10 Şubat 2010 Çarşamba

BU GİNE BAŞKA GİNE (1) – KİMDİR, NEDİR?

Ekvator Ginesi Bayrağı

Şu ana kadar tespit edebildiğim kadarıyla Dünya üzerinde “Gine” ismini taşıyan 4 tane ülke var: Gine, Gine Bissau, Papua Yeni Gine ve Ekvator Ginesi. Daha pek çok “Gine” olabilir, mitoz bölünerek çoğalıyor olabilirler, ben bu yazıyı yazana kadar bile sayıları artmış, verdiğim bu bilgiyi “eksik” hale getirmiş olabilirler:) Papua Yeni Gine dışındakilerin hepsi Afrika’nın Atlas Okyanusu kıyısında bulunuyor.

2008 yılında yolum iki kez Ekvator Ginesi’ne düştü. Adından anlaşılacağı gibi, Ekvator Ginesi ekvator çizgisinin hemen altında, eski bir İspanyol sömürgesi. Latin Amerika'da bulunan "Ekvador" ile karıştırılıyor sık sık. Yaklaşık 200 yıl süren sömürge devri 1968’de ülkenin bağımsızlığını ilan etmesiyle sona ermiş. Resmi dili İspanyolca. Biraz araştırmayla ulaştığım bilgilere göre bazı “en” li ünvanların da sahibi: Kıta Afrikasındaki nüfus bakımından “en küçük” ülke; Kıta Afrikasındaki “en küçük” Birleşmiş Milletler üyesi ve Dünya'da İspanyolca'nın konuşulduğu “en küçük” ülkeymiş (kaynak: vikipedi) .

Ülkenin başkenti "Malabo", gördüğünüz gibi, anakaradan "uzakça" bir adada bulunuyor. İşaretler gittiğim yerleri göstermekte.

Hep “en küçük” olacak değil, bir “büyük” değeri var ki, o sayede yeni yeni adını duyurmaya başlamış: Petrol. 1996’da bulunan petrol ülkenin kaderini farklı bir yöne itmiş. Ülkenin 1979’dan bu yana "cunta" yönetimi altında olduğunu söylüyor kaynaklar (bkz: vikipedi); pek çoğumuz “diktatörlük” diyebiliriz (bana sorarsanız bir nevi “kabile şefliği”, çünkü kabile gelenekleri halen ve cidden ağır basıyor ülkede). Bununla birlikte, resmi sıfatıyla “cumhurbaşkanı” nın bu denli sevilip sayıldığı başka ülke var mıdır, bilmem. Şimdi diyeceksiniz ki "korkudandır o sevgi":) O kadar detayı hakkında ahkam kesecek bilgi sahibi değilim, ama bu bilgiyi orada uzuuuun yıllardır yaşayan yabancılar da doğruluyor. Benim de gözüme ilk takılan kadın, erkek pek çok insanın üzerinde cumhurbaşkanının resimlerinin basılı olduğu çiçekli böcekli kumaşlardan yapılmış entariler giymekte olduğu:) Başkan da bu sevgiye layık olacak bir performans sergilemek gayretinde. Her ne kadar bu konuda henüz çok büyük yol katedilememiş olduğunu görsek de, ülkenin şantiye alanına dönmüş halinden iyi niyetli pek çok girişimin olduğunu ve bir kaç yıl sonra ülkenin silüetinin esaslı bir şekilde değişeceğini söyleyebiliriz. Sadece 10 yıl öncesine kadar kakaodan başka hiç bir ekonomik değeri olmayan bu ülkede petrolden gelen para ile ciddi bir yatırım hamlesi başlamış "görünüyor".

Fakat ben bu tür siyasi-ekonomik konulara girmek niyetinde değilim. Amacım, toplamda 3 hafta geçirdiğim bu ilginç ülkede kendi gözüme takılanları, "ilginç" tecrübelerimi paylaşmak. Şu ana kadarki hayatımın en renkli ve garip macerası oldu diyebilirim. Bu macerayı ise, affınıza sığınarak, ancak "7 bölüm"e sığdırabildim, yazsam yazacaktım daha, anlatacağım daha çoktu ya "yetsin bu kadarı" dedim bir noktada:) Umarım sıkılmadan okursunuz:)


