Madrid’de “kutsal üçgen” denebilecek 3 önemli müze
bulunuyor: Prado, Reina Sofia ve Thyssen Müzeleri. Benim bu seyahatte önceliğim müzeleri gezmekti. Çünkü daha çocukluktan isimlerini bir şekilde
öğrendiğim(iz) veya tabloları görsel olarak hafızam(ız)a girmiş ressamların
çoğu şu an ismi İspanya olan ülkenin sınırları içinde doğmuşlar (böyle yazdım
çünkü İspanya’da ciddi bir milliyet hassasiyeti var; herkese otomatik “İspanyol”
demek bulunduğunuz yere göre doğru ya da hoş olmayabiliyor, İspanyol ayrı,
Katalan, Bask vb ayrı zira…): Dali, Picasso,
Miro, El Greco, Velazquez, Goya…
Ve bu ressamların eserlerini görmek aslında benim için en büyük Madrid
motivasyonuydu!
Başta yazmıştım, Madrid
doğa ve insan dostu bir şehir diye. Bu durum müzeleri için de geçerli: Madrid
seyahat planımızı yaparken gördük ki bu 3 önemli müze haftanın belli günlerinde
ve belli saatlerde ücretsiz gezilebiliyor!
Prado’nun ücretsiz günlerinden
biri de Cumartesi, 18.00 – 20.00 saatleri arası.
![]() |
1800’lerin başında açılan müzenin temelini İspanya Kraliyet ailelerinin devasa koleksiyonu oluşturuyor.
|
El Tigre’deki kalori
yüklemesi sonrası soluğu Prado’da aldık. Müze bahçesi çok kalabalık, insanlar
çoluk çocuk çimlere yayılmış, saatin 18.00 olmasını bekliyorlar. Biz de onlara
katılıyoruz. 1800’lerin başında açılan müzenin temelini İspanya Kraliyet ailelerinin koleksiyonu
oluşturuyor.
Elbette bu muhteşem müze
için 2 saat yeterli olamaz. Ben Madrid’de yaşasam muhtemelen her ay ziyaret
ederdim. Ancak turistiz ve burada geçireceğimiz gün sayısı kısıtlı. Yine de oradaki klasiklerden tek birini görmek bile güzel sanatlarla arası hoş olan bir
insanı ciddi şekilde sarsacaktır. Müzede geçen o iki saatimizi en basitçe
“büyülü” olarak tanımlayabilirim. Öyle ki müzeden çıktığımızda Alev de ben de
uzun süre kendimize gelemedik ve konuşamadık… Bazı şeyleri anlatmak hakikaten
mümkün değil, ancak yaşanabiliyor işte. Ben yolu Madrid’e düşecek herkese
mutlaka ama mutlaka Prado Müzesine yarım saat bile olsa uğramasını öneriyorum.
Resim sanatının özellikle klasik döneme ait muhteşem örneklerini Prado'da görebilirsiniz. |
İspanya’da, aynı İngiltere
gibi: Yazın hava kararmak bilmiyor, dolayısıyla günleri çok çok uzun.
İspanyolların akşamları geç yemek yeme alışkanlığı bu "upuzuuun" günlerden
kaynaklanıyor olsa gerek:) Müzeden çıkınca Grand Via civarında her biri bizim
İstiklal Caddesi kıvamında bir çok cadde ve sokaklarda geziyoruz. Çılgın,
insanı mutlu eden bir enerji var. Herkes kendi halinde. Madrid’in ayrımcı
değil, kaynaştırıcı ve gerçekten “demokrat” bir şehir olduğunu insanların
davranışlarından, kendilerini nasıl hissediyorlarsa öyle davranmalarından ve
giyinmelerinden anlamak kolay oluyor. Bu
tür caddeler alışveriş ve genel olarak kalabalıklar içinde yitip kendini
unutmak için iyi. Ancak, caddelerdeki mağazalar ve kafeler genelde artık her
kapitalist ülkede görmeye alıştığımız türden: aynı markalar, aynı konseptler,
aynı dekorasyonlar... Biz ise o ülkeye, o şehre, o kültüre has bir şeylerin tadına bakmak istiyoruz. belki de yaş icabı... Yine de belirteyim ki alışveriş için cennet bir yer Madrid. Ne de olsa Zara, Mango başta olmak üzere, pek çok tekstil devinin ana vatanı burası. Bence bir marka var ki, bana göre İspanya'nın o sıcak, parlak güneşini, renklerini ve cıvıl cıvıl enerjisini en iyi o temsil ediyor: Desigual!!! Alev'le tek gezdiğimiz, hatta iki kez uğradığımız tek mağaza oldu burası.
Bu caddelerde, sırf görmüş
olmak adına, biraz gezinip, bir sonraki hedefimize yönleniyoruz: bisiklet sever eşimin seyahat planı yaparken
aylar önce bulup listenin en başına yazdığı LaBicicleta Café! Adından da anlaşılacağı üzere, bisikletsever, dekorasyonunda bisiklet ve
bisiklet aksesuarlarının hakim olduğu, sevimli ötesi bir mekan burası. O kadar merkezi bir
yerde ki sokaklarda gelişigüzel
dolanırken kendimizi mekanın önünde
bulduk:)
Bir Cumartesi akşamının enerjisi dünyanın
pek çok şehrinde güzeldir. Durum Madrid için de fazlasıyla geçerli: Her yer
gibi, Café Bicicleta’nın da enerjisi yüksek. İçerisi cıvıl cıvıl gençlerle
dolu. Yaş ortalaması bize göre hayli düşük. Biz bara oturmayı tercih ettik çünkü bara
gelip gidenleri, barmenlerin davranışlarını gözlemeyi seviyoruz. Web sitesinde
buradan “iş yeri” diye de bahsediliyor. Mekan serbest çalışan insanlara keyifli
bir ofis ortamı sunuyor zira. Ama Cumartesi akşamı kimsenin iş yaptığı falan
yok tabii:)
Daha ilk günden fark ediyoruz: İspanyollar doğal insanlar,
neşelerini de üzüntülerini de suratlarından hemen anlamak mümkün ve çok çok çok
rahatlar. Bu şu demek: mesela bir garsondan sana farklı, özel hele hele hızlı
davranmasını asla beklemeyeceksin:)
Genç-egemen bir mekan olan Bicicleta’da garsonlar da epey genc, servis
için biraz keyiflerinin yetmesi gerekiyor. Ancak, dediğim gibi, bu durum
Madrid’de doğal bir şey, bu böyle kabul edile:)
El Tigre’de yediklerimiz müzede ve sokaklardan gezerken çoktan yanmış
gitmiş olmalı ki yanımızdan geçen enfes tapas tabaklarını görünce acıktığımızı
fark edip, yine tapas siparişi verdik. Burada tapas olarak gelenler ekmek
üstüne konan peynirler ve jambonlar şeklinde. Ama ekmeğin, peynirin, jambonun
lezzeti o kadar güzel ki minimal yemenin keyfine varıyoruz. Bicicleta’da uzun
ve keyifli bir vakit geçirdik ama yol yorgunluğu çöktü sonunda, otelimizin
yolunu tuttuk.
![]() |
Madrid için en uygun sıfat: Cıvıldak! her yerden, herşeyden renk fışkırıyor. Şu tabelanın sevimliliğine bakın! |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder