3 Aralık 2008 Çarşamba

Türkiye'nin Zirvesine Yolculuk - 1. Bölüm

Tırmanışın başladığı köyden Ağrı Dağı'nın görünüşü

Ağrı Dağı’nı hep merak ettim. Türkiye’nin en yüksek, dünya tarihinin ise belki de en mistik coğrafyası çocukluğumdan bu yana beni hep etkiledi. 2006 Temmuz ayında hayalimizi gerçekleştirmek üzere yollara düştük. Bu henüz emekleme döneminde olan dağcılık faaliyetlerimizin en zorlu tırmanışı olacaktı. Doğal olarak heyecanlıydım. Heyecanımın bir sebebi de yüklendiğim özel bir misyondu.
Teknik personelimiz dışında bu ekspedisyonun katılımcısı olan 22 kişinin ilk Ağrı Dağı tırmanışı olacaktı. Liderimiz Ertuğrul Melikoğlu geçmişi fazla uzun olmayan Türk dağcılık tarihinde önemli bir isim ve ülkemizde yetişen en başarılı dağcılardan biridir. Onun öğrencisi olduğuz için kendimizi şanslı ve ayrıcalıklı hissettiğimizi söylemeliyim.

Tırmanışımız 23 Temmuz 2006 sabahı Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesinden başladı ve 27 Temmuz günü tekrar ilçeye ulaşmamızla sona erdi. Başından sonuna; beslenmeden, malzemeye, aklimatizasyondan tırmanış zamanlamasına kadar, her detayı profesyonelce ve özenle planlanmış bir organizasyondu.

İlk gün şen şakrak, 6 saatlik bir yürüyüşle ulaştığımız 3200 metredeki birinci kampta iki gün geçirdik. Eğimi ve taş büyüklükleri yavaş yavaş artan patikalardan sıkıntı yaşamadan ilerledik. Ağrı Dağı'nda kamplar arası yük taşımasını katırlar yapıyor. Bu hayvanların gücüne, yol bulma güdülerine ve dengelerine hayran olmamak imkânsız... Sakin, ne yaptıklarını bilen ve güvenilir bir halleri var.

Cefamızı çeken katırlar

Bu kamp, altında devasa ovaların yemyeşil bir okyanus misali uzandığı, güzel bir düzlükte bulunuyor. 3200 m'de olduğunuzu ancak karşıya ve aşağıya bakıp, artık nokta kadar görünen yerleşim alanlarını görünce anlıyorsunuz. Bu minik (!) fark dışında, sanki bir mesire yerine pikniğe gelmiş gibi hissedebilirsiniz:)

3200 m deki Kampımız

Daha ilk günden güzel bir ekip uyumu yakalıyoruz. Bir kısmı kış boyu aynı hayali birlikte kurarak antrenman yaptığımız arkadaşlarımız, bir kısmı Türkiye'nin farklı şehirlerinden ve yurtdışından gelen insanlar... Ekibin bu kadar kısa sürede kaynaşmasında Liderimiz Ertuğrul Melikoğlu'nun kişiliğinin ve Explorer teknik ekibinin payı büyük olsa da, dağcılık sporuna kısa sürede bizi bu kadar bağlayan önemli özelliklerinden biri olan insanın içindeki "olumlu" güçleri ortaya çıkarmasına yaptığı katkıyı unutmamak gerek.

