21 Mayıs 2013 Salı

BOZCAADA'DA İLK KEZ KOŞMAK

 
Uzun, upuzun bir aradan sonra ilk yazım olacak bu. Doğumdan sonra sakin bir dönem geçirdim, ancak bu süreçte dahi çeşitli seyahatlerimiz oldu oğlumuzla birlikte. Ama yazmak gelmedi içimden. Bunun bir çok sebebi var. Öncelikle, seyahat yazıları bana eski heyecanı vermiyor. Çünkü özellikle son birkaç yıldır teknoloji o kadar hızlı gelişti, o kadar farklı bir boyuta geçti ki  bugün merak ettiğiniz herhangi bir yerle ilgili yüzlerce yorum, tavsiye, eleştiri tek tuşla ulaşılabilecek şekilde telefonunuzun, tabletlerinizin içinde. Sosyal ağlarda gittiğimiz yerlerle ilgili görüşlerimizi, yorumlarımızı, fotolarımızı anında paylaşır olduk.  Artık insanlar bilgiye daha hızlı, pratik ve öz bir şekilde ulaşmak istiyorlar (ben de dahilim bu gruba). Sosyal ağlar da bu ihtiyacı fazla fazla karşılıyor bana göre. Blog yazarı olduğum halde blog okumuyorum artık, Facebook’ta bir arkadaşım bir blog yazısına link verirse ve konu başlığı ilgimi çekerse tıklıyorum yazıya. Ben blog okumazken benim burada yazdıklarımı kim okumak ister emin olamıyorum.
Yine de yakın zamanda yepyeni  bir tecrübe yaşadığım için, bunu burada kayda geçirmek istedim. Ne de olsa hala “unutulmaması gerekeni yaz” görüşüne katılıyorum.  
Oğlum dışında, hayatıma yeni eklenen şey koşmak…
 
Mart'taki Runtalya Maratonu'nda karar verdim koşmaya. Bu kararımda, bu konuda sarf ettikleri bilinçli emek nedeniyle çok takdir ettiğim eşim Alev ile arkadaşlarım Güçlü, Renay, Ayşe  ve Dilara’nın, bir de (hamilelik de değil de) doğumdan sonra aldığım ama istediğim hız ve miktarda veremediğim kiloların etkisi var.
Hareketi ve sporu severim ama hamileliğimin 31. haftasında mecburiyet nedeniyle duran spor hayatım doğumdan sonra da, üzerime yapışan had safhada fiziksel tembellik nedeniyle, istediğim performansa ulaşamadı. Düzensiz yapılan sporun bünyeye bir etkisi yok. Ben de düzenli spor yerine bol bol yatmayı  ve yemeyi tercih ettim. Üstelik bunu çok sakin, uyumlu bir bebeğim ve bizimle kalan, çok sevdiğim yardımcımıza rağmen yaptım. Yani “bebek olunca çok doğal” diyebileceğim geçerli bahanelerim yok bu tembellik için. 1,5 yıldan fazla süren bu dönemde ben gerçekten, her anlamda "durdum". Bir anlamda iyiydi. Hem çocuğumla bol bol zaman geçirdim hem de kendimi bedenen ve ruhen dinlendirdim.
Fakat bir süre sonra dehşetle şunu farkettim: Hareketsiz bir yaşam insanı bedenen ve ruhen hem yaşlandırıyor hem de hasta ediyor. Hantallaştığımı fark ettim, her gün ama her gün bir yerlerim ağrıyordu. Uzun yıllar düzenli spor yaptığım ve genel olarak düzgün beslendiğim için bunların bir anda değişen, hareketsiz ve gereksiz yemeli yeni yaşam tarzımdan kaynaklandığını biliyordum. Ama bir şeylerin spora tekrar dönmem için beni motive etmesi gerekiyordu, çünkü kendi fiziksel ve manevi gücümü şarj edemiyordum bir türlü. Antalya’daki 2013 Uluslararası Runtalya Maratonu’nda  koşanlar, tam maraton koşan eşim, yarı maraton ve 10K koşan arkadaşlarım bana ihtiyaç duyduğum motivasyonu verdi. İlk koşum için Mayıs ayındaki Bozcaada Yarı Maratonu’nun 10k parkurunu hedef koydum kendime.
Antalya dönüşü Alev çaylak koşucular için hazırlanmış bir 10k Antrenman Programı verdi bana, onu uygulamaya başladım. Layıkıyla uyguladığım söylenemez ama 2,5 ay boyunca her cumartesi sabah 6'da, Eymir’de 10km koşmayı hiç aksatmadım. Hedef koyunca garip bir enerji geldi bana, hayatımda 5 km’den fazla koşmamışken daha ilk uzun koşumda net 9 km’ yi durmaksızın koşarak nasıl tamamladığımı başka türlü açıklayamam çünkü:)  

