Geminin ilk durağı olan Cenova bir sonraki yazının konusu olacak, o yüzden Cenova’dan önce görmeyi planladığımız Portofino ve Santa Margherita’dan başlıyorum.Portofino ve Santa Margherita Cenova’ya karayolu ile yaklaşık 1 saatlik mesafede. Gemiden iner inmez ilk iş limanda bekleyen taksicilerle sıkı bir pazarlığa girmek oldu. İngilizcesi iyi olan bir tanesi arkadaşıyla birlikte, bizi kişi başı 40 €’ya götürüp getirebileceğini söyledi. İki taksi kiraladık. Daha sonra gemide satılan ve kesinlikle taksi seyahatinden daha az koforlu olduğunu sonradan tecrübe ettiğimiz turların en düşük fiyatlısının bile 50€’dan başladığını görünce, limanda taksi kiralamanın özellikle bir aracı dolduracak sayıda insan varsa, en ekonomik ve pratik çözüm olduğuna hükmettik. Bir de şöförünüz İngilizce biliyorsa, resmen kişiye özel tur organize etmiş oluyorsunuz... Bizim şöförümüz Gian Luigi de, şans eseri, olabilecek en sevimli tur rehberi çıktı. 60 yaşında olduğunu duyunca inanamadığımız Gian Luigi enerji fışkıran gözleri, gülen yüzü, kulağında küpesi ve hoş sohbeti ile mini turumuzu daha keyifli hale getirdi.
Soldan ikinci bizim Gian Luigi:)İtalya’nın ağırlıkla düz, ovalık bir memleket olduğunu duymuştum. Ama belli ki Cenova sağlam bir istisna: Etrafı tamamen yüksek dağlarla çevrili , şehir de yamaca kurulmuş. Karayolu seyahatimizin en etkileyici kısmı seyahat ettiğimiz yolun büyük kısmının birbirine paralel dağların içlerine açılmış tünellerden geçmesiydi. “Bunda ne var?” diyebilirsiniz, ancak Karadeniz Sahil Yolunu görenleriniz varsa ne demek istediğimi daha kolay anlayacak: Karadeniz’de de şehirlerin çoğu Cenova’daki gibi deniz kıyısında, tabiatları Cenova gibi muhteşem, orada da aynı buradaki dik ve yüksek dağlar ve tamamen “kıyı şehri” olmalarından kaynaklı kendilerine has bir kültürleri var. Bizim yöneticilerimiz kıyıdaki şehirleri birbirine bağlamak için gerekli olan sözde konforlu yolu, tabiatı ve bölge halkının yaşam alışkanlıklarını bozmamak adına pekala dağlardan ve bunlara açılacak tünellerden geçirebilecekken, orta vadede sadece tabiatı değil, bir kültürü de yok etmek anlamına gelen o berbat görünümlü sahil yolunu yapmayı tercih etti.
İtalya’da ise bu kolaycılığa ve “adam sendeciliğe” izin yok belliki. Elbette İtalyanlar da bilirdi Karadeniz’e göre daha uysal olan Akdeniz’in kıyılarını doldurarak sahilden otoyol geçirmeyi. Ancak onlar coğrafi miraslarına sahip çıkıyorlar, bu nedenle de kıyı şeridindeki şehirleri birbirine bağlamak için üst üste onlarca tünel açılmasını gerektirmiş olsa da dağ yollarını tercih etmişler. Mühendis tanıdıklarım bu şekilde tünel açmanın maliyetinin kesinlikle Karadeniz gibi azgın bir denizin doldurulmasından daha maliyetli olmadığını söylüyorlar. Üstelik Karadeniz’in azgın dalgalarının ciddi tahribat yarattığı bu yollar her sene yüklü bakım onarım masrafı yaratmaya devam ediyor. Yani bu durum “anlayış farkından” kaynaklanıyor. Bizim yöneticilerimiz her daim günü kurtarıyor,yüzyıllar geçiyor, bakış açıları değişmiyor. O yüzden sanırım en geç 50 yıl içinde elimizde bir tabiat varlığı da kalmayacak. Neyse, konuyu dağıtmayalım.
Kıyı şeridindeki şehirler yanyana, hangisi bitip hangisi başlıyor, bunu ancak tabelalardan anlayabiliyorsunuz: Su topu takımıyla ünlü Recco şehrinin bittiği yerde Rapallo, onun bittiği yerde Santa Margherita, onun bittiği yerde de Portofino başlıyor.
Portofino da bir başka çocukluk hayali. Cenova’ya yakın olduğunu öğrenince, daha gitmeden kararı verilmişti “buraya gidilecek” diye. Meşhur şarkı “I found my love in Portofino” yüzünden tabii ki:) Çocukken, henüz televizyon tek kanalken ve sadece belli saatlerde yayın yaparken, gün içinde hep radyo dinlenirdi. TRT’nin üç kanalından başka dinleyecek radyo kanalı da yoktu zaten. İşte o yıllarda radyoda en sık çalınan parçalardan biriydi “I found my love in Portofino”. Ki o yıllarda bile gayet eski, nostaljik bir sarkıydı. Şarkıya eşlik eden dalga sesi çocuk ruhuma bile keyif verirdi. Hala da aynı etkiyi yaratıyor dinlediğimde... Portofino, isminden tahmin edilebileceği gibi “Fine Port - Hoş/Güzel Liman” demek. Bu ismi fazlasıyla hakettiğini kasabayı gördüğünüz an anlıyorsunuz zaten.
