Bana kalırsa Madrid’in en güzel günü
pazarları!!! Kendi ülkemde, nerede
olursam olayım, bunun tersini düşünürüm
oysa: Pazar günlerini sevmem. Oysa Madrid’e Pazar gününün çok yakıştığını düşündüm. Madrid bir insanın
kafasındaki “Akdeniz şehri” hayalini, denizi olmamasına rağmen, tam olarak
yansıtan bir şehir. İlginç bir enerji bu. Işığın konumundan mı, binalarından,
insanlarında mı, bilemiyorum. Doğrusu, denizi olmayıp da insana bu kadar enerji
ve Akdeniz coşkusu veren başka şehir var mı, bilmem. Pek çok fenomen ressam bu ülkeden çıktığına
göre, kesin bu ülkede, bu şehirde böyle ilginç bir tılsım var!
 |
Binalar renk renk... |
Otelimizdeki kahvaltıdan sonra otobüse
atlayıp yine Puerta Del Sol’e (Güneş Meydanı’na) gidiyoruz. Şehrin görmeye
değer tüm tarihi, sanat ve eğlence mekanlarına buradan kısa sürede ulaşmak
mümkün çünkü. Öğleden sonra Alev’in su topundan, ilk gençlik günlerinden bir
arkadaşıyla buluşacağız. Kendisi, Katalan eşi ile birlikte Barselona’da
yaşıyor. Sabah için programımız başka: Bugün
bit pazarı günü. Madrid’in meşhur ve en
büyük bit pazarı El Rastro’ya gideceğiz. El Rastro upuzun bir sokakta Pazar
günleri açılan ve aklınıza gelecek her şeyi satan tezgahlardan oluşan, cıvıl
cıvıl bir bit pazarı. Benzetmek gerekirse, Ankara’daki Selanik Sokak veya
İstanbul’daki Ortaköy gibi. Ama tabii şehrin sanat ve hoşgörü dolu enerjisi,
esasen özel ilgi duymadığımız bit pazarı konseptini dahi gözümüze pek hoş
gösteriyor. Bir defa öğlene doğru tüm şehir Pazar sabahı mahmurluğunu atmakta
iken, sağdan soldan yükselen canlı müzik sesleri içinizi yaşam enerjisi ve mutlulukla
dolduruyor. Kısa sürede geçtiğimiz her köşe başında klasikten caza, etnikten
flamenkoya, bir şeyler çalan irili ufaklı orkestraların yer almaya başladığını
görüyoruz. Şehir sanki açık konser salonu… Bu işi yapan insanların kostümlerine
ve hatta makyajlarına gösterdikleri özen ise yaptıkları işi ne kadar
sevdiklerini kanıtlar gibi… Geri planda sürekli değişen melodilerle El Rastro’nun
keyfini çıkarıyoruz böylece.

 |
El Rastro'da niye bu kadar gaz maskesi vardı acaba?:)) |
Bit pazarı gezintimiz bitince, her biri bir tabloya konu olabilecek
güzellikte, pencerelerinden petunyaların, sukkulentlerin sarktığı taş
binalardan ve paket taşlı yollardan oluşan dar sokaklara dalıyoruz. Geleli 24
saati ancak geçti ancak Madrid’in her bir sokağının sürprizlerle dolu olduğunu
anlamak için gayet yeterli bir süre. Bu insanlar için sanat, estetik hayatın
içine geçişmiş adeta. Yaşamın doğal bir unsuru (öyle zaten ama bazı kültürler
bu doğayı reddetmekte pek ısrarcı:(. Binaların mimarisinden, sokak-cadde
tabelalarından, mekanların ve hatta vitrinlerin dekorundan, ufacık bir mahalle
berberindeki eşyaların yerleştirilişine kadar,
her yerde sanatsal bir estetik söz konusu. Hal böyle olunca sokaklarda
aylak aylak gezmek bile büyük zevk. Fotoğraf merakınız varsa, Madrid’de foto serisi
yapabileceğiniz çok fazla malzeme var: Mesela porselen, seramik veya dökme
demirden yapılmış, her biri tablo gibi sokak-cadde tabelaları, inanılmaz bir el
işçiliğini yansıtan bina ve apartman kapıları veya her birini ayrı bir sokak
ressamının boyadığı dükkan kepenkleri…
 |
Bu bir balıkçının kepengi... |
 |
Bu da bir erkek beberinin:)) |
 |
Bu ise unisex bir mahalle kuaförünün girişi... |
Kendimizi kaybetmiş şekilde bu detayları
incelerken, bir yerden Pazar gününe çok uyan, tatlı bir klasik müzik sesi
gelmeye başlıyor. Canlı, oda müziği sesi bu. Sesi takip edip, kısa sürede sesin
kaynağını buluyoruz: Cafe Victoria (veya tam İspanyolca
adı ile Espacio Cultural La Victoria. İçerideki yüksek tavanın
kirişlerinden birinin üzerindeki yazıdan da anlaşılacağı üzere, basbayağı
1914’ten beri hizmet veren bir mekan burası. İçeride yaşlarından henüz
üniversite öğrencisi oldukları hemen anlaşılan 4 kişilik bir yaylı sazlar
orkestrası enfes klasik müzik parçaları çalıyor. Tatlı bir hipnoz etkisiyle
oturduk bir masaya ve konserleri bitene kadar da o hipnozun etkisinden çıkamadık.
Kendi ülkemizde böyle bir kafe hizmetine alışık olmadığımızdan herhalde, yüksek
tavanlı taş bir binada, size 10 adım mesafedeki bir orkestradan yemek yiyerek,
içeceğini yudumlayarak veya kitabını okuyarak klasik müzik dinlemenin verdiği
keyif bizi resmen hipnotize etti. Sanırım hayatımızın en unutulmayacak, en
tatlı anlarından birini kaydetmiş olduk böylece kişisel tarihimize de:)
 |
1914'ten beri orada: Cafe Victoria |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder