09 Kasım 2009 Pazartesi

MİM

Asortik Krep 'ten bir mim geldi, cevabını biraz gecikmeli olarak veriyorum. İşyerinde bu yıla ait kullanılmayan izinlerin bitirilmesi talimatı gelince, ben de apar topar son kalan günlerimi aldım. Hepsini yaz aylarında kullanmak istiyordum oysa. Neyse, bu da değişik oldu benim için:)

İşte cevaplarım:

Bloguna neden bu ismi verdin?

Alev de ben de balık burcuyuz, esasen “Akvaryum” ismini seçme nedenimiz bu. Alev'in bundan önce kendi adıyla bir blogu vardı, ama yazma konusunda benim kadar hevesli olmadığından sık güncellemiyordu. Öneri benden çıktı, “ben de bu işi yapayım diyorum, hadi gel, ortak tek bir blogumuz olsun, canı isteyen yazsın” dedim, kabul etti. O kabul edince isim neredeyse otomatik bir şekilde geldi aklımıza:) Bir de burçtan çağrışım yaptığından mı yoksa suyu sevdiğim mi nedir, balık severim. Yemeyi de, onunla ilgili objeleri vs. toplamayı da. Sırtım da bir balık dövmesi bile vardır, o kadar yani:)

Bloguna yazarken star tribiyle olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?

Blog yazılarımı “ilham” geldiğinde ve genellikle onları yayınlamadan çok önce, arka arkaya yazıyorum. O dediğim “ilham” geldiğinde aradığım, istediğim başka şey de olmuyor. Yazı yazarken yanımda içecek olması motive ediyor ama. O zaman işte, daha bir “yazar tribi” oluyor sanki:) Bu bir bardak kahve, delisi olduğum bergamutlu yeşil çay ya da son zamanlarda yeniden kavuştuğum saf yasemin çayı olabilir. Bazen de kırmızı şarap. Yazdığım yazı Alev'le birlikte yaptığımız bir şeyleri anlatıyorsa, bir de önce ona okutuyorum. Unuttuğum detayları hatırlatıyor veya "bazen şöyle desen daha iyi olabilir" şeklinde eleştiriyor.

En son satın aldığın garip şey nedir?

Garip denemez ama yaratıcı bulduğumdan ve işime yarayacağını düşünerek, D&R’dan “Intelligent Pocket” ismiyle satılan minik çantalardan aldım. Ağzı büzülebilen, içinde büyüklü küçüklü, açık ya da fermuarlı cepleri olan, makyaj çantasına benzeyen bir şey. Kullandığınız asıl çantanızın içine koymak üzere. Temel tüm ihtiyaçlarınızı (cüzdan, anahtar, makyaj malzemesi, kalem, ajanda, parfüm vs.) ona koyuyorsunuz, sonra çanta değiştirince “ay öteki çantamda unutmuşum” demiyorsunuz, akıllı cebi yeni çantaya taşıyarak tek seferde taşınma işlemini gerçekleştiriyorsunuz.

Şeker gibi olduğun anlar?

Ben deniz seviyesinde gerçekten ve her durumda şeker gibi olurum. Başka boyuta geçmiş gibi... Su bana her haliyle iyi gelir. Bol oksijenli doğa ortamları da benzer etkiyi yaratır.


Arkadaşım, artık sormayın dediğin şeyler?

Çocuk ne zaman?:)


Aynaya bakınca gördüğün?

Tüm duygularımı ele veren kocaman iki adet göz.

Kendini okutan blog dediğin?

Hayat tecrübelerini (her ne konuda olursa olsun) samimiyetle ifade eden, kendi öğrenirken başkasına da öğreten bloglar.


Bu blog sahibi-sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler?

Her ikimiz de Ege ve Akdeniz kıyılarında, Akdeniz ve Bolu ormanlarında, dağlarda, bayırlarda, Likya yolu üzerinde, Ankara’da (özellikle United Clubs spor salonunda, , Anıttepe’deki koşu pistinde, 365’te, Tunalı Hilmi civarındaki mekanlarda, zaman zaman Sakarya’daki görünüşü köhne eğlencesi bol barlarda, Eymir Gölünde, Gelidonya Feneri, Göksu ya da Balıkçıköy restoranlarında) sıklıkla görülebiliriz.

31 Ekim 2009 Cumartesi

KÖYDE YAŞAM - İLK GÖZLEMLER: ZAMAN GEÇİRME ŞEKİLLERİ

Hep köyde yaşamadığımız ve oradaki evi biraz da şehrin hareketli temposundan çıkıp doğada kafa dinlemek için edindiğimizden, köy ziyaretlerimizin bir diğer motivasyonu keyif yapmak oluyor haliyle. Diğer yandan, orada zaman o kadar durağan geliyor ki, tüm gün yan gelip yatsanız inanın feci derecede sıkılırsınız. O nedenle önce bir miktar işi halledip (ki hep yapılması icap eden bir takım işler hep oluyor), iyice bir yorulduktan sonra yapılan keyfin tadı daha çok çıkıyor.

Bizim en keyif aldığımız aktivite orman yürüyüşü. Bu kadar keyif almamızın sebebi ise yaklaşık 2 yıldır içine girip yürüdüğümüz ormanda istinasız her seferinde daha önce geçmediğimiz bir rotayı keşfediyor olmamız. Alev’in yön bulma kabiliyeti fazlaca gelişkin olduğundan, zaten kaybolmayız, fakat köylülerin belki de yüzlerce sene içinde yürüye yürüye açtıkları orman patikaları da yön bulmayı hiç bilmeyen insanlar için birer güvence. Her biri bir şekilde birbirine ve nihayette de köy yollarına bağlanıyor.