Öncelikle; ülkede kıymetli "petrol rezervleri" olunca, ülke “sıkı” bir yönetimle yönetiliyor olunca, ülkenin tamamı “stratejik bölge” olarak kabul ediliyor olunca, fotoğraf çekmenin de “yasak” olduğunu söylesem bana inanır mısınız? Bu yasaktan habersiz çektiğim fotoğraflar ile bu yasağı öğrendikten sonra “yine de” kaçak-göçek çekmeye çalıştıklarım arasındaki fark bariz zaten:) Oradaki ex-pat meslekdaşımın yasak konusunda beni uyarması üzerine sekteye uğradı sanatsal faaliyetlerim. Bir başka ex-pat meslekdaşın bu yasağa uymadığı için 2 günü nezarethanede geçirdiğini öğrendim. Eh, ben ucuz kurtuldum:)

Diğer taraftan, kırsalda da (güvenlik güçleri olmasa bile) doğru dürüst fotoğraf çekemedim. Zira yerli halkın çoğunluğu, her ne kadar çoğunlukla "katolik hristiyan" olsalar da, hala yerel pagan inançlarını da korudukları için, fotoğraf çekilmesinden hiç ama hiç hoşlanmıyor, istemiyorlar, çekmeye cüret ederseniz esaslı ve korkutucu tepki variyorlar. Çünkü, ruhlarının o fotoğrafa hapsedildiğine inanıyorlarmış. Teşebbüslerimden birinde ben de sert tepki alınca tırstım, bir daha izin almadan yeltenmedim insanların fotoğraflarını çekmeye. Tabii görsel belge eksikliği burada anlatacağım bazı şeylerin “palavra” ve “abartı” olarak değerlendirilmesine sebep olabilecektir. Gelin görün ki kapı gibi şahitlerim var:)

27 Ocak 2010 Çarşamba

ALAÇATI'DA YENİ YIL

2010 yılını Alaçatı'da karşıladık biz. Senelerce gitmeyi düşünmediğimiz Alaçatı ve Çeşme Yarımadası'nı 2009 yılı içinde iki kez ziyaret etmiş olduk böylece.
İkisi 60 yaş üstü toplam 10 yetişkin, 3,5 yaşında dünyalar tatlısı bir çocuk ve dünyanın en bilge köpeğinden oluştu bu kez tatilciler. Seneler içinde farklı yerlerde dere tepe düz gitme, yeme-içme ve sınırları zorlama konusundaki fantezileri birlikte gerçekleştirdiğimiz dostlar onlar. Bazılarını önceki yazılarımızdan biliyorsunuz. Ortak özellikleri doğa içinde olmayı sevmeleri ve şekil kaygısı taşımamalarıdır. Bu ekipte her şey "okey" dir, kimse kimseye bir şeyi neden yapmak istediğini ya da istemediğini sormaz. Yapmaya zorlamaz. Buna rağmen ekibin ortak hareket kabiliyeti de şaşırtıcı derecede yüksektir. "Rahatlık" sanırım bu dostlarla geçirilen zamanın özetidir.

Arkadaşlarımızın ailesine ait çok güzel bir taş evde kaldık. Ev sahiplerinin niyeti yakın zamanda bu evi bir butik pansiyona dönüştürmek (o zaman buradan sizleri haberdar edeceğim), ama sağolsunlar bizleri geçen sefer olduğu gibi bu kez de "misafir" olarak kabul ettiler.


Kaldığımız ev tipik bir Alaçatı eviydi. Sahiplerinin zevkini yansıtan, sıcacık, çok keyifli bir mekan.

Hava da 4 gün boyunca güneşini eksik etmedi üzerimizden. Meşhur Çeşme rüzgarlarına rağmen, neredeyse tek kazakla, üşümeden bir Aralık tatili yaptık.

Yeni yıla en sağlıklı yemekleri yiyerek girdik. Herkesin getirdiği yiyeceklerle harika bir sofra hazırladık. Yeşil rengin hakim olduğu, tipik bir Ege sofrasıydı aslında. Bu sayede gönül rahatlığıyla yedik her şeyi. Eminim çok az insan yeni yıla Cibes ("jibes" değil, "cibes" efendim:)) ve turp otu yiyerek girmiştir:)

Yeşiller Hareketi:)

Saatler 24'e yaklaşırken çıktık Alaçatı sokaklarına. Manzara şaşırtıcı ve çok güzeldi.