Artan yüksekliğin ve aşırı yorgunluğun insan bedeni ve psikolojisinde yarattığı etkiler... Saatler süren sessiz, dikkatli ve ağır tempolu yürüyüşler... Şehir hayatının bilinen tüm konfor ve güvenlik unsurlarından uzakta, başka bir gücün kurallarına teslim oluş... Tüm bunlar insanın günlük hayatta dikkatini çekmeyen, çoğu zaman hiç bilmediği bir başka (belki de "gerçek") "kendi" ile yüzleşmesine de vesile oluyor. Tanıdığınız bu yeni insan bazen iyi, yardımsever, cesur ve güçlü, bazen de agresif, bencil veya korkak olabilir. Hiç endişelenmeyin: Bu hem hayatı, hem de kendini keşif yolculuğu. Sadece bir dağın zirvesine değil, kendinize de gidiyorsunuz. Meditasyon yapan insanlar kendi içlerindeki farklı yüzlerle sıkça buluşur ve bunun nasıl büyük bir haz olduğunu bilirler. Ancak hiç meditasyon yapmamış olanlara bu eşsiz tecrübeyi, çok başka koşullar altında olsa da, tatmaları için dağlara gitmelerini rahatlıkla tavsiye edebilirim.

2. gün "aklimatizasyon" günü: Bugün aklimatize olmak için tırmanıştaki 2. (ve son) kamp mekanı olacak 4200m'ye tırmanıp, tekrar geriye, 3200m'deki kampımıza döneceğiz. Dağcılık sporunda insanın artan yüksekliğe uyumu, eksikliği halinde en önemli risk faktörünü doğurduğu için, önemlidir. Yükseklik arttıkça azalan basıncın etkisiyle oksijen insan vücudunun alışık olduğu yoğunluğunu yitirmeye başlar, dolayısıyla vücudumuza ihtiyacımız olandan daha az oksijen girer. Bu da insanlarda genel olarak “irtifa hastalıkları” denen ve ölüme kadar gidebilen bir dizi rahatsızlığın oluşmasına sebep olabilir. Bu istenmeyen sonuçları önlemek için, uygun gıda ve bol miktarda sıvı tüketiminin yanı sıra, ilk kez çıkılacak yüksek irtifalara vücudun uyumunu sağlayabilmek için yapılan ön tırmanış, ağır hareket etmek, çıkılan yükseklikte bir süre bulunduktan sonra başlanılan noktaya geri dönmek ("yükseğe tırman, alçakta uyu" diye kabaca tercüme edeceğim "climb high-sleep low"prensibi) gibi faaliyetlere “aklimatizasyon” deniyor. Aklimatizasyon süreci ihmal edilmiş bir tırmanışın başarıya ulaşması, en azından sağlığınızı koruyarak, mümkün değil.

4200 m 'ye tırmanış biraz zahmetli oldu. Çünkü 3200m'ye kadar tatlı tatlı artan eğimler artık dik yokuşlara dönüşmüş durumda. İrtifanın insana neler yapabileceğine dair ilk örneği 4200 m'ye ulaşınca verdiğimiz bir mola sırasında yaşadık: 3 arkadaşımız bu başarıyı kutlamak üzere "sembolik" bir halay çektiler, topu topu 3 ya da 5 saniye. Ama o halaydan sonra kendilerine gelmeleri epey uzun sürdü, yere yığılıp kaldılar, nefeslerini normale döndürmeleri epey zamanlarını aldı:) İşte yüksek irtifanın kendisini en masumane şekilde hissettirme şekli... Yükseklerde ağır ama çok ağır hareket etmek gerekiyor, belli bir seviyenin üstünde zaten isteseniz de hızlı hareket edemiyorsunuz, ama mesela kendinizi görece iyi hissetmelerinize aldanıp, cengaverlik yapmamakta fayda var:)

5 yorum:

icimden geldigi gibi dedi ki...

en üstteki balıklı resme bayıldımm..seçim çok iyi..

Basak dedi ki...

Teşekkürler, epey debelendim ama bulup da uygulayana kadar:)

N. dedi ki...

iyi cesaret. ben biraz yokuşum tırak taşlı yol görsem kayıp düşmekten korkarım..

Basak dedi ki...

Sevgili N. ben sağlam düşme fobisi olan biriyim, korkuların üstüne gitmekte fayda oluyor sanırım:) Bu arada doğada bazı yürüyüş teknikleri var ki uyguladığında çok işe yaradıklarını görüyorsun.

Boş Arsa dedi ki...

Nefesim tıkandı benim de...

Anlatım şahane...