Küçük bir misafirimiz köyde geçirdiği zamandan çok memnun kalmıştı...

Mevsimlerin bitki örtüsü üzerinde yarattığı etkileri bu kadar yakından gözlemleme şansını ilk kez elde ettik. Her mevsimin kendine has güzelliklerini burada daha net farkedebiliyorsunuz. Sonbaharda kahve, kırmızı, sarı, mor ve lacivertin binbir tonu ile bezenen ormanlar , kışın bembeyaz, yaz ve bahar aylarında ise çılgınca yeşil oluyor. Bahar ve yaz aylarında bu cümbüşe çiçekler, kuş cıvıltıları ve çağıldayan minik derelerin sesi de katılıyor.

Köy hayatı içinde düzenli yapılması gereken işlerden önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bizim gibi arada bir bu hayata karışıyorsanız, normalde hergün yapılmak zorunda olan bu işleri az gidince, "bıkma" ya da "yılma" kotanız dolmadığından, biraz da "hobisel" olarak yapıyorsanız. Alev’in odun parçalamayı sevmesi gibi... Benim genelde uğraştığım, klasik, ev işleri oluyor tabii. Eve gidişlerimizin çoğu misafirlerle olduğundan, misafir öncesi ve sonrasında yapılması gereken işler oluyor. Ama nedense, Ankara’da bazen beni sıkan bu işler orada keyif veriyor:) Çünkü bu derin sessizlik, zaman baskısı veya yetişilecek bir yer ya da programın olmaması ve yüksek miktarda oksijen beden hareket halindeyken bile meditatif, dinlendirici bir etki yaratıyor.

Doğada geçirdiğimiz zaman arttıkça, doğanın sesini dinlemeyi ve onunla akmayı da öğreniyorsunuz. Vücut-ruh-zihin saatleriniz doğaya göre yeniden ayarlanmaya başlıyor. Öğrendikçe sadece orada değil, şehirdeki hayatınızda, hayatınızı algılama tarzınızda da değişimler başlıyor. Çok ama çok kısaca "ne gerek var?" veya "gerek var mı?" modu diye özetleyebileceğim bir değişim bu : Daha fazlasına, gereksiz ve faydasız bilgi- haber bombardımanına maruz kalmaya, toplumsal onay kaygısına, grup aidiyetine, sürekli yargılamaya, sürekli endişelenmeye, sürekli almaya, başkalarının davranışlarına müdahale etmeye, fikirlerini çürütme çabasına veya size bunları yapmaya çalışanlara, gereğinden fazla tüketilen herşeye "ne gerek var?" veya "gerçekten gerek var mı?" diye sorma-sorgulama modu bu. Elbette, insan nefes aldığı her an bir şey öğrenir zaten. Gel gör ki özünde ait olduğu doğada daha fazla vakit geçirmeyi yeniden hatırladığında ve bunu yaptığında, alacağı ders sayısını arttırarak dönüşümünü hızlandırıyor sanırım:)

Keyif düşkünü insanlar olduğumuz artık anlaşılmıştır. Kendimizi iyice yorduktan sonra yapılan keyif ise hakikaten başka oluyor [Hatta Alev ve benim "keyif" için yaptığımız tanım bu sanırım: Bedenen iyice yorulduktan sonra sana haz veren başka bir şeyi daha yapmak:)] Mesela kahve-çay eşliğinde kitap keyfi yapmak, mesela mangal keyfi yapmak, mesela çıtırdayan kuzineyi hoş bir müzik ve bir kadeh şarap eşliğinde izlemek, mesela doğanın sesini dinelemek, mesela “Bolderdash” ya da sessiz sinema oynamak... Mesela tüm bunları arkadaşlarla yapmak...
Kafffe keyfi:)

Misafirle daha güzel oluyor sanki bu ev. Şimdiye kadar misafirsiz gittiğimiz az oldu, o da güzel elbette ama kafa dengi dostlarla, aileyle orada olmak çok daha güzel. "Kafa dengi" derken, doğa içinde sıkılmadan kalabilecekleri kastediyorum biraz da. Gerçi herkesin bir haftasonu böyle sessiz, "dijital olmayan", "manuel" bir ortamda bulunmaya tahammülü olsa gerek:) Yine de orman yürüyüşleri hareketi pek de sevmeyenleri biraz yorabilir. Yürüyüşlere gelmemek serbest (!) olmakla birlikte, şu ana kadar gelmemeyi seçen de olmadı. Bilemiyorum bu seçimlerinde ıssız ve bilmedikleri bir dağ köyündeki bir evde gruptan ayrı, bir başına kalmak istememenin etkisi oldu mu:))))))) Ama, ev sahibi olarak biz de olabildiğince insaflı davranıyoruz bu konuda: Konukların sportif performans ve heveslerine göre belirlemeye çalışıyoruz rotayı. Sonradan esaslı küfürler yememek için:)

Popüler bir Türk sporu olan "atıcılık" da köy yaşamına bulaşınca hortlayıp çıkıverdi genlerimizden:) Alev'in kuzenin hediyesi olan bir havalı tüfekle kola-bira kutusu vurmaya çalışmak da popüler köy aktivitelerimizden. Silah-tüfek hiç sevmem, böyle zararsızı dahi ilgimi çekmiyor. Ama bu tüfek sayesinde aramızda nice keskin nişancılar olduğunu keşfettik:)

Kola kutusu avındaki avcılar:)

Geçen kış harika bir eğlence daha ekledik köy aktivitelerine: şamyel lastiği ile kar kızağı... Abant Gölü'nde favori bir faaliyetmiş zaten. Normal kızaktan farkı sürati ve konforu (poponumuzu lastiğin ortasına iyice yerleştirmediğiniz sürece tabii, bunu yaparsanız şamyelin her havaya fırlayıp yerle tekrar buluştuğu noktada cidden canınız yanabilir)