Yılbaşı gecesi Alaçatı sokakları

Zaman zaman kördüğüm olacak derecede kalabalıktı sokaklar. Alaçatı'nın popüler mekanlarındaki sokaklara taşmış yılbaşı eğlencelerine ek olarak, Alaçatı Belediyesi de çok özenli bir açık hava partisi organize etmişti. Herkes yüzünde gülümseme, kafasına göre takılıyordu. Bilirsiniz, ülkemizde efendice eğlenmeyi bilmeyen ve hiç bir zaman öğrenemeyeceklerinden artık neredeyse emin olduğum bolca insan yaşıyor. İnsanların en naif içgüdülerini bile en çirkin şekilde sabote eden bu tip insanların eylemlerine ya da, en azından, eylem haberlerine hepimiz maruz kalıyoruz. Türkiye'de çirkin taşkınlıkların ve tacizlerin yaşanmadığı kutlama ya da eğlence sayısı azalıyor gibi. Fakat, Alaçatı'da gördüğümüz "kutlama manzarası" bizim mecburen öğrenmek zorunda kaldıklarımızdan tamamen farklıydı: Sosyetesi, yerlisi, turisti, genci, yaşlısı, çocuklusu, bebeklisi, baş örtülüsü insana yakışanı yapıyor, "medeni" bir şekilde ve kendince eğleniyordu orada. Biz de karıştık gittik kalabalığın arasına. Hatta birbirimizi de kaybettik, ekibin her bir üyesi 2010'a ayrı yerde ayrı pozisyonda girdi:)

Tatilin kalanında ne mi yaptık? Altınkum sahilinde, deli gibi esen rüzgara karşı yürüdük hep birlikte, koştuk, uçma denemeleri yaptık, oradaki tepelere tırmandık.

Erkekler Altınkum'da tırmandıkları tepede Rio de Jenerio'nun meşhur Hz. İsa heykelini taklit etmeye çalışırken:)

Sonra Ildırı köyüne gittik, ben bayıldım oraya. Dere tepe yürüdük orada, köyün yamacındaki az bilinen Erithrae antik şehrinin harabelerini gezdik, eski kiliseyi gördük ve tepenin en ucuna tırmanıp enfes Ildırı koyunun ve civarındaki adaların manzarasını seyrettik.

Ildırı'ın tepeden görüntüsü


Yolumuza çıkan kuzu kulaklarını topladık. İlk kez enginar tarlası gördük. Soframızdaki enginarın kaynağı Alaçatı haberiniz olsun, ben de yeni öğrendim. Her yer enginar tarlası.

Enginar Tarlası hatırası:)

Bu da enginar salatası. İlk kez yedik ve bayıldık.

Kısa sürede Alaçatı'nın sembolü haline gelen rüzgar değirmenlerini sadece uzaktan seyretmekle yetinmeyip, yanlarına gittik. Ekipteki iki arkadaşımızın torpili sayesinde santrale girip kendilerini yakından tanıma ve çıkardıkları enteresan sesi duyma şerefine nail olduk. Bu ses ve mekan iyi birer gerilim filmi unsurları olabilirler:) Temiz bir enerji kaynağı oldukları için sayılarının artmasını diliyoruz. Mevcut santraller Alaçatı bölgesinin elektrik ihtiyacını karşılıyormuş.
Rüzgar değirmenlerinin dibine gidince böyle görünüyorlar:)

Bu da uzaktan görüntüleri. Çok hoş...

Ilıca plajında daha önce sadece televizyonda gördüğüm uçurtma sörfünü yaptı erkekler (Alev'in makinasını teknik bir nedenle henüz yükleyemedik bilgisayara, o yüzden sörf fotolarını daha sonra koymek niyetindeyim). Sonra Dalyan'a gittik, Alaçatı pazarını gezdik, Alaçatı'nın güzel mekanlarında güzel kahveler, sıcak şaraplar içtik. Alaçatı sokaklarını ise yürüyerek ya da bisikletle kaç kez arşınladığımızın sayını bilemiyorum. Yürüdük yürüdük yürüdük... Her seferinde başka bir güzelliğe takıldık. Tabii ki en güzel balıkları, sebzeleri, meyveleri ve kumruları götürdük afiyetle:)

Velhasıl, çok keyifli, tüm hareketine rağmen hem bedenen hem de ruhen dinlendirici bir tatil oldu. Yeni yılı tam da takip eden yıllarda olmasını dilediğimiz şeyleri yaparak karşıladık. Sadece dilemekle kalmamış olduk yani, "bilfiil" uygulamalı olarak gösterdik evrene "biz daha uzun süreler bu şekilde takılmayı istiyoruz hayatta" diye. Herhalde anlamıştır:)

12 Ocak 2010 Salı

SONUNDA...

