2 Ekim 2011 Pazar

EGE'DE BİR YER - II


Rüzgar sörfü cenneti. Daha uzun kalırsak mutlaka denemek isteyeceğimiz, keyifli bir aktivite...


Bizim bu Köy ile ilgili şansımız, çocukluktan beri oralı olan ve bir kısmı kışlarını da orada geçiren arkadaşlarımız, kuzenlerimiz. Onlar tüm bu kalabalığın, aşırı markacılığın, gösterişin olmadığı sakin yerlerini biliyorlar hem Köyün hem de Yarımadanın (ne kadar kalabalık olsa da hala tenha, bakir yerler mevcut tabii ki). Bu nedenle, kendimizi onlara teslim ediyoruz oraya gidince.

Dostlar

Biz, eğer kuzenimizin evinde kalmazsak, arkadaşlarımızın ailesine ait Sakin Ev ’de kalıyoruz. Adı üstünde işte: Köyün sakin bir kıyısında, sakin bir ortam. Pek çok benzer işletmenin "butik" olma iddiasından tamamen uzak, ama bu kelimesinin tam da gerçek anlamını yaşayan ve yaşatan bir mekân. Otel ya da pansiyondan çok, bir ev havasında zaten, ama müşteri rahatlığı için düşünülmüş "ince teknik detaylar" çok etkileyici. Bu detayları farkedemez de tek tek öğrenmek isterseniz, mekan sahibi Ergin Abi'ye sorun. O size büyük bir zevkle tek tek kurguladığı, hayata geçirdiği teknik detayları anlatacak, kendi dizaynı olan yer altındaki "kumanda merkezi"ni de gösterecektir.
Gördüğüm kadarıyla Köy merkezindeki aşırı kalabalıktan, itiş kakıştan bağışık çok az sayıda mekân muaf. Zaten muaf olmayı isteyen de az gibi. Çünkü Köyün meşhur ana caddesinde, o çılgın kalabalığa rağmen, yol üzerine dizilmiş masalarda yemek yemek moda ve aynı zamanda bu davranış da bir tür statü göstergesi sayılıyor. Medyada çok iyi bildiğiniz pek çok insanı bu masalarda yemek yemeğe çalışırken veya caddede turlarken görebilirsiniz. Tabii önceleri böylesi bir kalabalık yokmuş, sokaklara atılan masalarda rahat rahat yemek yenebiliyormuş, son 3-5 yılın akınıyla belli aylarda özellikle akşamları bu caddede yürümek ve caddeye atılan masalarda yemek yemek nerdeyse imkansız, yine de buna azmeden dolu insan var.
Soldan sağa: Yazımın altındaki eğlenceli "Tatil Özeti" nin yazarı Suat, Kuzenimiz aynı zamanda sevimli Isla Bonita'nın sahibi Gülfem ve ben. Alev'e her bagaj yerleşiminde bol ter döktüren alışveriş torbalarımızı da saymadan olmaz:)  

Tüm bu kargaşadan tam anlamıyla muaf kalmayı beceren restoranlardan biri de Agrilia. Bıraksanız kaldığımız sürece her öğünü orada yiyebiliriz, nitekim de hemen hemen öyle oluyor. Ama tabii, arkadaşlarımızın tavsiyesiyle benzer başka yerlere de gidiyoruz. Agrilia'nın ortaklarından biri ile aramızdaki "hısımlık" bağı bu mekanla ilgili yazacaklarımın obkektivitesini gölgeler mi diye çok düşündüm. Ancak, sonuç negatif. Yani, burası "X" bir yer olsa, fikrim yine aynı olacaktı. Kaldı ki, mekanın bizim naçizane görüşlerimizi aşan referansları var: Agrilia bu Köyün, Yarımadanın klasiklerinden biri aslında, çünkü Köydeki en eski restoranlardan biri (belki de en eskisi). Dolayısıyla, sadık ve tutkulu bir müşteri kitlesi var. 20 yıldır taviz vermedikleri prensiplerle işletiliyor. Kalitesini de özenle koruduğu bu prensiplere borçlu. Asla endüstriyel gıda satılmıyor, yediğiniz her şey sipariş üzerine o anda hazırlanmaya başlıyor. Restoranın sandalye sayısı belli, 20 yıllık müşteri de olsanız kapasite doluysa, ekstradan bir sandalye daha eklemiyorlar sizin hatırınıza. Popülizm hatrına müziğin sesi "biraz daha" açılmıyor, biraz daha masa, sandalye (yer olmasına rağmen) konmuyor. Müzikler şahane, seçimler ve ses ayarı o kadar profesyonelce yapılmış ki ne sohbetinizi bastırıyor, ne yediklerinizi boğazınıza diziyor, geriden hafif hafif eşlik ediyor yediklerinize ve sohbetlerinize.


