12 Mayıs 2010 Çarşamba
Tükenmeyen Kaynak
"Kültürü diğerleri gibi bir alan ya da belli bir insan kategorisi için yaşamı güzelleştirmenin bir yolu olarak görmek hangi yüzyılda olduğumuzu, hangi binyılda olduğumuzu şaşırmak demektir. Bugün kültüre düşen yol, çağdaşlarımıza hayatta kalmalarını sağlayacak entellektüel ve manevi araçları sağlamaktır, başka bir şey değildir.
Tıbbın bize armağan ettiği o fazladan onlarca yılı neyle dolduracağız? Gitgide daha çoğumuz daha uzun ve sağlıklı bir yaşam sürüyor; ister istemez sıkıntının, boşluk korkusunun pençesine düşebilir ve bu durumdan tüketim düşkünlüğüyle kurtulmaya çalışabiliriz. Yeryüzü kaynaklarını çok hızlı tüketmek istemiyorsak, olabildiğince başka tatmin biçimlerine, başka haz kaynaklarına, özellikle de bilgi edinmeye ve ışıltılı bir bir içseş yaşam geliştirmeye öncelik tanımamız gerekecek.
Burada sözkonusu olan, insanın kendini bir şeylerden yoksun bırakması ya da çileciliğe gömülmesi değil. Ateşli bir Epikurosçu olduğumdan, bütün yasaklardan iğreniyorum. Mutluluk için dünya nimetlerinden yararlanmayı,hatta genellikle onları kötüye kullanmayı sürdüreceğiz, kimseyi suçlamayacağım bu konuda. Ama yaşamın bize sunduklarından daha uzun süre ve doyasıya faydalanmak istiyorsak, davranışlarımızı değiştirmek zorundayız. Duyularımıza hitap eden renkleri azaltmak için değil, tersine, onları daha da fazlalaştırmak, canlandırmak için, belki de daha yoğun başka doyumlar aramak için.
Enerji kaynaklarını, bir yandan tükenen ve bozulan fosil, diğer yandan da güneş, rüzgar enerjisi ve jeotermik enerji gibi yenilenebilir olan, tükenmeyen enerji kaynakları olarak ayırmıyor muyuz? Yaşam tarzımızdan sözederken de buna benzer bir ayrım yapılabilir. Yaşamın gereksinimlerini ve hazlarını daha çok tüketerek karşılamaya çalışabiliriz, ama bu yeryüzü kaynaklarına zarar verecek ve yıkıcı gerilimlerin yaşanmasına neden olacaktır. Ama onları başka türlü de karşılayabiliriz, örneğin yaşamın her döneminde öğrenime ayrıcalık tanıyarak, çağdaşlarımızı, çağdaşlarımızı dil öğrenmeye, sanatsal alanlara merak salmaya, bir biyoloji ya da astrofizik keşfinin değerini anlayabilmeleri için çeşitli bilim dallarını tanımaya teşvik edebiliriz. Bilgi sonsuz bir evrendir, bütün yaşamımız boyunca hiç de ölçülü davranmadan beslenebiliriz ondan, ne yapsak tüketemeyiz onu. Üstelik daha iyisi: Ondan ne kadar beslenirsek, dünyayı da o kadar az tüketiriz."
29 Nisan 2010 Perşembe
BU GİNE BAŞKA GİNE (7) : VEDA ZAMANI
Kısa bir süre sonra öğrendik ki halkının huyunu iyi bilen cumhurbaşkanı o gece özel izni olan araçlar haricinde araba kullanılmasını yasaklamış. Neyse ki oradaki arkadaşlarımız sayesinde gerekli “özel izni” ayarlayıp, camımızda asılı “özel izinli araç” yazısıyla birlikte havaalanına sağsalim ulaştık. Ve aydınlık - karanlık tüm halleri ve orjinal renkleriyle bu küçük, başka zamanlarda ve boyutta yaşayan ülkeyi ardımızda bırakıp ülkemize sağ salim geri döndük.
