28 Temmuz 2009 Salı

YUNAN ADALARI 4 - SAKIZ ADASI


Geçtiğimiz Haziran ayı sonunda, bir Cuma sabahı saat 10’da Çeşme limanından kalkan feribotla yollandık Sakız Adası’na Alev ve ben. Yolculuk 45 dk. civarında sürdü. Feribotta her tür içecek servisi yapan bir bar da olduğundan, kahvemizi yudumlayarak Ege mavisinin seyrine dalmak ayrıca bir keyif oldu.

Feribotta keyifli bir seyahat

Sakız Adası’nın Yunan dilindeki adı “Chios”. Yabancılar bunu “Kios”, ada yerlisi ise “Hios” diye okuyor. Sakız Adası, 5. büyük Yunan adasıymış. Ayrıca, diğer Yunan Adaları’na göre “turizmi en az gelişmiş olan ada” ünvanının da sahibi. Bunun sebebi, turizmden kazanacağını adada bulunan Sakız ağaçlarından fazlasıyla kazanıyor olması. Sakız, yoğun olarak sadece Ege’nin bu bölgesinde yetiştiğinden kıymetli, ticareti de iyi para getiriyormuş. Hal böyle olunca, diğer adalar içinde “en zengin olanı” da yine Sakız. Nüfus da hayli fazla: 54.000 civarında ama irili ufaklı pek çok yerleşim alanına dağılmış.

Feribot yaklaşırken karşıdan gördüğümüz adanın merkez şehri Chios, daha önce gördüğümüz adalara kıyasla biraz farklıydı: Otantik ve orjinal bir görüntü sergilemeyen, hatta genelde 3-4 katlı sıradan apartmanlardan oluşan bir silüet vardı karşımızda. Fakat şaşırmadık. Bu kez işi bilenden gerekli uyarı ve tavsiyeyi almıştık. Alev’in Alaçatı’da yaşayan kuzeni gördüğü en güzel yeryüzü parçalarından (ki hatırı sayılır yer görmüştür kendisi) biri olduğunu düşündüğü bu adanın şehir merkezinde özel olarak ilgi çekecek otantik ya da farklı bir şeyin olmadığını, asıl ilginç yerlerin adada dağınık halde bulunduğunu söyleyip, feribottan iner inmez araba kiralayarak adayı gezmemizi tavsiye etmişti. Günübirlik bir seyahatte büyük bir ada olan Sakız’ın tamamını görmek mümkün olmayacağından, bu kısıtlı zamanın kendisinin bayıldığı Emporios Köyü ile Mesta Kasabasını görmeye rahatlıkla yeteceği bilgisini de o vermişti bize.

Merkez Chios şehrinin feribottan görünüşü

Feribottan inince, ilk kez ayak bastığımız bu adanın merkez şehrini hiç gezmeden gitmek içimize sinmediğinden, bir şehir turuna çıktık Alev’le. Saat öğlene yaklaşırken Sakız kavrulmaya başlamıştı bile. Yine de şehir merkezinde epeyce hareket vardı. İlk dikkat çeken ama sürpriz olmayan şey, kıyı şeridinin pek çok kafe-bar ile dolu olmasıydı. Görüntü bana İzmir’in kordonunu hatırlattı. Hemen her yerde görebileceğiniz, otantik özellikler taşımadığı için Yunanistan’da olduğunuz hissini vermeyen, genelde Ada sakinlerinin müdavimi olduğu mekanlardı buralar. Alev ile aynı anda farkına vardığımız detay, kafelerde oturan erkeklerin neredeyse hepsinin tespih çekmekte olduklarıydı:)

Chios şehrinde de tabela kirliliği var:)

Arka sokaklarda ise tipik bir Ege şehrinde göreceğiniz (benim yine çocukluğumun geçtiği Söke, Kuşadası, İzmir ve Aydın’dan net olarak hatırladığım) günlük hayat yaşanıyordu. Dapdar yollarda ciddi ama gürültü kirliliği yaratmayan, yayalara her koşulda yol verilen ve araçlar birbirlerine yol verirken de saygıda kusur etmeyen bir araç trafiği, bir turiste cazip gelecek özel herhangi bir şey satmayan bolca dükkan, günlük çarşı-pazar alışverişini “siesta” saati gelmeden tamamlamak amacıyla oraya buraya koşuşturan insanlar...



Daha önce de yazdım, ben Yunan Adaları’nda kendimi yurtdışına çıkmış gibi hissetmiyorum, tam tersi (biraz tuhaf ama), “eve gelmiş” gibi hissediyorum. İnsanlar, evler, sokaklar, davranışlar, bitkiler vb. o kadar, ama o kadar, çocukluğumu yaşadığım yerlerdekilere benziyor ki, Türkiye dışında olduğumu ancak farklı bir dilin konuşulduğunu duyunca anlıyorum. Lokal benzerlik bir yana, Egeli olmayan herhangi bir Türk vatandaşı da buralara geldiğinde genel olarak Yunanlılar, ama özellikle ada halkı ile olan fiziksel-kültürel benzerliğimizi fark edecektir. Tabii Yunanlıların yine de ve üzülerek bizlerden “daha medeni” ve “sahip olduklarının kıymetini bilir” olduklarını söylemek zorundayım. Yine üzülerek belirtmeliyim ki çocukluğumun geçtiği o şehirlerde bu Adalarda hala varolan güzelliklere benzeyen çok az şey kaldı...