Abant usulü şamyel kızak

Bu da klasik kızak, bir arkadaşımızın taa çocukluğundan kalma. Küçük olduğundan bunda denge bulması zor, biraz da (özellikle şamyele göre) yavaş

Misafir geldiğinde favori yemek organizasyonu tabii ki mangal yakmak oluyor. Nedense Türk insanın kafasında "su kenarı+orman+dağ= mangal" şeklinde bir algı var. Biz de bu kategorideyiz tabii. Geçtiğimiz bayrama kadar köye gittiğimiz her sefer de, karlı gece ayazında dahi mangalımızı yaktık. Geçtiğimiz bayram ise usta bir ahçı ve gurme olan kızkardeşimin girişimiyle ilk kez kuzinemizden azami faydayı sağlayıp, "efektif" bir şekilde yemek yapmanın keyfini tattık: Kuzine üzerinde mantarlı et sote yaparken, fırınında da patlıcan ve patates közledik. Bu öyle bir keyif verdi ki mangal gözden düşüverdi.

Bir diğer güzel öğün ise sabah kahvaltıları. Özellikle havanın sıcak olduğu dönemlerde bahçede yapılan kahvaltının yeri ayrı. Olabildiğince yerel-organik ürünlerden ve bahçemizin mahsüllerinden oluşturmaya çalıştığımız bir öğün bu. Bolu bu konuda bir hazine zaten.

Canım çekti bak şimdi:)

Oksijen fazlalığından mıdır nedir, orada daima burada yediğimizden daha fazla yeme ihtiyacı hissediyoruz. Belki biraz da şımarıklık, hani yani ille keyif yapacağız ya:) Ama her gelenin hem fikir olduğu gibi, çatlayana kadar yediğini düşündüğünde bile 1 saat sonra hiç bir şey yememiş gibi hissetmek olağan bir durum.

28 Ekim 2009 Çarşamba


Biz izindeyiz Büyük Adam...
Emanetini ve cumhuriyet değerlerini bizden inecek kuşaklara, bizim indiğimiz kuşakların yaptığı gibi, eğilip bükülmeden taşıyacaklardanız...
Ne mutlu ki, doğu ya da batıya karşı bir "aşağılık kompleksi" duymadan, ailelerimizdeki tüm Türk, Rum, Makedon, Ermeni, Arnavut ve Azeri kökenlilerin de hep yaptığı ve bize de öğrettikleri gibi, "Türk'üm" diyebilenlerdeniz, bunu söylerken tam da senin hep söylediğin ve uyardığın gibi, etnik-dini-siyasi ayrım yapmamayı, bunu canı gönülden söyleyebilenin de aynı şeyi hissettiğini bilenleriz.
Demokrasi'nin gerçek anlamını, şu günlerde bolca dış destek takviyesi ile de "zorla" inandırılmaya çalışılandan çok daha farklı bir şey olduğunu idrak etmiş olanlarız.


Bugün bu şekilde yaşayabilmemiz için senin ve seninle birlikte savaşıp, bizler bugün özgürce yaşayabilelim diye kendi hayatlarını bizim şimdilerde anladığımız anlamda hiç yaşamamış olanların anısına sözde değil özde saygı duyanlarız.


Biliyorum sana o boyutta da rahat ve huzur vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Sen yine de rahat ol, çünkü bugünlerde yokmuşuz gibi davranılsak da biz varız, burdayız. Sadece, hep denildiği gibi, sabrediyoruz.
En büyük, en anlamlı bayramımız kutlu olsun Atam!

25 Ekim 2009 Pazar

KÖYDE YAŞAM - İLK GÖZLEMLER: HAYVANLAR

Köy hayatının "olmazsa olmaz" larından biri de köpekler. Böyle ıssız bir köyde sadece yabancılara karşı değil, dağdan inebilecek yabani misafirlere karşı da koruma görevi üstleniyorlar. Yani hem köpekten korkup hem de köyde yaşamayı tasarlamak imkânsız bir şey, şimdiden söyleyim:) Onlar her yerdeler ve zaten kendileriyle aranızı iyi tutmakta menfaatiniz var. Bizim köpeklerle bir alıp veremediğimiz yok, ama bazen köpekten korkan misafirlerimize sıkıntılı anlar yaşatıyorlar.

Bunlar bekçi Sarı Bekir'inkiler...

Köy yerinde hayvan kısırlaştırma gibi bir gelenek ve ihtiyaç olmadığından, köpekler hızlı ürüyor ve her bir grup kendi bölgesini oluşturarak, zaman zaman başka bölgelerin köpekleriyle sert kavgalara tutuşabiliyorlar. Köy köpekleri, fazla insan görmeye alışık olmadıklarından bir miktar yabaniler. O nedenle onlara temkinli yaklaşmak gerekiyor.

Alev'in annesi tutkulu bir hayvansever olduğundan, köyde de hayvan dostlar edinmesi çok süratli oldu. Önce civarda bulunan tüm köpekleri besleme işini yüklendi, biz de bu işe severek ortak olduk. Tabii bu sayede evimiz kısa sürede bir köpek ordusu tarafından korunmaya başladı. Artan yemeklerin hiç bir şekilde ziyan olmadığını, sadece insanlara değil başka canlılara da fayda sağladığını görmek bizi çok mutlu etti. Şimdilerde benim severek yaptığım işlerden biri de yemek artıklarından köpeklere güzel ziyafetler çekmek. Mangal da sık yakıldığından, onlara çok malzeme çıkıyor. Kayınvalidem bölgenin tüm köpeklerini beslemezse rahat edemediğinden, ihtiyaç halinde başvurulacak bir hazır mama stoğunu bile yapmış durumda. Sonradan öğrendik ki burada herkesin bir dolu hayvanı olduğu için Bolu'da hayvanlar için uygun fiyata ekmek, et ve kemik satan yerler var. Bu amaçla hazırlanan bir çuval dolusu bayat ekmek 10 TL'den, tavuk eti ise kilosu 3 TL'den satılıyor. Uzun süre gitmeme durumumuz varsa, bunlardan alıp, köyümüzün yaz-kış orada yaşayan yegane hanesindeki komşularımıza bırakmaya başladık. Köpeklerin hemen hepsi onların olduğu [ve/veya onlarınkilerden ürediği için:)] bu katkıya seviniyorlar.

Kayınvalidem yaz başında yeni doğan 2 yavruyu sahiplendi. Aslında bir tanesini sahiplenmişti ama kardeşi onu yalnız bırakmadığından, fiilen 2 adet köpeğimiz oldu. Annem dişi yavrunun kısa sürede yeniden hamile kalıp 5-6 tane daha doğuracağını bildiği için, hiç üşenmedi, yavruyu Ankara’ya kısırlaştırmaya getirdi. İki kardeşi oyun oynarken seyretmek çok keyifli oluyor. Onlar da zaten seyrettiğimizi anladıklarında gösteri yapmaya başlıyorlar. Onları sahiplendiğimizden bu yana daha önce bizi koruyan daha yaşlı köpeklerin bizim bahçeye ziyaretleri seyrekleşti, sanırım biraz büyüyen bizimkiler bizim bahçeyi kendi bölgeleri olarak işaretlediler.


Köpeklerimizden erkek ve hala ismi sabitlenememiş olanı



Bu da dişi köpeğimiz Nazlı

Köyün diğer sakinleri ise inekler. Köyümüzde yaz-kış yaşayan tek hanenin bir kaç ineği var, bunlar köy ve civarında gündüzleri serbestçe otlanıyorlar. Çan seslerinden lokasyonlarını tahmin etmek çok kolay oluyor. Köyün pastoral havasını daha da belirginleştirien bu çan sesini seviyoruz. Evin bahçe duvarı yapılmadan önce inekler bahçemizde de otluyorlardı, hatta bir gün meraklı bir tanesi kafasını açık olan mutfak penceresinden içeri sokup bakınmıştı. Evin içinde ilk kez bir inekle burun buruna gelmek ilginç bir deneyim oldu:)

Yanımızdaki perili köşkte konaklayan bir sincap ailemiz de mevcut. Çok sevimliler ama bahçemizdeki ceviz ağaçlarının meyvelerini hakladıkları için bazen kızıyoruz onlara:)

Komşu perili köşkün sakini sincap

Bir orman köyünü zaman zaman ormandan gelen davetsiz konukların ziyaret etmesi kaçınılmaz. Bunların en "nahoş" olanları tilki, ayı ve yaban domuzu. Özellikle mevsim kıştan bahara dönerken köye inebiliyorlar(mış). Biz henüz gözlerimizle görmedik, evin içinde olmadığım sürece görmek de istemem. Ama komşularımız yakın zamanda bahçelerine giren yaban domuzu ve ayıyı görmüşler. Bir de en son bayramda gittiğimizde köpeklerimizden erkek olanının [isim veremiyorum ne yazıkki, çünkü sabit bir isimde hala aile içinde ve köylülerle mutabakat sağlayamadık. Dişisine "Nazlı" demiş köylüler, onun adı öyle kaldı ama erkeğimiz hala adsız. Her giden başka isim yakıştırıyor:)] sağ ön ayağının kaval kemiği üzerinde derin bir yara vardı, hayvanın resmen kemiği görünüyordu. Öğrendik ki 2 gece önce yaban domuzu köyle inmiş ve bizimkini bu hale getirmiş...

Bizim köyde geçirebildiğimiz zamanlar içinde en sık yaptığımız günün farklı saatlerinde orman içine dalıp yürümek oluyor haliyle. Bu yürüyüşlerin en ilgincini 2008’in Şubat ayının son haftasında bir haftasonu yaptık. İstanbul’dan gelen 3 arkadaşımızla birlikte önce akşam mangal ziyafeti çektik kendimize. Arkadaşlarımızın iki tanesi bir süre Romanya’da yaşamış, oranın en sevilen aktivitesi olan kampçılığı da yaz-kış demeden Romanya’nın uçsuz bucaksız ormanlarında bol bol yapmışlardı. O haftasonu Abant’ta bugüne kadar gördüğümüz en yüksek kar seviyesini gördük. Kar araçları Abant ve köy yolunu açmış olsalarda, aracın geçmediği yerlerde kar seviyesi dizlerimizin üstüne varıyordu. Harika bir manzaraydı.

Yemekten sonra, kafalar da biraz güzelleşince, ormanda kar yürüyüşü yapma fikri doğdu. Giyinip kuşanıp kendimizi orman yolllarından birine attığımızda saat geceyarısını biraz geçmişti. O gece yaklaşık birbuçuk saat boyunca biz hayatımızın en eğlenceli orman yürüyüşünü yaptık. Gökyüzünde parlak bir ay olmamasına rağmen beyaz örtü sanki ışık yakılmışçasına her yeri aydınlatıyor, dolayısıyla orman karanlığından ürkmemize de engel oluyordu. İleride asla uğranıldığını görmediğim 10 kadar dağ evini bekleyen bekçi Sarı Bekir bizi görünce “Gençler, bu saatte ne işiniz var ormanda? Aklınızı peynir ekmekle mi yediniz? Allah akıl fikir versin” dedi:) Beş kişilik ekibimize bizim köyün ve Sarı Bekir’in köpekleri de eşlik ettiği için ormanda, alaca karanlıkta kar üstünde bata çıka, hoplaya zıplaya, zaman zaman taklalar, parendeler ata ata yürüyen bu ekip karşıdan mitolojideki “Baküs Alayı” gibi görünüyor olmalıydı:)