Portofino her daim İtalya’nın en sosyetik , en rağbet gören ve en pahalı tatil beldesi olmuş. Özellikle 50’li yıllarda Hollywood ünlülerinin tatil mekanıymış. Kasaba sıkı koruma altında. Ortaçağ’daki görünümü neredeyse aynen muhafaza ediyor, inşaat yasağı var, mevcut binalar da estatği muhafaza etmek adına sürekli renove ediliyor. Hal bu olunca konut ve konaklama fiyatları inanılmaz derecede yüksekmiş. Bizim ilgi duyacağımız türden bol miktarda gereksiz bilgiye sahip olan Gian Luigi paramız olsa bile buradan yine de minicik bir daire olsun alamayacağımızı söyledi mesela. O yüzden burada bir emlak piyasası, gayrimenkul rayici falan yok:) Çünkü konut satılmıyormuş bile, birilerini zorla satmaya ikna etmenin maliyeti ise uçsuz bucaksız. Dolayısıyla bizim gibi turistler buraya ancak günü birlik gelebiliyor. Geceliği 10.000 € olan ve dünya jetsetinin tercih ettiği çok şık bir oteli de gösterdi bilmiş Gian Luigi. Sayesinde Silvio Berlusconi’nin yarım ada üzerine konumlanmış muhteşem malikanesini ve Bill Gates’in dev yatını da gördük. Berlusconi hakkında yerel dedikoduları da öğrendik. Alem adamdı Gian Luigi:)
Silvio Berlusconi'nin fakirhanesi
Bill Gates'in mütevazi gemiciği:)) Kasaba limanın etrafındaki binalar, onların arkasındaki ve dağın yamacından tepesine doğru uzanan bir kaç sıra sokaktan oluşuyor. O derece küçük ama her bir bina ve mekan o kadar özenli ve süslü ki sanki bak bak gez gez bitmeyecekmiş gibi büyüklük algısı yarattı bende.
Farklı manzaralardan limanı seyretmek için tepeye tırmandık. Burada eski bir şato benzeri bina var, içi müzeymiş. Diğer arkadaşlarımız bu müzeye girdiler, Alev’le ben dolanmayı tercih ettik. Müze de 50li yılların Hollywood ünlülerinin Porto Fino’da çekilmiş fotoğraflarından oluşan çok güzel bir sergi varmış.
Tepedeki eski şatoHem Portofino'da hem de Santa Margherita'da dikkatimizi çeken bina dış cephe boyalarının uzaktan bakıdığında derinlik hissi de vermesi için gölgeli boyanmış olmasıydı. Ressam titzliğinda çalışan boyacılar gördük tadilat olan binalarda.
Bu kasabada ruhunuz zaten dinleniyor ama esas etkileyici olan kasabanın sunduğu görsel şölen. O yüzden sözü burada fotolara bırakıyorum:



He found her love in Portofino:)Santa Margherita Porto Fino ile yanyana onunla enzer özelliklere sahip bir kasaba. Portofino'dan çok daha büyük, güzel bir yat limanı var. Kalan vaktimizi bu şehrin ara sokaklarında keyifle gezinerek değerlendiriyoruz. Günlük hayatın aktığı, içinde insanların yaşadığı bu mekanlar ve sokaklar adeta birer açık hava müzesi gibi. Zaten sonradan göreceğimiz tüm Akdeniz şehirlerinde de aynı ortam hakimdi.Manavların, kasapların, marketlerin, hele hele pastanelerin sunumları inanılmaz. Bizdeki “butik otel” konsepti, İtalya’da “butik şehir” ve hatta “butik ülke” ye dönüşmüş durumda. Nasıl bir düzen, nasıl bir estetik, nasıl özen...
Santa Margherita sokakları

Meydandaki Christoph Colomb heykeli
Santa Margherita sokaklarında mutlu bir turist:)Bakın söylüyorum, hani “Türklerle İtalyanlar birbirine çok benziyor aslında” deriz arada sırada gaza gelip. Yok böyle bir şey kardeşim, o eserleri , o şehirleri yaratan, o tabiatı, o tarihi, o kültürü gözü gibi koruyan, elindeki mirasa daha ne katsam diye düşünen, yarattığı katma değer hiç bir ölçü birimiyle ölçülemeyecek bu insanlarla bizim hiç ama hiç bir benzerliğimiz olamaz. Kendinizi kandırmayın, kandırmayalım. Vatan sevmek nasıl oluyor, gidin İtalya’da “görün”. Kıyafetleri Milano’dan almakla, İtalyan şarabı içmekle, Alfa Romeo’ya binmekle ve biraz da Akdeniz tipi fiziğiniz olduğu için kendinizi İtalyanlarla aynı kefeye koymayın sakın:))