Doğa sporları ve özellikle dağcılıkla ilgilenenlerin efsane markası The North Face sonunda Türkiye'de... Gerçi resmen geleli 6 aydan fazla oldu sanırım ama benim ürünleriyle resmen haşır neşir olabilmem ancak dün itibariyle gerçekleşti.
Doğa sporları faaliyetleri için tasarlanan üst kalite sınıfında, sağlam, yüksek performanslı ve aynı zamanda da şık ürünlerin üreticisi the North Face aslında uzun zamandır Türkiye'ye gelmek istiyor, ancak telif hakları ile ilgili ilginç bir nedenden gelemiyordu. 4 yıl önce, dağcılık faaliyetlerimizin yoğun olduğu dönemlerde, ABD'ye giden bir arkadaşımız sayesinde önce bir adet içliğine, sonrada Alev'in Almanya hediyesi olarak getirdiği mucizevi "windstopper" ceketine sahip olabildiğim, birbirinden fonksiyonel ve zevkli diğer binlerce ürününü ise ancak web sitelerinden içimiz geçerek takip ettiğimiz The North Face'e ulaşmak artık çok kolay.
Haftasonu alışverişe gittiğimizde bir kaç ürününü Armada'daki Adventure Republic Mağazasında görmüştük. Turan Güneş Bulvarı'ndaki Kar Spor'da daha çok çeşit olduğunu duyduk. Dün ise iş için gittiğim İstanbul'da, işimin erken bitmesini fırsat bilip, The North Face'in Çırağan Oteli'ne çok yakın olan kendi mağazasında bir saatten fazla zaman geçirdim. Uçak yakalama derdim olmasa daha da kalırdım, o derece kendimi kaybettim:)

Hemen söyleyeyim: The North Face ucuz bir marka değil (en azından ABD dışında), ama kalite-konfor-fonksiyonellik-güvenilirlik-şıklık kategorilerinin hepsinden yüksek notla sınıfı geçen ve artık bir çeşit "fenomen" sayılabilecek bir marka için çok pahalı da sayılamaz. Şöyle örnekleyebilirim: Dağcılık için tasarlanmış özel teknik kıyafet ve ekipman haricindeki ürünlerinin fiyatları kabaca Nike-Adidas mağazalarındaki fiyatlar ayarında. Teknik kıyafet ve ekipmandaki fiyat farkına ise markadan çok, bu tür ürünlerde kullanılan özel malzeme (Goretex) sebep oluyor. Goretex kullanılan her malzeme markası ne olursa olsun zaten pahalıdır. Bu ara kur farkından dolayı Türkiye'deki fiyatları Avrupa fiyatlarından biraz daha hesaplıya geliyormuş. Kaldı ki buradan alacağınız her ürünün şıklığı yanında, aslında belirli ve çok etkili bir fonksiyonu daha var. Ve inanın hiç eskimiyorlar.

Mağaza yetkilisi ile de epey sohbet ettik. The North Face'in web sitesinde ya da kataloglarında yer alan ama kendi mağazalarında bulunmayan ürünleri de (acil istenenler dışında) ekstra maliyet yaratmadan, katalog fiyatına getirdiklerini söyledi. 2800'den fazla ürün çeşidi arasından mağazaya ürün seçmenin işin hem en zevkli hem de en zor kısmı olduğunu da ekledi:) Ana mağaza sadece İstanbul'da , fakat diğer illere bayilik şeklinde ürün veriyorlar. Sipariş üzerine her yere ürün de gönderiyorlar. İlgilenenler için The North Face Beşiktaş Mağazası'nın telefon numarası "236 32 08", mağaza sorumlusu ise Mahmut Bey.

İlk The North Face Seferimin ganimetleri güzel bir yazlık trekking pantalon ve çok şık bir siyah elbise [evet, "günlük hayatta da tarzımdan ödün vermem hocam" diyenler için bir de "outdoor casual" klasmanı var:)] oldu. Alev'e ise koşarken ya da dağda bayırda çok işine yarayacak, ter tutmayan bir üst aldım. Üstelik bunları numune reyonundan seçtiğim için özel bir indirimden de faydalandım. Daha ne olsun:) "NEVER STOP EXPLORING *" der, yazıyı bitiririm:)

(*The North Face'in sloganı)

30 Aralık 2009 Çarşamba

"KOZMİK ODA" DEĞİL "KOZMİK BAĞ":)


Hayatın sürekli olarak beni şaşırtması kadar sevdiğim bir şey yok. Şaşkınlığa sebep olan olaylar bazen can sıkıcı, üzücü, bazen de şahane ya da mucize kabilinden olabiliyor. Her durumda, kimi ancak gidince, kimi de geldiği an şöyle düşündürüyor bana: "Hayat yine de ve her durumda güzeldir". Sanırım kişisel özelliklerim arasında en beğendiğim de bu. Yoksa algıları fazlasıyla açık, hassas ve bir de üstüne havai bir balık insanının bu dünyada hayatını idame ettirmesi epey zor olurdu:)

İnsan tanımak, tanıdıklarımdan yeni şeyler öğrenmek ana besinim. Hal bu olunca, blog işine soyunarak aslında kendi besin zincirime ne önemli bir katkı yaptığımı da yeni yeni anlıyorum.

Hayat felsefesini referansım olarak aldığım sevgili Merve İldeniz'in kişisel web sitesindeki forumu sayesinde zamanında hayatıma pek çok güzel insan katmıştım. Sanal ortamdan ilk kazançlarım olmuştu hepsi de... Site çoktan kapandı gitti, ama orada kurduğumuz arkadaşlıklar aynen duruyor.

Blog kültürü sayesinde tanıyıp sevdiğim ilk insan ise (artık bilmeyen kalmadı) Dilara'dır, kıymetlimdir kendisi bir çok sebepten. Burada yazmaya başlayıp, başka sevdiğim yazarların yazdıklarına not bırakırken iletişime geçtiğim, farklı farklı şeyler paylaştığım pek çok şahane insan geldi arkasından. Aralarında çeşitli sebeplerden kendimi daha yakın-daha özel ilişki içinde bulduklarım oldu, oluyor; içi dışı bir, harbi insan Handan gibi mesela... Bir süredir sık sık konuşup yazıştığımız, 40 yıllık ahbap misali dertleşip birbirimize akıl fikir verdiğimiz ve kendimize "kozmik arkadaşlar" adını yakıştırdığımız Özlem gibi mesela...

Bunları niye yazıyorum? Çünkü az önce son yıllardaki en anlamlı hediyemi aldım bir özel insandan. Aslında adresimi sorduğunda anlamıştım bir şeyler. Yine de bugün elime geçen hediyenin kendisi ve ona eşlik eden mektubun içeriği beni kendi tahminimden bile daha fazla şaşırtıp, mutlu etti.

Sevgili HaNdE; sana bir çok şey için teşekkür etmek istiyorum: kozmik bağlara, sevmek ve yakın hissetmek için ille de fiziken görmek, beklentisi ya da nedeni olmak gerekmediğine, aslolanın ruh birliği-gönül bağı olduğuna dair inançlarımın sağlamasını bir kez daha yapmama vesil olduğun için... Veee seneler önce, evlendiğimiz yıl evimize giren hırsıza kaptırdığım, annemin hediyesi olduğu için kaybı içimi yakan, o bugün bugündür hep "alayım" deyip nedense almadığım, o çok sevdiğim inci küpelere yeniden kavuşmamı sağladığın için... Almayışımın sebebini bugün öğrendim işte, demek onu yerine geri koyacak olan senmişsin:) Teşekkür ederim güzel insan. Mektubunda yazdığın herşeyin kat kat fazlasını senin ve hayatı senin gibi algılayan tanıdık tanımadık insanlar için ben de diliyorum.

Evet artık kalkışa hazırız. Bu gece 2010'u diğer can dostlarla birlikte karşılamak üzere Alaçatı'ya uçacağız. Fakat ben şu an kanat takmış gibi hissettiğim için, uçağa da gerek kalmayacak gibi uçmak için:)

27 Aralık 2009 Pazar

NAVİGASYON:)

Yılın son günleri hareketli geçiyor. Bugün, 2009 başında edindiğim "Zamansız Ajandama" yıl boyu tutuğum notlara gözattım. Genelde okuduğum kitaplardan, beğendiğim, "ilham verici" bulduğum paragraflardan oluşmuş. Arada benim ya da bizim için anlamı olan bazı olayların da notlarını düşmüşüm. Velhasıl aklıma ve ruhuma iz bırakanların özetini oluşturmuş bu notlar.

Çoğu insanın "yeni yıl kararları" için düşündüğü, listeler yaptığı, isteklerini, beklentilerini sıraladığı bu dönemde, işin gerçekten özüne dokunmuş bir kaç paragraf dikkatimi çekti okuduklarım arasında. Robin Sharma'nın "Ermiş, Sörfçü ve Patron" kitabından:

"Her insanın bir tek gerçek işi vardır: Kendine giden yolu bulmak.

Ona düşen kendi kaderini keşfetmektir, rastgele bir kaderi değil.

Ve keşfedince de onu sonuna kadar ve kararlılıkla kendi içinde yaşamaktır.