Bu adamlar ne yapıyor? (Cevap: Karda "üçgen" stili takla:)

Diğer orman sakinleri:)

Ertesi gün bu maceramızı anlattığımız ve köyün yerlisi olan komşumuz büyüyen gözleriyle “Nasıl cesaret ettiniz? Tam da ayı ve domuzların ortaya çıkma mevsimi, sakın bir daha yapmayın” dedi. O zaman anladık tabii nasıl bir cahil cesaretiyle davranmış olduğumuzu... Dahası sonradan, doğma büyüme dağ köylüsü olup hayatının çoğunu ormanda geçirdiği için ortamı avuçlarının içi gibi bilen köylülerin gündüz dahi, kendilerini yabani hayvanlara karşı korumak için, ellerine balta almadan ormana girmediklerini duyduk. Biz hakikaten cahilmişiz:)

11 Ekim 2009 Pazar

KÖYDE YAŞAM - İLK GÖZLEMLER: EVDE, ORMANDA, BAHÇEDE YAPILACAK İŞLER

Köy hayatı aynı zamanda hem dingin hem hareketli. Dingin, çünkü genelinde hayat sessiz-sakin, belli rutinlerle akıyor. Hareketli, çünkü köyde yaşam çiftçi olmasanız dahi sürekli bedensel faaliyette bulunmanızı gerektiriyor. Tipik bir köy hayatında en basit ihtiyacın dahi karşılanması, uğruna belli bir emeğin harcanmasına bağlı. “Tatlı su köylüsü” olarak, burada teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanıyor olsak da harcanması gereken bu emeklerin bir kısmından biz de muaf değiliz. Kaldı ki bunları yapmaktan büyük de bir keyif alıyoruz.

Köy insanı, hele ki dağ köylüleri, belki coğrafya şartları nedeniyle, çok hareketli ve güçlüler. Köyümüzde gördüğümüz yaşlı kadınların bedensel dinçliklerine inanamıyoruz. Sonra, bu kadınların sabahın kör vaktinden akşama kadar sürekli aktivite içinde olduklarını dikkate alınca, bu sonuca şaşmamak gerektiğini anlıyoruz. Üstelik aktiviteleri sadece ev işleriyle sınırlı değil. Dağ köylerinin halkı, mesleği “ormancı” olmayanlar da dahil (tahmin edebileceğiniz gibi bu bölgede ormancılık yaygın bir meslek), mevsimlerin bir kısmını orman içinde geçiriyor. Amaç çalı çırpı, mantar, böğürtlen, kızılcık vb. toplamak olabildiği gibi, belli zamanlarda avlanmak da olabiliyor. Bir de dağların yükseklerinde de bahçe ve tarlası olanlar var.

Özellikle “mantara çıkmak”, iyi para getirdiği için, ahalinin önemsediği bir faaliyet. Biz henüz bu mantarlardan yiyemedik, mantar çeşitlerini ayırt edemediğimiz için de orman yürüyüşlerimizde özellikle yağmur sonrası her yerden fışkıran çeşit çeşit mantarlardan “Türk’e bir şey olmaz” diyerek deneysel yemekler yapmayı da düşünmedik. Bulunup toplanması gereken tür “çintar” denen bir mantar çeşidi. Niyetimiz, bir gün işin ehli bir komşuyla “mantara çıkmak” ve mantar dünyasını biraz da olsa tanımak.



Pek güzel görünüyorlar, yapacaksın şunlardan bir sote:))))

Benim tabii hamur açmak, buğday dövmek vs. gibi marifetlerim yok. Ama ne kadar tipik köy evi standartlarına uymasa da bu evde de her gidişte yapacak iş mutlaka çıkıyor. Çekiçlik, matkaplık işler ve odun stoğu yapma en popüler olanları. Gevşeyen vidalar, rutubetten sorun çıkaran armatürler, su kaçıran radyatörler, soba borusu temizliği de zaman zaman ilgilenilmesi gereken işlerden.

Yine de en çok ve düzenli ilgiyi bahçe istiyor. Bugüne kadar aman aman bir bahçe deneyimimiz olmuş değil. En ciddi faaliyetimiz çim biçmek ve yabani ot yolmak olmuştur. Fakat “köyde bir ev” deyince, insan bahçesinde illa ki bir bostanı, biraz meyve ağacı olsun istiyor(muş).

Bahçecilik aslında çok zor, teknik bir iş. Hiç bir şey dışarıdan görüldüğü kadar basit değil. Belli dikim, bakım ve sulama tekniklerinin yanısıra çeşit çeşit bitki hastalığı da kapıda bekliyor. Düzenli gidemediğimiz için biz bu işte karınca adımı ile ilerliyoruz. Sağolsun, köydekiler biz yokken bahçenin bakımına yardımcı olup, bize yapmamız gerekenler hakkında fikir veriyorlar.

Minik bostan bu yıl baharda yapıldı. Yaz boyunca da bahçemizin mahsulü olan yeşil fasulye, biber, yeşil soğan, salatalık ve marul yedik. Yerken çok mutlu olduk, insanın kendi yetiştirdiğinin tadı daha bir tatlı geliyormuş hakikaten. Ama düzenli gidemediğimiz için bazılarının tohuma kaçmasına da engel olamadık.

En bereketli ürünlerimizden biri fasulye oldu.

İnanması zor olsa da bu gördükleriniz marul:) Sanmayın ki hepsinin akibeti böyle oldu. Ama bir kaç tanesi böyle coşup, tohuma kaçtı işte. Annemin tavsiyesini dinleyip marulları bağlayınca böyle ağaç haline gelmelerini önledik.

Bahçemizde 2 adet büyük ceviz, yine büyük bir elma ve iki de erik ağacı bulunuyor. Bunların hepsi arsa alındığında vardı, fakat özellikle meyve ağaçları, senelerce bakımları yapılmadığından, biraz yozlaşmışlar. Meyveleri küçücük, ama tatları gayet yerinde. Ceviz ağaçlarının meyvelerini ise bahçemizin müdavimi olan bir kaç sincap yağmalıyor. Cevizleri korumak adına nasıl bir çözüm bulunur bilmiyorum, ama hayatımızda ilk kez sincaplarla bu kadar yakın olduğumuz için varlıkları şimdilik hoşumuza gidiyor.

Bahçe yapıldıktan sonra sadece bir tane çam fidesi diktik, şimdilik tutmuş görünüyor ve buna çok seviniyoruz. Ormanda kendi kendine filiz vermiş binlerce fide ise bizi ayrıca mutlu ediyor, yürürken onlara basmamak için özel dikkat gösteriyoruz. Hedefimiz Kasım ayında bahçeye bir kaç ağaç daha dikmek. Özellikle Göknar ağacı dikmemizi tavsiye ettiler. Bolu’da bitkilerin yetişmesi için ideal bir iklim var.. nerdeyse her çeşit bitki yetişiyor. Şehir merkezinde bir eve sarılmış devasa acem borusu ise beni en çok şaşırtan. Acem borusunu Akdeniz bitkisi sanıyordum çünkü.

05 Eylül 2009 Cumartesi

KÖYDE YAŞAM - İLK GÖZLEMLER: ISINMA

Daha önce dağlarda, bayırlarda kamp yaptığımızdan dağlık ve ormanlık bölgelerde yaşam şartları ile ilgili bir miktar tecrübemiz var. En azından “herşeye hazırlıklı olmak gerektiğini” biliyoruz. Fakat oralarda ev sahibi olup, daha uzun sürelerle yaşamak çok daha farklı tecrübeleri edinmenize sebep oluyor. Şehirde yaşarken sorun kalemi oluşturmayan pek çok şey orada ciddi birer sorun olarak karşınıza çıkabiliyor.

Benim ilk farkettiğim, böyle bir yaşam tarzının sürekli olarak bedensel çalışmayı , orada sahibi olunacak bir evin de sürekli bakım ve ilgiyi gerektirmesi. İşin en sevdiğimiz kısmı da bu aslına bakarsanız. Hemen farkedilecek diğer bir sorun ise “rutubet”. Bolu ormanlarında her daim olan yağışların ve Abant Gölü’nün doğal sonucu olarak... Öyle bir rutubet ki evinizi düzenli olarak ziyaret etmezseniz, bakımını yapmazsanız, bir süre sonra metal aksamları çoktan paslanmış, eşyalarınızı da küflenmiş ve çürümüş olarak bulabilirsiniz. Bu sorun yalıtım ve ısınmanın önemine işaret ediyor. Tahtadan çatılmış klasik köy evlerinde elbette yalıtım falan yok. Bu nedenle yaz günlerinda dahi rutubetten korunmak ve ısınmak için en azından akşamları soba yakmak kaçınılmaz. Evimizin yalıtımı iyi olmasına rağmen, Ağustos’un 2. haftasonu biz de akşam soba yakmak zorunda kaldık dersem, dağ ve ormanın mikro klimasının ne kadar farklı olabileceğine dair bir fikri size vermiş olurum herhalde:)

Ocak-şömine ya da soba klasik bir köy evinin en önemli unsurudur. Sayesinde ısınır, karnınızı doyurur, çöpünüzün bir kısmını öğütürsünüz. Bu çoklu ihtiyaçlara en iyi cevap veren soba türü de “kuzine” dir. Daha çok kuzey ve batı ülkelerinde kullanılan kuzineler Türk kültüründe ocak veya şömineler kadar yaygın değil. En çok Marmara ve Karadeniz köylerinde kullanılıyorlar. Alev ve benim neden olduğu bilinmez bir “kuzine” fantazimiz olduğundan, bu eve yapılan ilk yatırımlardan biri de esaslı bir kuzine almak oldu. Fırını da olan, üzerinde rahat rahat 2 büyük tencere ve çaydanlığın sığabildiği, dökme demir, dışı çiçek kabartmalarıyla süslü “fiyakalı” kuzinemiz köy evimizdeki hayatımızın en renkli unsuru haline geldi tabiiki. Onu yakmak ayrı , seyretmesi ayrı, üzerinde yemek pişirmesi ayrı keyif...

Kıymetli Kuzine

Ev yapılırken sıvı yakıt kullanan kat kaloriferi yapılmıştı. Ancak, içinde sürekli yaşanmayan, hem yüksekte hem de orman için bulunan bir evi sadece kaloriferle ısıtmaya çalışmak bir çeşit “delilik”miş, bunu öğrendik. Haftalarca kapalı kalmış bir dağ evini kökleyerek yaktığınız sıvı yakıtlı bir kat kaloriferinin, bırakın ısıtmayı, havayı hafiften kırması bile en az 24 saati gerektiriyor. Oysa kuzine ya da soba 10 dakika içinde bulunduğu ortamı sımsıcak yapıyor. Bu anlamda çok ekonomik bir çözüm olduğu kesin. Ayrıca, yoğun rutubetin evinizi ve eşyalarınızı mahfetmesine karşı alınabilecek en etkili önlem. Dekoratif olarak da mekana çok yakıştığını söylemeliyim.