Agrilia "Slow Food" akımının temsilcisi ve uygulayıcısı




Agrilia'nın içeriden görünümü. Kışın giderseniz şömine keyfi var.


Arkadaşlarımız sayesinde geçen yaz keşfettiğimiz ve beğendiğimiz bir başka yer de Köy Marinası'nın içinde yer alan, genelde tekne ve marina personelinin yemek yediği, ama yemeklerinin eşsiz lezzeti nedeniyle artık bilen herkesin geldiği "Lokanta" isimli restoran. Burada bildiğiniz "ev yemekleri" çıkıyor ama %100 Ege ve özellikle "Anne" usulünde yapılıyor hepsi. Şimdi bir düşünün: Halka halka kesilmiş, üzerine sarmısaklı yoğurt ve domates sosu dökülmüş patates kızartması, kıymalı-sarmısaklı yoğurtlu makarna, imambayıldı hangimizin çocukluk yazlarının deniz sonrası ya da arası öğlen yemeği olmamıştır?
Yarımadanın gerçekten güzel bir denizi var. Bu kadar rüzgârlı ve dolayısıyla genelde dalgalı olmasına rağmen hiç bulanmayan, kumluk bir deniz. Çok bakir, tenha plajların yanı sıra, fiyatı daha ekonomik, imkânları daha mütevazı, kesinlikle medyatik olmayan bazı hoş tesisler var. Bunlardan ikisi Çiftlikköy- Altınkum tarafındaki Okan’s Place ve Ramo Beach. Hafta içi giderseniz çok daha sakin oluyorlar, güneşin, denizin, kumun tadını çıkarıyorsunuz. Yarımadanın diğer tarafında ise isimlerine medyadan aşina olduğunuz pek çok başka plaj da (Babylon, Otto, Aya Yorgi vb.) var, geçen yaz Köy konaklamamız hafta içine denk geldiği için gitmiştik buralara, bu sefer haftasonu olduğu için özellikle gitmedik.

Gerçi bu sefer gittiğimiz Ramo Beach de , pazar günü olması sebebiyle çok kalabalıktı.
Bizim Yarımadada en sevdiğimiz yer Ildırı. Aslında yazının asıl konusu olan Köye çok yakın ama sanki hiç yakın değilmişçesine bakir, kendi halinde bir yer. Küçük restoranlarında Ege mutfağına uygun kahvaltı ve yemekler yenebiliyor. Köyün tepesindeki eski antik kent ve kilise yıkıntısına enginar tarlaları ve zeytinler arasında yürüyerek ulaşmak zevkli oluyor (bunu 2009 Aralık ayında gittiğimizde yapmıştık, yazısı burada).
Bu Köyü ziyaretlerimiz can dostlar nedeniyle daha devam edecek önümüzdeki yıllarda da, ancak onlar olmasaydı, büyük ihtimalle bir veya iki kez görmüş olmakla yetinirdik diye düşünüyorum.
Bu yıl tatile birlikte çıktığımız can dostumuz Suat da kendi bakış açısından tatilimizin daha "bize özel", kronolojik bir özetini çıkarmış. Okurken o kadar eğlendik ki, buradaki kayıtlarımızda yer almasını istedik. Buyrun, Suat'ın esprili bakış açısından "Köy" tatilimizin özeti:
"YOLA ÇIKIŞ:

