14 Aralık 2008 Pazar

Bir Mavi Yolcudan Meraklısına Mavi Notlar - 2

ilk mavi yolculuğumuz 21 Eylül 2008 sabahı, tam anlamıyla sırılsıklam Yasemin Sultan’ın Marmaris limanından demir almasıyla başladı. Bir gece önceki fırtına ve yoğun yağmur nedeniyle Marmaris limanı tekneleri koruyamaz hale gelince Yasemin Sultan dahil, limandaki teknelerin çoğu limanın karşısında, böyle durumlarda daha güvenli olarak bilinen bir koya sığınmışlardı. Tabii yine de yağmurun şiddetinden korunamadıkları için, teknemizin tüm tenteleri, tüm minderleri ıslanmıştı.

İlk mavi yolculuk olunca, hepimiz bir miktar endişelendik “ya tüm seyahat yağışlı ve rüzgarlı geçerse?” diye. Teknede en azından bir süre yaşama fikri bana hep cazip geldi. Denizle, denizcilikle ve özellikle yelkenle dünya seyahatleri hakkında epeyce kitap okudum. Biliyorum ki teknede yaşayınca havanın da her türüne hazır olmak lazım. Ama tabii gönül yine de sadece 5 gün sürecek ilk tekne yaşamımda yağmur ve fırtınayla boğuşmak fikrine sıcak bakamıyordu.

Yıllardır tatilimizin bir kısmını Eylül ayında yapıyoruz. Mekanlar aşırı kalabalıktan kurtulmuş, hava şerbet gibi, güneş de mükemmel bir açıda oluyor. Ama Eylül sonu güneyde bile havaların her gün, her an başka bir yüzünü göstermeye başladığı bir dönem, Temmuz’un, Ağustos’un istikrarı bu dönemde olmayabiliyor. Denizci takvimlerinde de bu tarihlere rastlayan çeşitli fırtınalar var. Diğer taraftan teknemizin silüeti o kadar güven vericiydi ki fırtına çıksa yine de keyfimizi pek bozamayacağını tahmin ediyorduk. Zaten biz limandan ayrılırken hava pırıl pırıl, gökyüzü masmavi, deniz de çarşaf gibiydi. Sanki bir gece önce herkesi korkutan o fırtına hiç olmamış gibi...
Gözden kaybolana kadar Marmaris’i seyredip, sonra teknenin burnundan karşımızdaki enfes mavinin seyrine dalıyoruz. Yüzlerde kocaman gülümseme, ne yapsak silinmiyor. Öğle saatlerinde “nasıl kuruyacak bunlar” dediğimiz tüm minderler kuruyor, biz de yayılıyoruz üstlerine... Kaptanımız haritadan rotamızla ilgili bilgi veriyor. Havanın durumuna göre rotanın değişebileceğini de belirtiyor. Sonuçta, hava bir daha kötüleşmediği için ilk gün konuştuğumuz rotayı yapabildik.

Rotamız :
1. gün Marmaris –Arap Adası – Bozukkale;
2. gün Bozukkale – Oğlan Boğuldu - Kızılada
3. gün Kızılada- Söğüt
4. gün Söğüt – Serçe - Kumlubük (Akvaryum)
5. gün Kumlubük - Marmaris

(3. gün “Tersane koyu” denen bir koyda rota dışı 2 saatlik bir duraklamamız oldu, teknenin sıcak su kazanındaki bir arıza nedeniyle. Tersane koyu, adından anlayacağınız gibi, guletlerin yapıldığı bir tersane. Öğrendiğimize göre, meşhur Rus multimilyarderi Abramovich’e devasa bir tekne yapılıyormuş burada. Üretilen guletler artık yurtdışına da satılıyormuş ve en çok talep, Dalmaçya kıyılarında da Türkiye benzeri mavi yolculuklar yapma niyetindeki eski Yugoslav devletlerinden geliyormuş.)

Marmaris yarımadasında daha pek çok koy var, ama biz belirlediğimiz süre dahilinde, Kaptanımızın da tavsiyesiyle, günde toplamda en fazla 3 saat seyir yapacak şekilde belirledik rotamızı. Çünkü, deniz seyri, hele bir de motor sesi eklenince yorucu olabiliyor. Bazı koylar mesafe olarak bu planlamanın dışında kalıyordu, elendiler. Kendilerini başka bir yolculuğun rotası yapmayı umuyoruz:) Kalabalık sezonda, teknelerin uymaya özen gösterdikleri bir gelenek daha var: her koyun belli sayıda tekne kapasitesi var, bir tekne (sanıyorum özellikle mavi yolculuk tekneleri için geçerli bu kural) o koyun tekne kapasitesi dolmuşsa, oraya giremiyor. Zaten tıka basa tekne dolu bir koyda ne kadar huzur olabilir? Daha önceki yıllarda özellikle Göcek ve Gökova taraflarındaki mavi yolculuklar hakkında bu yönde şikayet yazıları okuduğumu hatırlıyorum? Bu yerinde bir kural ama bizim uymamıza gerek kalmadı, çünkü belki de mevsim nedeniyle, koylar gayet tenhaydı.


Tekne adabıyla ilgili öğrendiğimiz bir diğer şeyse, tekne jenaratörlerinin koylarda ancak belli bir süre çalıştırılabilmesi ve sonra kapatılması zorunluluğu . İyi ki böyle, çünkü jenaratör sesi de bir süre sonra, tıpkı motor sesi gibi, yorucu ve sinir bozucu hale gelebiliyor. Söğüt’teki gecemizde bizlerle muhabbete dalan mürettabat jeneratörü kapatmayı unutunca, yakınlardaki bir tekneden uyarı mesajını aldık, bizimkiler panik halde hemen gidip susturdular jeneratörü.

Rotamızdaki koyların bir kısmı kayalık, bir kısmı makilik ve bir kısmı da orman kıyısıydı ama deniz istisnasız hep pırıl pırıl, tertemizdi. Her bir koy bize ayrı keyif verdi. Yine de "bir kaç tanesini seç ve tavsiye et” deseler, kendi adıma “Bozukkale, Söğüt ve Kumlubük” derim. Bozukkale’de, adından da tahmin edilebileceği gibi, bir Osmanlı kalesi bulunuyor. Oldukça büyük ve iyi korunmuş durumda. Kıyıdan hafif tırmanışlı trekking yaparak kaleye ulaşmak mümkün. Makiler arasında, göze hoş görünen bir taş yapı...

Söğüt koyu ise aynı zamanda mini mini bir köy ve çok sevimli. Hani romanlarda tasvir edilen “şirin, huzurlu, tipik Akdeniz köyleri” vardır ya, Söğüt bu tasvire tam anlamıyla uyuyor. Türkiye’de turizmi “güya” kalkındırma adına yıllardır yürütülen doğa ve kültür katliamı sonucu artık böylesi otantik, özüylü, görüntüsüyle, yaşamıyla Akdenizli, Egeli, Karadenizli sahil köylerini, kasabalarını bulmak zor. Bu anlamda Söğüt benim içimi mutluluk ve huzurla doldurdu. Tahmin edebileceğiniz gibi, köyün pek çok bölgesi sit alanı, korunmuş olmasını biraz da buna bağlamalı. Söğütlü olan Kaptanımız ve aşçımızdan köylülerin sit kapsamında olan arazilerini satma konusunda çok hevesli olduklarını, alıcıların da genellikle (güneyde heryerde olduğu gibi) İngiliz olduğunu öğrendik.