Kuzinenin ayrılmaz parçası elbette odun olacaktır. Soğuk kış günlerinde yeterli odun stoğunuzun olduğundan emin olmalısınız. Benim bildiğim bir tek zeytin kütüğü için için, çok yavaş ve verimli yanar, bu anlamda çok da ekonomiktir. Ama Bolu’da zeytin kütüğü bulmak pek kolay değildir sanırım. Dolayısıyla odun denen şeyin pek çabuk yanıp tükendiğini kafanızın bir kenarına yazın lütfen:) Odun stoğunuzun bir kısmı elinizin altında olmalı, yoksa ikide bir dondurucu soğuğa çıkıp gerekli odun tedarikini yapmanız gerekir ki bu, özellikle kara kış gecelerinde hakikaten tatsız bir durumdur.

Uygun odun stoğunu bulundurmak, bazı durumlarda odunu sizin parçalamanız gerektiği anlamına da gelebilir. Ormana gidip bilfiil ağaç kesmekten bahsetmiyorum tabii. Hoş kanun uyarınca “orman köylüsü” sayıldığımızdan köyün içinde bulunduğu ormanın ürünlerinden belli miktarda yararlanma hakkımız da bulunuyor. Bunun bir prosedürü var. Ayrıca, yine bir “orman köylüsü” olarak, ormanda yerlere düşmüş çalı-çırpıyı, kırılmış dalları da toplayıp kullanma hakkımız var. Ancak bu imkânlardan yararlanmak da bir zaman meselesi ve bizim henüz köyde geçirebileceğimiz o kadar zamanımız olmadığından, odunu kesilmiş halde alıyoruz. Ancak bu odunların ebatları bazen kuzineye sığacak boyu aşıyor. Böyle durumlar için balta bulundurmanız şart. Balta, daha sonra bahsedeceğim başka “durumlar” için de gerekli(ymiş).

Doğal olarak, Alev’in en sevdiği köy hayatı faaliyeti de odun parçalamak. Şehirli ve şımarık bir Gülşen Bubikoğlu ya da Filiz Akın’ı dağdaki evine kaçırıp, kızımız evde “imdaaaat beni kurtarın” diye ter ter tepinirken, üzerinde içi müflonlu yeleği, krem renkli boğazlı kazağı, ayağında deri çizmeleri ve dağ adamı görüntüsünü tamamlayan aslan yelesi saçlarıyla içeriden gelen çığlıkları duymazdan gelerek karda odun parçalayan Cüneyt Arkın portresini hatırladınız mı? Hah işte, Alev de o portreyi özellikle kış aylarında sık sık tekrarlıyor. Tek fark içeride “imdaaaaaat beni kurtarın” diye bağıran birinin olmaması:) Hatta bu can alıcı dağ adamı portresini tamamlamak için bir kareli oduncu gömleklerinden de almayı hayal ediyor:)

Ateşle ilişkili konulardan girmişken, böyle bir ortamda “olmazsa olmaz” denebilecek bir diğer unsur da “mangal”. Türk insanının yoğun mangal sevgisi elbette bizde de var. Orman- dağ-kar deyince nedense mangal da bu tabloda tamamlayıcı bir yere sahip oluyor:)

Oksijenin insanı sersemletecek kadar yoğun olduğu bu bölgelerde metabolizmanız da hızlanıyor haliyle. Bu sebeple, köydeyken ne kadar yersek yiyelim midemizi “çatlayacakmış gibi” hissedemedik henüz:) Ayrıca ne yerseniz yiyin, kendinizi kısa süre sonra tekrar acıkmış buluyorsunuz. Tabii mangalı yakması, mangalda pişenleri yemek kadar keyif verici olmayabilir. Bilirsiniz, bizde bu işlere genelde erkekler girişir. Bazı insanlar doğuştan “ocakbaşı ustası”dır, bu işi zevkle yaparlar. Babam mesela, bu kategoridedir. Alev ise sevdiğinden değil, genelde mecburiyetten iyi bir ocak başı ustası olmuştur. E ne yapalım, birinin bu işleri yapması gerekiyor:)

31 Ağustos 2009 Pazartesi

KÖYDE YAŞAM - KÖY YAŞAMINA GİRİŞ


Bir deniz insanını belli bir yaştan sonra Ankara’nın tam olarak tatmin etmesi hakikaten zormuş. Özellikle 30’lu yaşlarım başladığından bu yana kendi adıma böyle düşünüyorum. “Ne batıyor, ne eksik, durumu tarif et” dense, buna vereceğim cevap da çoğunuz için tatmin edici olmayabilir. Bazı şeyler o kadar yoğun hissedilir ki kelimeler onu tam olarak ifade etmeye yetmez. Sadece “öyledir” işte:) Gözlerim deniz görmediği sürece bir şeyler hep eksik kalıyor hayatımda sanki.

Her denizi seven doğada bir şeyler yapmayı da sever anlamına gelmez, gelmiyor. Neyse ki biz doğada özgür yaşam kısmına da ilgiliyiz ve şükür ki Ankara doğada bir şeyler yapma konusunda gayet güzel imkânlar sunan bir şehir. Sadece içinde ve civarında değil, ortalama 2 veya 3 saatlik mesafelerde deniz kenarı dahil, pek çok başka doğal güzelliğe rahatça ulaşmanızı sağlayan bir lojistik konumu var.