Başka herşey "sahte varoluş"tur; kaçınmaya, kitlelerin ideallerine doğru kaçmaya, tutuculuğa ve insanın kendi içselleğinden korkmasına işaret eder.

En büyük değerini belirle,

Hayatını aslında nasıl yönetmek istediğini tanımla

Ve nelerin seni mutlu ettiğini düşün.

Kendine karşı dürüst olmak için hayatını hangi standartlar çerçevesinde yaşaman gerektiğini netleştir.

Sonra, gerçekten (ama gerçekten) "özgün" bir biçimde düşünsen, hareket etsen, hissetsen dünyada nasıl bir yerde olacağını bul.

Nasıl biri olurdun?

Nelere artık tahammül göstermezdin?

Hangi faaliyetlere artık katılmazdın?

Hangi insanları hayatından bilinçli olarak çıkarmayı seçerdin?"

Hepinize yeni tecrübeler, sizi yukarı çeken, kalbinizde ve ruhunuzda "ışık" yakan insanlarla dolu, yeni yeni farkındalık düzeylerine erişeceğiniz, kendinize giden yoldan fazlaca sapmadan, kararlı adımlarla yürüyeceğiniz, doyumlu ve huzurlu bir yıl dileriz:)

20 Aralık 2009 Pazar

9. ŞAPKA PARTİSİ'NİN ARDINDAN


Bir "Şapka Partisi"ni daha sağ salim yapıp, birbirinden renkli anılarıyla geride bıraktık. Sık sık söylüyorum; bu blogu oluştururken amacımız hayatımızı renklendiren anılarımızı bize edindirdikleri tecrübelerle birlikte kayıt altına almaktı. 2001 yılından bu yana istisnasız her sene düzenlediğimiz Şapka Partisi bunlardan biri işte...

2. yılında katılım için şapka takma kuralını getirdiğimiz partimize ilk yıllarda klasik, biraz sonrasında enteresan ama satın alınmış şapkalarla geldik. 2005 yılında bir arkadaşımız ilk kez kendisinin tasarladığı, tepesinde düğmesine bastıkça dönen pervanesi olan bir şapka ile katılınca, gelecek yılların en büyük eğlencelerinden birinin yaratılmasına da ön ayak oldu. O yıl şapka tasarlamanın, şapka almaktan daha keyifli olacağına karar verdik. 2006 yılında ilk kez "şapkanızı tasarlayın" dedik.

Tasarım şapkada ilk zirveyi 2007 yılındaki partide yaşadık. Kırmızı - beyaz giyinme kuralı da ilk kez o yıl konmuştu [ikide bir "kural" diyorum ama bunların hepsinin organizasyonu daha da farklılaştırmak , renklendirmek, abartmak ve dolayısıyla rutin hayatın, rutin eğlencelerin dışında bir şeyler yaratma çabası olduğunu anlamışsınızdır sanırım:)]. O yıl katılımcılar yarattıkları şapkalarıyla olay ve heyecan yarattılar. Zaten 2007'den sonra bir daha hiç bir şey eskisi gibi olmadı... Çıta öyle bir yükseldi ki artık bunun düşmesine hiç birimiz izin veremezdik. Aslında bunun için endişenmeye gerek yoktu (yokmuş).

Bir şeyler yaratıyor olmanın verdiği keyif bağımlılık yaratan cinstendir, 2007 itibariyle katılan herkes "bağımlı" hale gelmişti bile... Sonrasında tasarımda giderek harikalar yaratılmaya başlandı. Giderek daha çok katılımcı dahiyane fikirler ve ciddi el emeği ile oluşturulmuş şapkalarıyla gelmeye başladılar.

Bu yıl tasarım şapka katılımında da rekor düzeye eriştik, 50 katılımcımızın 40'a yakınının şapkası tasarlanmış, özel olarak uğraşılmıştı. İnsan yaratıcılığının sınırının olmadığını tekrar ve tekrar bu basit denilebilecek aktiviteyle yaşıyoruz. Hiç bir şapka bir diğerine benzemiyor. Bu kısım gerçekten hayret verici. Son 3 yıldır herhangi bir şekilde fikren ya da uygulama olarak birbirinin aynı ya da benzeri olan şapka görmedik.