Haftalar öncesinden kararlaştırıldığı gibi sabahın 3’ünde yola çıkış. Suat’ın bakımdan yeni çıkan arabasının fren sisteminin ciddi bir uyarı vermesi, tüm eşyaların Alev’in arabasına nakli. Alev’in 3000 parçalık puzzle yapar gibi bir edayla onlarca parçadan oluşan bavul, çanta ve torbalarımızı bagaja yerleştirmesi. Yola koyuluş. Başak’ın arka koltukta kendisine bir taht hazırlaması ve boylu boyunca uzanması. Bizimle idareten 2 dakika sohbetten sonra mışıl mışıl uykuya dalması. Alev’le Afyon’a kadar sağdan soldan sohbet, Başak’ın hiçbirşey duymadan uykuya devamı. Afyon. Her tatilcinin ilk varışta yarı yol diye sevinip ikinci varışta tatil bitti diye üzüldüğü, iç sıkıntısını artırmaya bire bir o kuru kentimsi… Başak’ın Afyon’a nasıl bu kadar çabuk vardığımıza şaşırması. Varan’da ağır ama lezzetli kahvaltı. Sabah 9.00’a doğru Ege’nin güzelliklerinin kendini göstermeye başlaması… Başak ve Suat’ın ortalama 20 dk. da bir tuvalete gitme ihtiyaçlarının aynı olduğunu keşfetmelerine sevinmeleri, bu durumdan şoför koltuğundaki Alev’in pek hazzetmemesi. Başak ve Suat’in Varan Tesisleri Tuvaletlerini 2’şer kez ziyareti.

ALAÇATI:

Tekrar yola koyuluş. Başak’ın tahtında mutaden uykuya çekilmesi. Uyandığında Alaçatı’ya varmış olmamız ve Başak’ın buna da şaşırıp sevinmesi. Alev’in yüzünde “la havle” ifadesi. Marinada gemicilerin yemek yediği “Lokanta” isimli yerde tıka basa yemek. Doyduktan sonra sipariş edilen anne usulünde yapılmış dev sarımsaklı yoğurtlu patates kızartması tabağının gelmesi, bunu da bir güzel silip süpürüş ve kendimize şaşırma. Başak ve Suat’ın Marina Tuvaletlerini 2’şer kez ziyaretleri. Lerzan ve Berke’nin ailesine ait “Sakin Ev” pansiyona varış. Sakin Ev’in güzelliğinden, ev sahiplerimizin hoş sohbetlerinden ve misafirperverliklerinden had safhada etkileniş, Atatuş Ailesinin bize “hoş geldiniz” ziyareti yapması sonrası huzurlu bir öğleden sonra uykusunun kollarına kendimizi bırakış...

Akşam hava kararırken uyanış, Ülkü teyzenin buzlu beyaz şarap ikramı, Berke’yle Alaçatı’yı tepeden gören bir noktaya güzel bir yürüyüş, sonra çarşısına çıkış ve yeni yeni dolmaya başlayan restoranlar, kafeler, şık insanlar arasından yürüyerek Alaçatı Çarşı’yı keşfediş. İtalya’da karşılaşılsa servet istenecek manda derisi ve çelik karışımı su geçirmez sörfçü bilekliği ve özel yapım çapalı kolyeyi Suat’ın heyecanla satın alması. Berke, Lerzan, Zeynep, Yaman, Başak, Alev ve Suat’tan oluşan grupla, ana caddenin kalabalığından uzak, güzel bir balıkçıda neşeli bir akşam yemeği. Piyasa Caddesine yakın oturtulmadıkları ve gerektiği gibi piyasa yapamayacakları inancına kapılarak panik olan kızlı erkekli bir grubun garsonları azarlamaları. Bunu Zeynep’den duyan Başak ve Suat’ın o grubu kınamaları, ancak Alev tarafından yine Ergenekonculukla suçlanmaları. Onların da Alev’i yine liboşlukla itham etmeleri.