2000 yılı bilinçli olarak “bir gün deniz kenarında, daha küçük bir yerde yaşamanın” hayallerini yeniden kurmaya başladığım yıl. Fakat, bu hayali bir gün nasıl gerçek yapabileceğimize de pek odaklanmadım. Bunun bir çok sebebi var. Bu düşüncemi incelerken sürekli değişim halinde olan pek çok farklı motivasyon görüyorum. Şu an bulunduğum bilinç düzeyinde ise hayat, eğer biz “gerçekten” hazır ve istekliysek, bu yolu açacaktır diye inanıyorum. Çünkü şu anda öncelikli tercihlerimiz farklı ve en azından bir süre daha Ankara’da yaşamamızı gerektiriyor.

Arsanın alınması ve evin yapılması hikayeleri uzun, bayağı emek harcandı bu işlere. Ama bu detaylara girmek niyetinde değilim. O nedenle, benim burada kısaca “fırsatın fırsatı doğurması” diye özetleyeceğim olaylar silsilesi sonucu, 2006 yılında Abant Gölü’nü çevreleyen dağlardan birinde bulunan bir köyde önce bir arsanın, ardından, 2007 yılının sonlarına doğru da, bir evin sahibi olduk. Olayların gelişimi bizim açımızdan o kadar sürprizli ve hızlıydı ki, ben evrenin bize “Sizin deniz kenarında, doğa ile iç içe yaşama arzunuzun farkındayım, ama o zamana kadar başka tecrübeleri edinmeniz, başka yerlerde bulunmanız gerekiyor. O nedenle şimdilik size bu imkanı sunuyorum” dediğine inandım.

Ankara’daki evimizden tam 2 saat uzakta olan bu minik evimize yaratabildiğimiz her fırsatta gidiyoruz. Evimiz asıl merkezi Abant yolu kenarında bulunan bir köyün daha yükseklerde bulunan yaylasında. Zamanında köylüler merkez köyün yüksekteki bu uzantısını yazlık niyetine kullanıyorlarmış. Birer “perili köşk” görünümünde olan 10-12 metruk ahşap yapı, bu yayla köyüne asıl havasını da veriyorlar. Eve ilk kez gelip, ormanın ve köyün ıssızlığından biraz ürken konuklarımıza “gece ziyarete gelen şeffaf konuklardan rahatsız olmayın, hepsi dosttur, komşu evlerden hoşgeldine gelirler” tarzı şeyler söylemek de oradaki misafir ağırlama ritüellerimizin bir parçası oldu:) Hakikaten, ilk seferlerimizde bu evlerden bir miktar ürktüğümü ben de itiraf etmeliyim:) Şimdi ise bir gün yokolup gidecekler diye endişe ediyorum.

Komşu Perili Köşklerden Biri...

Bolu ve çevresi, malumunuz, tam anlamıyla bir doğa harikası. Gez gez bitmiyor. Her gittiğimizde yeni bir yer keşfediyor, yeni insanlarla tanışıyoruz.

Bolu şehir olarak da renkli ve dinamik. Ne yalan söyleyim, önceden tutucu, aşırı muhafazakar, sıkıcı bir şehir olduğunu sanıyordum. Şehre ilk gittiğimde bu düşüncemden çok utandım. Bir defa şehir planlaması çok düzgün. Şehir merkezinde cıvıl cıvıl bir hayat var. Yakın zamanlarda kurulmuş üniversitenin bu renkli yapıda ciddi payı olsa gerek, çünkü genç enerji her yerde hissediliyor. Tabii turizmin etkisini de dikkate almak gerek. Bolu aslında tam bir turizm cenneti. Genelde turizmden deniz tatilini anlıyoruz, oysa Bolu ve civarında doğa-kültür-spor turizminin pek çok çeşidi yapılıyor. En bilinen spor faaliyeti kayak. Geçen ay gittiğimizde Abant gölü yolunda ralli yarışları yapılıyordu.

Bolu deyince İzzet Baysal’ı anmamak olmaz. Şehre bugünkü dinamik, yaşanılır, değerlerini koruyup sahip çıkan kimliğini veren en önemli kişidir İzzet Baysal. Zaten şehre girer girmez, Bolu halkının kendisine duyduğu minnet ve vefanın izlerini pek çok yerde göreceksiniz.

Bolu kendi markalarını yaratmış bir şehir aynı zamanda. Doğal güzelliklerine, değerlerine ve ürettiklerine sahip çıkıyor, bunları bence gayet de güzel pazarlıyor. Bu anlamda Türkiye için gurur ve verici bir örnek diyebilirim. İlk defa burada yediğim ve tadına doyamadığım Bolçi çikolataları, Bolu’nun kendi yarattığı markalarına güzel bir örnek.

Ülkemizin ünlü ahçılarının Bolu’dan çıktığını düşününce, farklı yerlerde yediğimiz yemeklerin de bu kadar lezzetli olmalarına şaşmıyoruz haliyle. Bizim her çeşit yemek için favori mekanımız “Yeşil Ev”. Bunda evimize yakınlığı biraz rol oynasa da, doğa ile uyumlu, çevreci mimarisi, orman-dağ konseptini sıkıcı olmayan bir tarzda harmanlayan zevkli dekorasyonu, butik otel olarak hizmet veren ağaç evleri, ruhu okşayan müzik yayını ve tabiiki lezzetli mutfağının payı daha büyük.
Sonbaharda yapraklar

Dedim ya, evimiz ormanın içinde, istediğiniz sürece tamamen izole olabileceğiniz bir konumda. Ama “sıkıldım” dediğinizde 10 dk içinde Bolu’nun ya da Abant’ın sosyal hayatına karışabileceğiniz kadar da merkezi. Köyde yaz-kış yaşayan bir hane var, diğer haneler, yazları genelde haftasonları gelen sahipleri dışında, çoğu zaman boş. Fakat, köy civarında ve karşı dağlara gizlenmiş vaziyette bol miktarda çiftlik evi, site vb. de bulunuyor.

Köye bağlanan yollardan biri

Orman...