Şimdi biraz 2009'un şapkaları konuşsun:

Alev'in şapkası "Kral aç"

Renay ve şapkası "Pop Star"

Güçlü'nin şapkası "Topbaş", Özge'nin şapkası "Hepsini ben emdim", Burcu'nun şapkası "Gökkuşağı"

Barış'ın şapkası "Simitçi":)

Ejder'in şapkası "Rock DJ"

Nerzan'ın şapkası "Mado'da buluşalım"

Tuğrul'un şapkası (tabii görebilirseniz) "Le Minör":)

Dilara'nın şapkası "Lady Di in Ascott"

Taylan'ın şapkası "Kafalar 1500"

Ayşe'nin şapkası "Kafadan iç"

Güçlü'nün şapkası "İşçinin yeni yıl rüyası"

Altuğ ve Vildan'ın tasarımları: "Galyalılar":)

Canan'ın şapkası "Aynı anda kaç kişi emebilir?"

Dilber'in şapkası "Hayaller üzerinde dört nala giden mor at" (at bu fotoda görünmemiş:)

Aylin'in şapkası "Yin-Yang"

Aylin'in şapkası "Çilekli Bon Bon"

Ayşem'in şapkası "Alway Cik cik"

En Yaratıcı Şapka yarışmasının 2009 yılı 1.si benim. "Ören Bayan" isimli şapkamı yaparken de çok eğlendim.

Bendeniz "Ören Bağyan", ödülümü gururla gösterirken:)

Yünlerden bir şey yapmaya aylar önce karar vermiştim. Yaratıcı Şapka Yarışmasında şapkanıza verdiğiniz isim de önemli oluyor, yaratıcı bir isim nedeniyle çok puan alan şapkalar da oldu geçmiş yıllarda . Sonra "ören bayan" logosunu yünlerin üzerinde de kullanmaya karar verdim. İnternette "ören bayan" logosu ararken, bir grup yaratıcı grafikerin ören bayan logosu ile bir yarışma yaptıklarını ve birbirinden çılgın ören bayan logoları ürettiklerini gördüm; logoları onlardan seçtim.

Şapkamdan detay: Ören Bayan'ın bilmediğimiz halleri:)

Şapkam bayağı ağırdı, idare etmesi biraz zor oldu:)

Alev ve Renay her partide katılımcılara ısrarla "şapkanızı tanıtın, yarışma öncesi kulis yapın" diye tavsiyede bulunurlar, bu sene tavsiyelerine ben de "ciddi ciddi" uydum. Aslında bunu, evsahipliği pozisyonu nedeniyle, biraz da insanları bir sonraki sene farklı pazarlama yöntemleri yartmaları için gaz vermak amacıyla da yaptım:) İşi iyice abartmak için seçtiğim birbirinden çılgın "ören bayan" logolarından stikerler yaptırdım, bunları geceye her gelenin yakasına "oyunuzu bana verin" diyerek yapıştırdım:) Gerçi, bu kulise çok de gerek yoktu, çünkü şapkamın kendisi hakikaten iddialıydı:) ("Mütevazi" bir insanımdır gördüğünüz gibi:)) Her gören "Bu sene 1.lik kesin senin" dedi.

Ören Bayhan:)

" Ören Bayan" "Aç Kral" ile:)

Tabii ki bu işin "geyiği", amaç yarışmaktan çok eğlenmek ve bizler gibi gelen ve yarışan herkesin çok eğlendiğini biliyorum.

Bu yılın ilk beşi:
1. Ören Bayan
2. Aynı anda kaç kişi emebilir?
3. Simitçi (kendi tabiriyle "Zitçiieee":)
4. Çilekli Bonbon
5. Galyalılar
Önümüzdeki yıl Şapka Partisi'nin 10. yılı, şimdiden heyecanlanıyoruz, şimdiden birbirimize "seneye görürsünüz öyle bir şapka yapacağım ki hepinizi silip süpüreceğim" demeye başladık:) 10. yıl olacağı için belki bir miktar kostüm de girebilir işine. Neden olmasın???

2009 Şapka Partisi Hatırası...

10 Aralık 2009 Perşembe

9. ŞAPKA PARTİSİ

1995 senesinin yaz ayında üniversitede yaz okuluna kalmıştım. Burada okuduğunuz ve okuyacağınız bir çok macerayı birlikte paylaştığımız dostum Renay da. Gündüz okula gider, akşamları bizim evde buluşur, yemek yerken günün havadislerini paylaşır, rutin ders çalışma seanslarımıza geçmeden önce de yaz okulu bitince çıkmayı umduğumuz tatilimizde neler yapacağımızın hayalini kurardık.

Hala okuyucusu olduğum Atlas dergisini o yıllarda satın almaya başlamıştım. Dergilerden birinde Kaş diye bir sahil kasabasını görüp, vurulmuştum. Bir akşam resimlerini gösterdiğim Renay "abi tatilde buraya gidelim o zaman" dedi. Bu tatili büyük bir olaya dönüştürmeye karar verdik. O zamanlar internet var tabi ama bizde veya çevremizde kimsede yoktu, yaygın değildi. Önce güzel bir antetli kağıt hazırladık, arkadaşlarımızın hepsine tek tek resmi bir dille tatile davet mektubu yazıp postaladık. Resmi bir dille yazmamızın bir sebebi vardı elbette. Benim ve Renay'ın "murahhas azası" olduğumuz bir hayali bir vakıf adına yazmıştık mektupları. Takip eden günlerde hayali vakfımızın davetine katılacağını ve/veya katılamayacağını bildiren bir sürü mektup aldık. Sonuç olarak 30 kişiye yakın bir grup Kaş'da harika bir tatil geçirdik.

İşte "Sosyal Hayatı Güçlendirme ve Geliştirme Vakfı", yeni ismiyle "Sosyal Hayatı Güçlendirme ve Geliştirme Hareketi (SHGGH)" ilk olarak böyle kuruldu. SHGGH'nin amacı üyelerinin ve üyelerinin tanıdıklarının sosyal hayatlarını zenginleştirmek için sadece ve sadece eğlenmek ve eğlendirmektir. 2001'den bu yana her sene Aralık ayı içerisinde arkadaşlarımızın ve onların arkadaşlarının katılabildiği [bir çeşit "saadet zinciri" yani:)], katılan herkesin orjinal bir şapka ve kırmızı-beyaz renklerde giyinerek ile gelme şartı olan bir "Yeni Yıla Merhaba" yemeği organize ediyoruz. Sağolsunlar, bu yıla kadar yakın arkadaşımız Burcu, bu sene de bir başka yakın arkadaşımız Canan Yalım (CY Tasarım) SHGGH'nin bütün organizasyonlarında küratör olarak desteklerini esirgemeyerek, organizasyonun giderek daha yaratıcı ve eğlenceli hale gelmesine katkıda bulunuyorlar.

Bu eğleceli teaser'ların yaratıcısı sevgili arkadaşımız Canan ve ekip arkadaşları.


Tabii "orjinal şapka" tanımını açmak lazım biraz. Gecenin esas olayı aynı Eurovision yarışması gibi oylanan (Televoting) bir yaratıcı şapka yarışması. İşin en eğlenceli kısmı da bu zaten. Gece boyunca herkes şapkası için kulis yapıyor, gecenin sonunda ise oylama yapılıyor. Oylama için aynen Eurovision'u taklit ediyoruz, amacımız eğlenmek o yüzden puanlar verilirken her tür şaklabanlık serbest. Oylama, bazen "komşu masalar birbirine oy veriyor, hakkımız yendi" gibi itirazlara rağmen aslında son derece objektif:) En iyi yaratıcı şapka 1.,2. ve 3.leri için ödüllerimiz var. Bir de SHGGH'nin sembolü "geyik ve boynuz" olduğu için, hareketimizin Murahhas Azaları [yani patronları:)] olarak Renay ve benim tamamen "subjektif ve keyfi" kararlarla verdiğimiz "Yılın Geyiği" ödülümüz var. Her sene yemeğe katılanlardan biri "Yılın Geyiği"seçilir ve en büyük ve önemli ödülümüz olan geyik boynuzundan tacı kafasına takar...:))

Parti ile ilgili haberler ve detaylar bu teaserlar ile davetlilere gönderiliyor. Bu teaserlar üzerinde düşünülmüş, planlanmış çalışmaların ürünü.

Bu sene 9.su yapılacak Şapka Partimiz 12 Aralık Cumartesi gecesi, bir sene hariç tam 7 yıldır bize güleryüzlü ve yaratıcı personeliyle mükemmel bir şekilde ev sahipliği yapan Gordion Otel 'de. Bu vesileyle Otel sahibi sevgili arkadaşımız Tacdin'e ve Otel Müdürü Esra Hanım'a ve Ayça Hanım'a da çok teşekkür etmek isterim.

Şapka Partimizin 2007 yılında yapılan 7.si dergiye de çıkımıştı

Özenle ve yaratıcılıkla hazırlanmış şapkalarla 12 Aralık'da 9. Yılbaşı Yemeğimizde görüşmek üzere.
(Geçen sene Şapka Partisi hakkında Burcu'nun yazdıkları için bkz: http://burcuca.blogspot.com/2008/12/yln-son-gnleri-ksa-ksaa.html)