlerini sadece uzaktan seyretmekle yetinmeyip, yanlarına gittik. Ekipteki iki arkadaşımızın torpili sayesinde santrale girip kendilerini yakından tanıma ve çıkardıkları enteresan sesi duyma şerefine nail olduk. Bu ses ve mekan iyi birer gerilim filmi unsurları olabilirler:) Temiz bir enerji kaynağı oldukları için sayılarının artmasını diliyoruz. Mevcut santraller Alaçatı bölgesinin elektrik ihtiyacını karşılıyormuş.
Ilıca plajında daha önce sadece televizyonda gördüğüm uçurtma sörfünü yaptı erkekler (Alev'in makinasını teknik bir nedenle henüz yükleyemedik bilgisayara, o yüzden sörf fotolarını daha sonra koymek niyetindeyim). Sonra Dalyan'a gittik, Alaçatı pazarını gezdik, Alaçatı'nın güzel mekanlarında güzel kahveler, sıcak şaraplar içtik. Alaçatı sokaklarını ise yürüyerek ya da bisikletle kaç kez arşınladığımızın sayını bilemiyorum. Yürüdük yürüdük yürüdük... Her seferinde başka bir güzelliğe takıldık. Tabii ki en güzel balıkları, sebzeleri, meyveleri ve kumruları götürdük afiyetle:)
Velhasıl, çok keyifli, tüm hareketine rağmen hem bedenen hem de ruhen dinlendirici bir tatil oldu. Yeni yılı tam da takip eden yıllarda olmasını dilediğimiz şeyleri yaparak karşıladık. Sadece dilemekle kalmamış olduk yani, "bilfiil" uygulamalı olarak gösterdik evrene "biz daha uzun süreler bu şekilde takılmayı istiyoruz hayatta" diye. Herhalde anlamıştır:)