Şehir merkezinde "turist bakış açısıyla" umduğumuzu bulamayınca, artık kuzenin tavsiyesine uyma zamanı geldiğine karar verip deniz kıyısında bulduğumuz ilk acentaya dalarak bir araba kiraladık. Enfes mavi gözleriyle bir Yunan güzeli, tüm iyiniyetine rağmen, evrak işini o kadar yavaş halletti ki bizim için önemli olan bir “35 dk” yı daha kaybetmemize sebep oldu.

Her ne kadar kendi klasmanında “büyük” olarak kabul edilse de, netice de her tür klasik ölçüye göre küçük bir ada burası. O nedenle adanın bir ucundan bir ucuna bir –bir buçuk saatten fazla olmayan bir sürede gidilebileceğini tahmin ettik. Chios şehri ise ortada bir yerde olduğundan, gideceğimiz yerlerin de yaklaşık 30-40 dk. lık süreler alacağını hesapladık. Acentadan aldığımız haritadan gideceğimiz rotayı çıkarmak kolay oldu. Yollarda yönlendirici tabelalar da bol olduğundan (bize bir şey ifade etmeyen Yunan harflerinin altına İngilizce açıklamaları da yazıldığından) yönümüzü bulmakta zorlanmadık. Emporios Köyü Ada’nın güneyinde, Mesta ise Emporis’un kuzeyinde bulunuyor.

İlk kez gördüğümüz sakız ağacı bahçelerinin aralarından, deniz manzaralı eşliğinde kıvrıla kıvrıla uzanan yol bize keyif verdi. Sakız ağacı bodur ve dikenimsi minicik yaprakları olan bir ağaç. Çok güzel koku da salıyormuş ama öğlenin o sıcağında kokularını henüz salmaya başlamamışlardı. Yol üstünde bir çok küçük yerleşim alanının ya içinden ya kıyısından kıyısından geçtik. Vakit olsaydı keşke de hepsine girebilseydik...


8 yorum:

pembecikolata dedi ki...

Selam...
Hep gezin ve yazın olur mu:)Devamını bekliyorum!
Bizimde bundan sonraki planımız Yunanistan...Macaristan vizeyi uzun tutsaydı yaz sonu oralardaydık ama malesef:(
Çok merak ediyorum, eşimin akrabalarıda var Yunanistan'da biran önce gidip görmek istiyorum...

Basak dedi ki...

siz de gidin, bize anlatın o zaman, çok sevinirim.

Meyvelitepe dedi ki...

Yunanistan'a hiç gitmediğim ve Ege bölgesinde de yaşamadığım halde Yunan kültürü ile ilgili pek çok şey hiç yabancı gelmiyor. Kimbilir, belki de rahmetli babaanneciğimin Rumca konuşmaya alışmış dili hiç bir zaman Türkçeyi aksansız konuşamadığı içindir. İşte bu yüzden, içiçe geçmiş iki toplumun birlikte neşe içinde yaşayabilecek, olağanüstü kültürlerini daha da zenginleştirebilecekken böylesine ayrı düşmesi beni çok hüzünlendirmiştir.

Fırsat olur da gidebilirsek bir gün, nereleri ziyaret etmeli, ne yemeli ve hatta konuşurken sözleri nasıl seçmeli biliyoruz sayenizde:)

Sevgiler...

Basak dedi ki...

Sevgili Meyvelitepe, siyasi menfaatler böyle bir ilüzyon yaratıyor sanırım. Kendi ülkemizde bile yaşıyoruz bunu...

Eğer adalara giderseniz, kesinlikle araba kiralayın ve mutlaka bir gece konaklayın. Biz kesin kararlıyız bir sonrakinde konaklamaya, bir göz gördü öteki görmedi oluyor günübirlikte çünkü:)

Red Riding Hood dedi ki...

Fotoğraflardan sanki Ege'de Aydın 'da biryerleri geziyormuşsunuz gibi. Birbirine yakın yerler ,kültürler ,iklimler.Pek fark yok ,az da İzmir'e benziyor .
Sevgilerimle
A.B

Basak dedi ki...

Red Riding Food aynen öyle, galiba sen de Egelisin bu durumda:) Ben de yunan adalarında çocukluğumda yetiştiğim yerlerin -söke, aydın, kuşadası, izmir - tadını buldum. ama şimdi yetiştiğim yerlerde aynı tadı alamıyorum:(

Red Riding Hood dedi ki...

16 yaşında Almanya'dan döndükten sonra memleketimize yerleştik.Aydın'a. Babaannemler bilirmisiniz bilmiyorum Sultanhisar'dan. Kuşadası - Didim'de yazlıklarımız var kaç yıldır oralardayız.Yaz tatilimiz gennçliğmizin kalanı Ege 'de geçti.Erkek kardeşim de iZmir'de ,abim Denizli :)) Öyle dağılıyor.
Sevgili Akvaryum artık herşey seninde bahsettiğin gibi eski tadında değil. Çok acayip bilinmedik bi çağ yaşıyoruz.Hiçbirşeyin tdı yok.Aynı şekilde benim içinde geçerli.Almanya'ya gittim kesin dönüş yaptıktan sonra kısa ziyaret amaçlı ve oralar bile değişmişti.Ne oyun parkı ne sokaklar alışveriş mağazaları hiçbirnin tadını alamadım.Demek tüm dünya aynı şekilde değişiyor.Çok üzücü ama değilmi ?

Basak dedi ki...

hemşeriyiz desene:) Gerçi ben de uzun yıllardır Ankara'da yaşıyorum. Haklısın, bir değişim-dönüşüm dönemi yaşıyoruz, tüm dünya için geçerli. Ama keşke eskiyi koruma konusunda biraz daha özenli davranabilseydik. almanya'da insanlar hale 1700lerde 1800lerde yapılmış binalarda oturuyorlar restore ederek. Pekala biz de bunu yapabilirdik...