Ertesi gün Ülkü teyzenin çeşit çeşit peynirli zeytinli reçelli zengin kahvaltısının ardından plaja gitme hazırlıkları. Bu diyarların en iyi plajının Ramazan adlı bir şahsın işlettiği “Ramo Beach” adlı bir yer olduğunu öğreniş ve bu isimden fevkalade etkilenerek , çocuklar gibi şen edalarla plaja vasıl oluş. Alev’in otoparkçı esnafıyla muhatap olmak zorunda kalışları, plaj kumu üzerinde 4x4 olmadan araba kullanmak ve park etmek zorunda kalması…

“Genelde sakin olur ama Pazar günleri normalden biraz daha kalabalık olabilir” denen ünlü Ramo plajında, ancak sardalye tenekesine istiflenmiş zavallı balıkların sahip olabilecekleri kadar geniş bir alanda, Zeynep ve Yaman’ın erken gelmeleri sayesinde kendimize yer kapmaya muvaffak oluş. İpek gibi kum, buz gibi soğuk berrak su, Çeşme’nin denizi… Alev ve Berke’nin bel hizasındaki suda, tenis topuna benzer yamuk yumuk garip bir batmaz topu birbirlerine atmaları, mezkur talihsiz topu havada kapmak ve mutlaka ters parendeyle denize düşmek suretiyle kendilerine bir plaj eğlencesi yaratmaları…

Tam arkamızda oturan, sabah plaja vardığımız saatten , akşam ayrıldığımız saate kadar yerlerinden kalkmadan “okey” oynayan 4 kişiden müteşekkil garip aile. El aralarında, ailenin hanımının ortaya çıkarttığı cam kapaklı bir porselen kaptan hep beraber dolmalar atıştırmaları ve sonrasında, çok önemli olduğu malum ama hiçbir zaman çözülemeyecek bir devlet meselesini masaya yatıranların ciddiyete gömülmüş yüz ifadesiyle okeye devam etmeleri. Ramo’nun bizzat elleriyle hazırladığı ya da anne ve baba tarafından muhtelif ve sayısız akrabalarına hazırlatıp sunduğu yemeklerin yenmesi. Başak ve Suat’ın sipariş ettiği spagettilerin herkes yemeklerini bitirdikten sonra lütfen gelmesi ve su içinde yüzen çamur gibi “A la Ramo” spagettiden Suat’in etkilenmeye pek istekli görünmemesi… Başak ve Suat’ın Ramo Beach Tuvaletlerini en az 4’er kez ziyareti.

Ramo’ya veda, otele dönüş, akşam yemeğinde Alev’in kuzeninin eşinin ortağı olduğu meşhur Agrilia Restoranda yemek. Siparişleri verdikten sonra Alev’le Başak’ın apar topar masayı terk etmeleri ve Başak’ın an itibariyle Alaçatı sörf kampında bulunan ve güneş alerjisi olan ve olayı had safhada dramatize eden yeğeni Selin’i otelde ziyaret etmeye gitmeleri…

Ertesi gün Bafa’ya doğru yola çıkma hazırlıkları. Alev’in bir gün önce tamamen boşalttığı bagajı, Başak’la Suat’ın Alaçatı’nın mağazalarından yaptıkları yoğun alışveriş de eklenince bu kez 5.000 parçalık bir puzzle yapar gibi, kan-ter içinde yeniden yerleştirmesi ve Başak’la Suat’ı daha alışveriş yapmamaları konusunda uyarması."

6 yorum:

aslı dedi ki...

Seviyoruz çok sizi!! Özlüyoruz beraber geçirdiğimiz anları!! Can dostlarımız!!! Sevgili Suat ;) daha uzun sohbetler edeceğimiz nice beraberliklere diyorum!!!
Sıcak Ege'den kocaman öpücükler!

Zeynep

pisikopati dedi ki...

bir sonraki KASABA ziyaretimizde buralara gidilecek:))

pisikopati dedi ki...

bir sonraki KASABA ziyaretimizde buralara gidilecek:))

Güncel haber dedi ki...

Çok Güzel.Tebrikler

şarkılar dedi ki...

Güzel Yerler. Memleketimizin Herbir Yeri Bir Birinden Güzel

Emrah Ateş dedi ki...

öyle imreniyorum ki...