Bozcaada’nın zor bir parkur olduğunu çevrem sayesinde biliyordum. Bir de koşu saat 14.00’te başladığı için sıcak durumu daha da zorlaştıracaktı. Eymir’de 10km’yi “1.21” ile “1.16” arasında değişen sürelerde tamamlıyordum. Ancak Eymir neredeyse dümdüz, bu nedenle Bozcaada için uygun örmek olamazdı. Bozcaada için, zorluk derecesini düşünerek, “1.30 ” hedef koydum kendime koşuyu tamamlamak için.
Ancak koşu başlayıp da ilk yokuş tırmanışına geldiğimde bu hedefin ne kadar naif ve iyimser olduğunu fark ettim. Ayrıca belki heyecandan, ilk kilometreyi tamamlamaya yakın, tüm antrenmanlarım boyunca bana gerekli lojistik ve moral desteğini veren Nike Running programımı çalıştırmayı unuttuğumu fark ettim:) Anlayacağınız ilk dik yokuşu biraz keyifsiz tırmandım. Yine de kulağımda müzik, sağımda üzüm bağları, solumda Ege denizi, keyfimi hemen geri getirdiler:) Tabii her tırmanışın bir de inişi var, tırmanırken kaybettiğim süreleri inişlerde telafi ettim, bu da beni sevindirdi.
 
Bu arada maratona katılan koşucu sayısı geçen yıla göre %100 artmış. Aynı şekilde kadın koşucu sayında da büyük artış var, geçen seneye göre %40 artmış sayıları.   Ortam şahane: ekip veya şirket grubu olarak koşanlar, tek başına koşanlar, elit atletler, yürüyenler,  koşarken çenesi de çalışanlar, koşarken eğlenceden de taviz vermeyenler…
 
3. kilometrede artık dönmeye başlamış 10k’cıları görünce yine hafif bir sarsıldım. Düşünsenize: ben daha 3. kilometremi koşuyorum, adam 6., 7.  km’yi bitirmek üzere:) “5.km” 10k koşanlar için dönüş noktası, onu dönünce bana tekrar bir keyif geldi: Artık ben de “gidenler” değil, “dönenler” sınıfına terfi etmiştim çünkü:))) Cidden sıcaktı ama şansa bakın ki Ege’den esen tatlı meltem koşuculara torpil yaptı. Gerçi arkamızdan değil, karşıdan esiyordu, olsun artık o kadar.
Son birkaç yüz metreyi şehir merkezinin içinde koşuyorsunuz, işte o kısım gerçekten çok keyifli. Herkes size bakıyor, ama alkış yok, zira benden önce koşuyu tamamlamış yüzlerce koşucu var, millet alkışlama işini bırakmış artık haliyle:) Olsun, ben kendi kendimi takdir ederek bitiş çizgisine geldim. Skorboard’da “1.22.00”ı görünce çok sevindim. Çünkü ilk yokuşta ümidi kesme noktasına geldiğim hedefimi fazla fazla tutturmuştum.   Resmi derecem daha da iyi çıktı (“1.19.32”). 485 kadın sporcu arasından 287. , yaş grubumda da 39. olmuşum.  İlk kez koşan biri için daha ne olsun? Daha önemlisi kazasız belasız tamamladım koşuyu.
Alev yarı maraton koştu, o da bir süredir ona sıkıntı yaratan sakatlığı rahatsızlık vermediği için mutluydu.
 
 Maraton meydanında, kendinden geçmiş halde oğlumuz:)
 
Koşunun Bozcaada gibi harika bir yerde olmasının başka bir sürü avantajı var. Hem ziyaret hem ticaret durumu:) Bozcaada, belki de her ada gibi, kendine has, enteresan bir yer. Dileğim onun hep bu haliyle kalması. Her şey az ve öz miktarda (gerçi geçen seneden bu seneye kadar bile epeyce yeni mekân açılmış, buna sevinmeli mi üzülmeli mi bilemiyorum, çünkü nerede duracağımızı bilmeyen bir toplumuz), fiyatlar makul, deniz ve doğa şahane…
Geçen yıl olduğu gibi bu sene de Armagrandi Otel’de kaldık, şehir merkezinde olduğu için düz ayak bir tatil yapma imkânı sunuyor size. Özellikle çocukla seyahat ediyorsanız, ideal. Ayrıca koşunun başladığı yere de 100 m. mesafede. Armagrandi ilginç bir otel: Eski bir şarap fabrikasından dönüştürülmüş. Bu nedenle odaların çoğu ve iç mekanlar çok geniş fakat şöyle bir dezavantajı var: Fabrika binası içindeki bazı odaların (ki bunlara "kamara katı" diyorlar) dışa açılan pencereleri yok, pencereler bina içine açılıyor, haliyle karanlık ve kasvetliler. Belki çılgın yaz sıcağında avantajlı oluyorlardır ama bizim için cazip değildi. Dışarıya açılan pencereleri olan odalar ile doğrudan avluda olup bahçeye açılan odalar ise harika. Biz bahçe odasında kaldık bu yıl, tabii oğlumuz bayıldı bu işe.  Sanırım bu tatilimizde en çok eğlenen, mutlu olan kişiydi. Onun mutluluğu bizi daha da mutlu etti haliyle. Doğduğundan bu yana her seyahatimize, faaliyetimize onu da götürmekle doğru bir iş yaptığımıza karar verdik. Kahvaltısı güzel, personel ilgili. Hele bir amca var orada (ne yazık ki ismini unuttum), her türlü isteğinizi anında yerinde getiriyor, çok sevdik kendisini. “Joker” gibi…
Bozcaada’ya ilk gelişimizde gidip âşık olduğumuz Martı Restoranı geçen sene yerinde bulamayınca çok üzülmüştük. Bu sene eski yerinden biraz daha ileri taşındığını öğrenince, ilk gece yemeğimizi orada yedik. Sevdiğimiz tatlar yerli yerindeydi, sevindik. 2. Gece ise onunla aynı hizada, yeni açılmış Cabalı Meyhane ’ ye gittik. Denizin üstünde, keyifli ve lezzetli bir akşam yemeği oldu. Maraton sonrası, duş bile almadan gidip Ege denizine ve kaleye nazır birer bira içtiğimiz Fuska Bar ise sadeliği ile bence Ada’nın ruhuna en uygun ortamdı. Geceleri son durak tabii ki hala Polente… Merkezi bir yerde olduğu için ve tabii tıpkı Kaş’taki Mavi Bar gibi, kendine has enerjisi nedeniyle, Bozcaada’nın klasiği.  O kadar kalabalıktı ki mekânın önünde artık yaya trafiği durmuştu. Tabii bu kalabalık tamamen maraton turizminin yarattığı bir şeydi. Geçen yıl doğum izninde olduğum için oğlumuzla çıktığımız ilk uzun seyahatin yine maraton nedeniyle ilk durağı olan Bozcaada’da biraz daha fazla kalmıştık. Pazar günü öğle saati itibariyle maraton turisti gidince adanın nasıl birden sıkıyönetim ilan edilmiş ve sokağa çıkma yasağı varmış gibi tenhalaştığına şahit olmuştuk. O gece gittiğimiz Vasilaki’ nin ve Polente’nin yegâne müşterileri olmuştuk:) İşin komiği, Pazartesi sabahı da hiçbir dükkân açılmamıştı,  adanın meşhur şaraplarından alabilmek için epey aranmıştık:)   Bu yıl biz de Pazar günü dönmesi gerekenler grubundaydık, tadı yine damağımızda kalarak ayrıldık güzel adadan.
 

En hak edilmiş içki:)

Bu yazımdan felsefi bir sonuç çıkaracağım izninizle. Bu sonucu çıkarmaya hak gördüm kendimde çünkü bire bir yaşadıklarım, o yüzden romantik ve teorik idealler değiller, güvenebilirsiniz:  

Bir kez daha anladım ki hayat “hareket” demek, hareket etmeyince yaşantınızın varacağı nokta hüzün veren bir monotonluk ve bunun sonucu olarak psikolojinizde ortaya çıkacak ve değiştirmesi kolay olmayan negatif duygu halleri olacaktır. Fiziksel olarak daha sık ve belki hep “hasta” olacaksınız, hasta hissedeceksiniz, daha çabuk yaşlanacaksınız, gözünüzün, cildinizin ışığı gidecek. Kabul etmesi zor ancak ne yazık ki hayat hareket edeni ödüllendiriyor. Siz harekete geçmeyince, güzel şeyler gelip sizi bulmuyor maalesef. Söylediklerim ne kadar ters değil mi toplumsal kültürümüze?  Toplum olarak hala ve ısrarla “kaderci” yaşama kolaylığından, öylece durup, farklı hiçbir şey yapmadan güzel şeylerin bizi bulmasını beklemekten vazgeçmiyoruz. Dahası bu durumu ödüllendiren toplumsal normlar da belki hiç olmadığı kadar yeniden aktive olmuş durumda. Tercih bizim, hiç bahane bulmayalım. Eğer bahane bulsalardı 11 Mayıs’ta Bozcaada’ya koşmak üzere gelmiş 2000 kişi de olmazdı.            
 

 Hoşçakal Bozcaada, seneye görüşmek dileğiyle...
 

4 yorum:

Handan dedi ki...

seni yeniden görmek ne güzel! sen yokken neler oldu neler... ben artık adada yaşıyorum, yok yok bozcaada değil:) istanbul adalarda,

hoşgeldin

Basak dedi ki...

İnanmıyoum!!! Çok sevindim. detay merak ediyorum:)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Aradan sonra ne güzel bir ilk yazı!
Hem de sevdiğim bir ada baş rollerden birinde. :)

Bozcaada Fotoğraf Atölyesi dedi ki...

Çok keyifli bir yazı olmuş, klavyenize sağlık!

Yolunuz Bozcaada'ya tekrar düştüğünde, sizleri Bozcaada Fotoğraf Atölyesi'ne de bekleriz.

https://www.facebook.com/bozcaadafotografatolyesi Facebook sayfamızdan detaylı bilgi edinebilir ve güncel gelişmeleri takip edebilirsiniz. Belki bir sonraki yazınızda bizden de bahsedersiniz :)

Selamlar