Özellikle son 6-7 yıldır Ege ve Akdeniz sahillerinde ciddi bir yabancı istilası var. Yabancılara mülk ve toprak satışı konusunda bir miktar hassas olan bir insan olarak bu durumu nasıl yorumlayacağımı artık pek bilemiyorum. Çünkü Ege’ye , Akdeniz’e yerleşmeyi seçen yabancıların büyük kısmı bu topraklara, bu kültüre gerçekten gönül vermiş insanlar ve ne yazık ki bizim insanımızın ve hatta devlet politikamızın ısrarla göstermediği saygıyı fazlasıyla gösteriyorlar sonradan gelip yerleştikleri bu topraklara. Yabancı nüfusun fazla olduğu turistik köy ve kasabaların görüntüsü bile farklı: Çok daha temiz, çok daha düzenli ve huzurlular.
Marmaris’ten önce uğrayıp konakladığımız son koy “Kumlubük-Akvaryum” ise rotamızın en “yeşil” durağı oldu. Ormanın denize indiği bir bölge, Marmaris’e en yakın koylardan biri olduğu için iki otel mevcut, fakat görsel olarak tabiata çoğu benzerlerinden çok daha saygılı olarak inşa edilmişler, bu yüzden gözü ve gönlü rahatsız etmiyorlar. Deniz burada ormanın yeşil yansımalarıyla turkuaz tonlarda dansediyor. Gayet derin bir koy olmasına rağmen, dibi net bir şekilde görüyorsunuz.
Mavi yolculuk boyunca “keyif sarhoşluğu” denen bir durumu yaşadık: Gözlerin şahit olduğu güzel manzaralar, denizden ve mutfaktan gelen kokular, denizcilik geleneği gereği geçen her teknenin selamlanması, güzel ülkemizin acımasızca yağmalansa da hala varolan daha nice güzellikleri olduğunu öğrenmek, “aşırı doz” oksijen ve iyota maruz kalmak, içki içmeseniz bile insanı sarhoş etmeye ve içinizi tarifsiz bir mutlulukla doldurmaya yetiyor. Yolculuk boyunca “çıplak ayak” dolaşmak, “ne giyeceğim?” diye bir derdin hiç ama hiç olmaması, geceleri güvertede, yıldızların altında uyumak da cabası... Kamaralarımızı duş-tuvalet haricinde neredeyse hiç kullandık, sadece son gecemizde sabaha karşı 5 civarı hafif bir yağmur yağınca kısa bir süreliğine kullanmamız gerekti o güne dek el sürülmemiş yataklarımızı.

Yemeklerden ilk yazımda bahsetmiştim. Aşçımız Murat abi ve miçomuz İbo’yu buradan bir daha anmak isterim. Murat abi neydi o yemekler öyle???? Hala kulaklarını çınlatıyoruz. Murat abi 46 yaşında, yetişkin 2 çocuğu olan, tipik bir denizci. Hep teknelerde çalışmış ama kendisi de sevdiği için uzundur teknelerde aşçılık yapıyormuş. Arada emeğine saygı göstermeyen yolcular oluyormuş, bunlara çok içerlediğini, ama yolcularını memnun ettiyse daha da bir mutlu olduğunu, yolcusuna göre muamele yaptığını söyledi. Eh, bizi sevdiğinden eminiz, çünkü bizden övgüleri aldıkça, coştu da coştu Murat abi. Hepimizi 4 günün sonunda 2’şer kilo fazla indirdi tekneden:) Ellerine ve emeğine sağlık diyorum bir kez daha.

Mavi yolculuk tekneleri belli saatlerde belli yerlere ulaşmak üzere “programlı” olduklarından, yelkenlerini pek fora etmiyor, motor gücüyle gitmeyi tercih ediyorlar. Ama Murat Kaptan bizlerin deniz ve yelken sevgisinden etkilenmiş olacak ki son gün bizi daha da “sarhoş etmek” için cenova yelkenini bastı. Sanırım yolculuğumuzdaki keyif anlarının doruk noktasıydı devasa cenova yelkeniyle yaptığımız seyir...Sen de sağolasın Murat Kaptan!

Biz tatili biraz da şehir hayatının klişelerinden, bir anlamda “medeniyet” ten kaçma ve “yeni şeyler keşfetme” fırsatı olarak algılıyoruz, tatil planlarımızı da bu doğrultuda yapıyoruz Alev'le birlikte. Siz de tatilden benzer şeyleri anlıyorsanız, şehrin alışkanlıklarının dışına çıkmak istiyorsanız “Mavi Yolcu” olmak size çok ama çok iyi gelecek.

Tavsiyemizdir.

13 yorum:

dilayra dedi ki...

başakcım, süper anlatmışsın..
aradan geçen bunca zamana rağmen yine içim ısınıverdi okurken.
yeni rotalarda da birlikte olabilmek dileğimizle diyorum:)

:)den dedi ki...

Yazdıklarınızı okuyunca, "Mavi yolcu" olmayı istememek imkansız! Şahane bir keşif olmuş. Keyifle, ilgiyle ve notlar alarak okudum mavi yolculuk maceranızı.
Samimi paylaşımlarınız için çok teşekkürler.
Sevgiler...

Basak dedi ki...

Dilaracığım dolu dolu bir "amin" diyorum...

Sevgili :)den; karşılıklı durumumuz, ben de senin yaılarından notlar alıyorum:)) Sağolasın...

Kedila dedi ki...

Yazılarınızı çok beğendim.

Sevgiler..

Basak dedi ki...

Sevgili Kedila, o zaman ne mutlu bana... Sağolasın, sevgiler...

Güçlü dedi ki...

Ne güzel oldu, tekrar yaşadım...
Eline sağlık.
Sevgiler.

Basak dedi ki...

Güçlücan'ım hayırlısıyla bir sürüsünü daha yapacağız... Çok öperim, ben hala dönemiyorum...

onur dedi ki...

keşke daha fazla yelken yapabilseymişsiniz. Benim de size tavsiyem bir daha ki sefere yelkenli daha küçük fiber bir tekneyle tamamen -hatta kendiniz- yelken seyri yapmanız, çok daha fazla keyif alacağınıza eminim.

Basak dedi ki...

Sevgili Onur inşallah öylesini de yapacağız. Denizde olmak, hele de yelkenliyle harika bir duygu.

Punto dedi ki...

Mavi yolculuğunuzu ilgiyle okudum. Gençlik yıllarının büyük bölümü balıkçı teknelerinde geçen, Karadeniz'in azgın dalgalarında tabiatın gücü ile mücadelenin ne olduğunu yaşayan biri olarak, deniz ve denizin üzerinde o muhteşem duyguyu tadanların çoğaldığını görmek ayrı bir mutluluk benim için.

Basak dedi ki...

Sevgili Punto o zaman siz de Halikarnas Balıkçısının kitaplarını seversiniz, değil mi?? Ne güzel anlatır denizi, deniz insanlarını... Bir gün kendi teknemiz olsun isterim, o zamana kadar bu şekilde bile olsa mavinin koynuna her fırsatta girme fırsatını kaçırmayacak bir hayat diliyorum kendimize ve size... sevgiler çok...

ssbb dedi ki...

Biz de zun süredir bir mavi yolculuk yapmayı hayal ediyoruz ama kafa dengi bir ekip toparlayamadığımızdan yapamadık. Charter şeklinde olanlar var ama onda da kiminle karşılaşacağın belli değil.
Maliyet ne kadar oldu merak ettim.

Basak dedi ki...

Sevgili ssbb;
Charter turun öyle bir riski varmış, biz de öyle olmasın diye beklemiştik. Yanlış hatırlamıyorsam 6 kişilik, 4 gece-5gün yolculuk için toplam 2500€ ya anlaştık, üzerine bir de kişi başı 250 ytl kadar yeme-içme bedeli bindi. Bizim yeme içme masrafımız fazla oldu; daha ekonomik bir maliyeti olabilir. Ayrıca yemek dahil fiyat da alınabilir acentadan. 2500 € ise bu kilate ve büyüklükteki tekne ve tur için ne çok pahalı ne de çok ucuz (yani "eh") bir fiyatmış, tecrübeli yolcular öyle dedi:)) Daha erteleem lütfen, mesela biraz ekstra maliyetler 4 kişilik tekne de tutabilirsiniz, çocuklarınız varsa veya kardeş falan 4 kişiyi bulmak çok daha kolay olacaktır..