Herkesin dünya algısı içine duyduğu çevre - ülke ekseninde gelişiyor. Kendi alıştığımız yaşam tarzlarının dışında bambaşka, bunlarla alakasız başka başka tarzlar olabileceğine ve bunu yaşayanların bunlardan keyif alabileceğine günümüz (sözde) modern dünya insanları giderek daha az ihtimal veriyor. Aşırı konformizm ve bazen de muhafazakarlık nedeniyle, kendi alıştıklarımızı bulamadığımız yerleri çoğunlukla “beğenmiyor”, “küçümsüyoruz” ve hatta bazen "acıyoruz". Ahlaki değerleri bizimkilerden farklı olanlar ise en acımasız yargılara maruz kalıyorlar.
Oysa "iyi-kötü", "güzel-çirkin", kısaca "olumlu ve olumsuz" her yerde aynı dozda mevcut ve hiç birinin diğerine karşı üstünlüğü yok. Aynı madalyonun farklı yüzlerinde ikamet etmekteler, sadece bulunduğunuz yere göre farklı formlarda görünebilirler. İş insanın hangi formları görmeyi tercih edeceğinde bitiyor. Yeter ki kendimizi kısıtlayıcı sıfatlardan, dar bakış açılarından, çoğu zaman hiç bir gerekçesi ve nedeni olmayan yargılardan ve “herkesin kendimiz gibi olması gerektiği” beklentisinden kurtarabilelim.
İster istemez bir şeyleri tanımlarken kullandığımız sıfatlar yerine göre "yıkıcı" ve "sınırlayıcı" olabiliyor. Bunun en bariz örneğini kendimize benzemeyen insanları, ülkeleri, veya bizim değerlerimize uymayan yaşamları, kültürleri gördükçe yaşıyoruz. Seyahatin bir diğer güzel yanı bu: İnsanlara, birbirlerine daha hiç tanımadan, bilmeden yakıştırdıkları gereksiz ve amacı aşan sıfatlardan arınma fırsatını sunuyor.
Kendi payıma Afrika kıtasına yaptığım seyahatler ve en çok da Ekvator Ginesi benim bu tip "amacı aşan sıfatlarla” olan ilişkimde önemli bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Madalyonun iki yüzü var ve ikisi birbirinden ayrı değil. Biz ayrı olduklarını iddia ettikçe, bütünün de sadece küçük bir parçasında varolmaya mahkum ediyoruz kendimizi. Hepsinin “bir” olduğunu idrak edince önümüzde başka bir boyutun kapısı açılıyor.
18 Nisan 2010 Pazar
BU GİNE BAŞKA GİNE (6) : İLGİNÇ BİR UÇAK YOLCULUĞU
Karayolu seyahatimiz riskliydi, ama kesinlikle askeri kargo uçağıyla yaptığımız seyahatten daha “renkli” değildi. Çok fazla belirsizliğin ve keyfiliğin olduğu bu ülkede kargo uçağı bile olsa, askeri uçağa binmek çok daha güvenilir geldi bize. Uçak Ukrayna'dan yeni alınmış, uçuş mürettebatı Ukraynalı, kabinde ise eğitim amacıyla bir tane yerli asker bulunuyordu. Bir de hayatta ilk kez askeri uçağa binecek olmanın heyecanına da kapıldık . Bu nedenle Malabo’dan Bata’ya yolcu olarak sadece derin dondurucuların ve bizim olduğumuz askeri kargo uçağı ile gitmek konforlu olmasa da gayet eğlenceli olmuştu bizim için. Havamızdan yanımıza varılmıyordu, hatta askerlere göstermeden, ama pilotlarımızın iznini alarak, fotoğraf bile çektik uçakta “sonradan havamız olur” diyerek. Daha önce belirttim, bu ülkenin tamamı (petrol nedeniyle) "stratejik" kabul ediliyormuş, o yüzden fotoğraf çekmek yasak, yani bir polis ya da asker çektiğiniz görürse keyfinizi epey kaçırabilir.
Malabo'dan Bata'ya giderken, uçağa binmeden kısa süre önce gizlice çektim bu fotoyu.
Dönüşte aynı uçakla Malabo’ya döneceğimizi öğrenince de çok sevindik haliyle. Hatta Mongomo ve Bata'da feci geçen 3 günden sonra sağsalim havaalanına ulaşıp, bizi oraya getiren pilotları görünce adamlara sarılasım geldi:)
Gelin görün ki bu sefer uçağımızın tek yolcusu bizler değildik. Bu kez aynı uçağa binme ümidiyle bekleyen pek çok başka insan da vardı. Sonuçta Noel arifesiydi. Kargo uçağı olduğu için önce gidecek kargonun uçağa yerleşmesini bekledik. O kadar çok kargo yüklendi ki bir ara biz "insan kargolara” yer kalmayacağından endişelendim. 3 gündür yorgunluktan ve stresten perişan halde, aynı kıyafetlerle gezdiğimiz, doğru dürüst uyuyamadığımız için artık ne olursa olsun Malabo’daki güzel otelimize dönmeyi istiyorduk. Bize akşamdan kalmış gibi görünen pilotumuz “merak etmeyin, size yer kalır” deyince o kadar rahatladık ki onun o akşamdan kalma haline fazla takılmadık. Nihayet kargo yüklemesi bittiğinde ise asıl kıyamet koptu.
Uçağın taşıyabileceği “insan kargo” sayısı belli, demirden yapılma, açılır kapanır 20 kadar oturak var, ancak o kadar insan alınıyor. Ama ne olursa olsun o uçağa binmek isteyenler için bunun bir önemi yok. Hepsi birden çılgınca kargo kapısına saldırıp, tırmanarak uçağa binmeye çalıştılar. Ben hayatımda böyle bir manzara görmedim, bir daha da göreceğimi sanmam: Uçağın içinde ve yanında bulunan 8-10 kadar asker kapıdan atsan bacadan tekrar şansını deneyen bu insanlarla çılgın bir mücadeleye giriştiler. Çünkü, yolcuları belirleyecek olan bu askerler. Onların uygun görmedikleri ama yine de binmek için çılgınca ısrarlı olanları tekme tokat uçaktan attılar. Onlar atıyor, atılanlar yine bir şekilde uçağa sızıyordu. Biz bu komando yöntemlerini bilmediğimizden ve dahası halen ne olduğunu bile tam anlayamadığımızdan dehşet içinde olanları seyrediyorduk. Önceki seyahatten bizi tanıyan ve halimizi görüp acıyan pilotlar bizi hemen uçağa aldılar. Komando taktikleri denememize gerek kalmadı şükür ki.
Tekme-tokat indir bindir faslı bir saate yakın sürdü. İnsanlar ve askerler deli gibi bağırıyorlar, aşağıya atılanlar uçak dolmasına ve büyük yük kapısı kapanmaya başlamasına rağmen hala zıplayarak bir şekilde uçağın içine girmeye çalışıyorlardı. Bu manzara karşısında artık bizim yüzümüzde de, tıpkı kırsaldaki yerel halkta gördüğümüz, “az önce cin görmüş” ifadesi oluşmuştu.
Yorgunluk ve stresten o kadar bitmiştik ki, nihayet kapının kapanıyor olmasına (insanların gördüğü o muameleye rağmen) delice sevindik. Meslekdaşım bizi teselli etmek için “merak etmeyin, bunlar burası için çok normal, her gün, her an olan şeyler, hayatın gerçeği ve sanmayın ki insanlar rahatsız oluyor, onlar için hayat bu demek” dedi. Eh dedik, demek burada böyle... Zaetn kendi derdimize öyle düşmüştük ki, bu işin sorgulamasını sonraya bıraktım.
Kapı kapandı kapanmasına ama aradan geçen uzunca bir süreye rağmen uçak havalanmadı. Bu arada dışarıdan yine dehşetli bağırtılar geliyordu. Tam “artık yırttık” derken, yük kapısı yine açılmaya başladı. Meslekdaşım duyduğu konuşmalardan “yeni bir kargonun daha uçağa yüklenmesi gerektiğini” anladığını söyledi. Bazı yolcular yerlere dahi oturmuşken, o yeni kargonun nereye sığabileceğini aklım pek almadı. Kapı açıldığında askerlerin zar zor zaptettiği, bağırışan bir insan kalabalığı hala mevcuttu, gel gör ki yeni kargo bir insan değildi.
Uzaktan uçağa doğru gelmekte olan bir vinç, vincin de ucuna asılmış bir inek gördük. Bir an “Yorgunluktan halüsinasyon mu görüyorum acaba?” diye düşündüm. Yok yok, doğru görüyordum: Az önce kurban edildiği üç ayağının hala bağlı olmasından ve gövdesinden ayrılmamış sallanan kafasından hala akan kanlardan belli olan bir inekti son kargomuz.
Böyle bir şey olabilir miydi? İnsanlarla birlikte, açıkta, o sıcakta, paketlenmemiş, daha kanı üstünde bir hayvan cesedini uçağa gerçekten alacak olabilirler miydi???
Biz dehşetle birbirimize bakmaya başladık, yüzümüzdeki ifade “az önce gördüğü cin tarafından çarpılmış” bir insanın ifadesiydi artık. Ben hemen o an, tamamen içgüdüsel bir tepkiyle “bu ceset binerse ben inerim” dedim, neyime güvendiğimi bilmiyordum ama sesim pek güvenli çıkmıştı. Arkadaşlarım da bana katıldılar, onlara da kaç gündür yaşadığımız yorgunluk ve stresten "yetti artık" psikolojisi çökmüştü belli ki. Oysa yorgunluktan bayılmak üzereydik, bir daha ne zaman ve nasıl Malabo'daki otelimize ulaşabileceğimizi de bilmiyorduk, bir gün daha aynı kıyafetle dursak artık kokmaya başlayacaktık. O uçak, noel tatili yaklaşmakta olduğu için, "tek ve son" şansımız olabilirdi. Yine de açıkta bir cesetle hiç bir şekilde seyahat etmeyeceğimden emindim. Bu arada klimalar henüz çalışmaya başlamadığı için uçağın içi insan ve kargoların yaydığı koku ile zaten çoktan berbat kokmaya başlamıştı.
Bu arada vinç ucunda sallanan “müteveffa yolcu” ile birlikte uçağın kapısına kadar gelmiş, bu sefer de bu yeni kargoyu yüklemek isteyen kişilerle uçak personeli arasında ciddi bir tartışma yaşanmaya başlamıştı.
Dehşet bir koku, halihazırda zaten kokmakta olan uçağımızı sardı, kesilen hayvan doğal olarak o sıcakta kokmaya başlamıştı bile... Meslekdaşım “pilot kesinlikle açıkta hayvan taşımayacağını söylüyor, kargo sahibi ise taşımak zorunda olduğunu, çünkü bu ineğin bu akşam bilmem ne bakanının ziyafetine yetişmesi gerektiğini söylüyor” diye tercüme etti bağırtıları. Ben o noktada artık o rahmetli ineğin bir zamanlar yaptığı gibi böğüre böğüre ağlamak falan istedim. Diğer arkadaşların da görüntüleri pek iç açıcı değildi. Neyse ki, pilotumuz, Ukraynalı olmasının ve muhtemelen ülkede o uçağı uçaracak başka pilot bulunmamasının verdiği güvenle, "bilmem ne bakanını" falan takmadı ve cesedi uçağa almadı. Yoksa, yerel bir görevlinin böyle bir isteğe “hayır” demesinin mümkün olmayacağından adım gibi eminim:). Ama son anda kapanmakta olan kapıdan içeri fırlatılan canlı bir ördeğe “hayır” diyemedi. Ördek en azından canlıydı, inek cesedinin yanında çok zararsız geldi bize, ses etmedik.
Hayatımın en derin “oh” unu çektim uçak kapısı nihayet kapanıp, pervaneler dönmeye başlayınca.... Gel görki bu sefer uçaktaki koku iyice dayanılmaz hale gelmişti. O sıcakta herkesin terli olduğu belliydi ama bu koku daha çok çürümüş et kokusu gibi birşeydi. Belki de kargo paketlerinin içinde de uygun şekilde korunmamış etler vardı. Kısa süre sonra klimalar çalışınca koku hafifler dedik ama bir değişiklik olmadı.
O kapalı ve berbat kokulu mekanda hayatımda ilk kez teşhisi bile konulamayacak garip bir hastalık kapacağımdam endişe ettim. Kokunun tahammül edilecek yanı yoktu. Hoş sadece bizler böyle hissediyor olmalıydık, diğer yolcular hallerinden memnun görünüyorlardı. Gayet zavallı bir önlem olduğunu kabul etmekle birlikte, çantamdaki kolonyalı mendilleri uçuş süresince maske olarak kullanmayı uygun bulduk. Yine de “en azından uçak havalandı” diye sevinmekteydik.
Kabindeki pervane ve motor sesinden başka bir ses yokken, kabin görevlilerinden biri olan yerli asker ansızın yanında oturan yaşlı bir adama deli gibi bağırmaya başladı. Hepimiz yerimizden sıçradık, ama meslekdaşımın uyarısı üzerine askerle göz göze gelmemek için kafamızı yere eğdik. Güvenlik görevlileriyle göz göze gelmek de tavsiye edilmiyor burada:)
Asker bağırdı, bağırdı, bağırdı; yerel dilde bağırdığı için meslekdaşımın tercümesinden mahrum kaldık bu kez. Resmi dil İspanyolca olmasına rağmen, halk kendilerine has yerel bir dili de kullanıyor kendi aralarında ve bu dili yabancılara kesinlikle öğretmiyorlarmış Zina'nın dediğine göre. Kendisine bağırılan yaşlı adam hiç ama hiç istifini bozmadan askere baktı, baktı, baktı... Sonra birden kesildi ses. Meslekdaşım “işte böyle, bu tip şeyler o kadar çok oluyor ki burada, kimin gücü kime yeterse...Belli bir nedeni de yoktur, emin ol” dedi. Aynı asker, uçak hava boşluğuna düşünce yerimizden zıpladık diye bize de uzunca bir süre kahkalarla güldü, güldü, güldü; biz de yere baktık baktık baktık....
Uçak nihayet indiğinde, kabini nasıl terkettiğimizi hatırlamıyorum bile:) Hatırladığım iki detay var: Birisi, ekibimizdeki bir arkadaşın panik halinde pilota uçaktaki kokunun ne olduğunu sorunca yaptığı "don't worry, local smell" açıklaması, diğeri ise bize sırıtarak “did you enjoy your flight?” diye sorması:)
7 Nisan 2010 Çarşamba
BU GİNE BAŞKA GİNE (5) : GARİP OLAYLAR
Çoğunluğu katolik hristiyan olsa da, halk, belki de genetik kodlarında yerel pagan gelenekler hala kazılı olduğu için, yer yer “korkutucu” derecede batıl inançlara sahip(miş). “Korkutucu” sıfatını ise son seyahatimde yine meslekdaşımın verdiği bilgilerden sonra kullanmaya karar verdim. Afrika’nın kanayan yarasıdır “kara büyücülük” faaliyetleri (bizim töre cinayetleri gibi). Herkes bilir, ama kimse hakkında konuşmaz. Korkutucu çünkü, ülkede bu faaliyetler sonucu ölen çok insan var(mış). İşin ilginç yanı bunlar suç olarak kayıtlara geçmiyor, zira kimse (korktukları veya “ böyle olması gerektiğine” inandıkları için) şikayetçi olmuyor(muş). Meslekdaşım, “sadece Malabo’da olanları anlatsam bana inanmazsın” dedi. Yolu büyücüden geçmeyen yok anladığım kadarıyla. Bu konunun alenen konuşulması, sorulması da hoş değil zaten. Bu da onların “tabusu” demek...
Bir kaç kez gittiğimiz bar ve gece klüplerinde barmenlerin birayı açar açmaz şişenin ağzına kağıt peçete tıkıştırmaları ve bira içenlerin de biralarından yudum aldıktan sonra aynı peçeteyi şişeye kapatmaları dikkatimi çekti. Bunu “hijyen” sebebiyle yapıyor olabileceklerini düşünmüştüm, her ne kadar “hijyen kaygısı” diye bir kaygı türünün buralarda olmadığı ortada olsa da... Şaşkınlığımı farkeden orada uzuuuun yıllardır yaşayan Lazarus “Bunu neden yapıyorlar biliyor musun? Çünkü insanlar zehirlenmekten korkuyorlar” dedi. En “favori adam yoketme" yöntemi bar gibi anonim mekanlarda içeceklere zehir konmasıymış. Sebebinin bazen “kara büyü” ile, bazen de (diyenlerin yalancısıyım) "derin devlet işleriyle" bağlantılı olduğunu söylediler... Öyle ya da böyle, insanların ciddi bir “zehirlenme paranoyası” yaşadıkları bariz. “Burada zehirlenerek ölürsen, kimse gerisini araştırmaz” dedi Lazarus.
2 Nisan 2010 Cuma
BU GİNE BAŞKA GİNE (4): UZAKTAKİ YAKINLAR
Seyahati biraz da bu sebepten seviyorum. Bir ülkede “yabancı” olarak bulununca size her anlamda yardım eli uzatan, tecrübelerini paylaşmaya hazır pek çok iyiniyetli insan oluyor. Her iki seyahatimde de Ekvator Ginesi’nde hem yerli hem de farklı milletlerden çok hoş insanlarla tanıştım. Orada kaldığımız günler boyunca bazıları ile adeta “kader birliği” yaptık, bazıları sayesinde sorunlarımızı çözdük, bazıları sayesinde ülkenin güzelliklerini keşfettik, bazıları ile ise hoş sohbet paylaştık. Orada çalışan Arjantinli Ignasio ve dünya tatlısı eşiyle kızını, Yunan vatandaşları Lazarus ve Dimitri’yi, güzeller güzeli meslekdaşım Cezayir asıllı Fransız Zina’yı, hele hele dünyanın bu uzak ve minik ülkesinde aynı otelde kalıp kendisini uzun süre film yıldızı karizmasında bir yabancı sandığımız İstanbullu sevgili Kemal abimi anmadan geçmek istemedim şimdi.
Zina ve ben hikayesini daha sonra anlatacağım meşhur uçağa ilk bindiğimizde pek mutlu gülümsemişiz başımıza geleceklerden habersiz:)
Lazarus ve Dimitri beni en çok şaşırtanlar oldu: Her ikisinin de ailesi Türkiye’den mübadele sırasında dönmüş Yunanistan’a. Türkiye’ye, Türk kültürüne bu kadar hayran ve hakim başka Yunanlılar da var mı acaba? Şaştım çünkü Türkiye'de ülkesinden adeta nefret eden çok varken, bu iki Yunanlı'nın samimi Türkiye sevgisi ve bilgisi öyle böyle değildi. Evet dedim ben de kendi kendime, olan onca olumsuzluğa rağmen ülkemi seviyorsam bir bildiğim var, o bildiğimiz aklı ve sağduyusu yerinde pek çok Dünya vatandaşı da sahip... Kardeş gibi hissettik sohbetin derinlerine daldıkça. Aslında iki ulusun birbirinden hiç farklı olmadığını bir kez daha farkettim. Yine aynı konu: “sıfatlar” karıştıkça yaşamımıza, öze ulaşmak zorlaşıyor. Özellikle Lazarus’un Türkiye bilgisine hayran oldum, onun bildiklerini bilmediğim için utandım.
22 Mart 2010 Pazartesi
FOTOĞRAFLARLA MARATON
12 Mart 2010 Cuma
5. ÖGER RUNTALYA MARATONUNU YİNE YARDIM AMAÇLI KOŞTUK
Her yıl olduğu gibi bu yıl da Adım Adım'ın koşarak bağış topladığı 3 derneğin (Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği ("TOFD"), Toplum Gönülleri Vakfı ("TOG") ve Eğitim Gönüllüleri Vakfı ("TEGV") temsilcileri ve daha önemlisi toplanan bağışlardan faydalanan ihtiyaç sahipleri de organizasyona katıldılar. Koşucuları finişte karşılayarak onlara moral desteği verdiler.
Adım Adım Koşucuları sayesinde 2008 ve 2009 yılında ihtiyacı karşılanan kişi sayısı 1.182'dir. 2008 ve 2009 yılında Adım Adım koşucularının topladıkları bağış paralarıyla 194 akülü tekerlekli sandalye alınmı, 940 öğrenciye birer yıllık öğrenim bursu sağlanmıştır.
Bu yılın bağışları ise hale devam ediyor, bağış yapmayı düşünenler veya unutanlar için aşağıdaki bilgi ve bağış çağrısı mektubumu buradan da sizlerle paylaşmak istedim.
"4 yıldır Avrasya Maratonu 15km etabını ve 2 yıldır da ÖGER - Antalya Yarı Maraton'unu koşuyorum.
Avrasya Maratonu 15km etabını:
2006 yılında 1saat 21 dakikada koştum ve 534. oldum,
2007 yılında 1 saat 14 dakikada koştum 418. Oldum,
2008 ve 2009 yıllarında 1 saat 15 dakikada koştum fakat kaçıncı olduğumu hatırlamıyorum.
2008 yılındaki ÖGER Runtalya Maraton’unda yarı maratonu 1saat 49 dakikada koşarak 253. oldum. Geçen yıl ise uzun süren bir hastalıktan hemen sonra, tam iyileşemeden ve antrenman yapamadan katışdığım maratonu 2 saat 10 dakikada koştum.
Bu yıl, yaklaşık 2 aylık iyi bir antrenman döneminden sonra, sağlam bir şekilde Runtalya yarı maratonuna hazırım. Hedefim 1 saat 45 dakikada koşmak. Umarım başarılı olurum.
Maraton 7 Mart'ta. Bu yıl da geçen yıl gibi maraton sırasında Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği (“TOFD”) adına bağış toplamaya çalışacağım.
Bağış toplamak için Amerika ve Avrupa’da oldukça sık kullanılan ve bir süredir de Türkiye’de ADIM ADIM Oluşumu sayesinde uygulanmaya başlanan bir yol olan "Yardım Koşusu veya Faaliyeti" (charity run) ile Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği için engelli arkadaşlarımıza akülü sandalye almak üzere bağış toplamak istiyorum.
Adım Adım, sportif etkinlik ortak paydasındaki insanların faaliyetlerini topluma yararlı bir hale getirmek üzere fikir üreten, bu fikirleri hayata geçirmek üzere emek veren insanların bir oluşumu. Amacı çok kısaca; sportif faaliyetler aracılığıyla yardım-destek-bağış farkındalığına katkıda bulunmak, ciddi miktarda bağış toplanmasına aracı olabilmek, kitleleri spor ve yardım kavramlarıyla tanıştırmak ve birleştirmek. Zaten daha detaylı bilgi web sayfasında mevcut.
Bir çok hastalık gibi omurilik felçlilerinin de yaşamı oldukça zorlaşmakta hatta bazı durumlarda maddi imkanlarının yetersizlikleri yüzünden evden bile dışarı çıkamamakta ve en doğal hakları olan eğitim ve sosyalleşme haklarını kullanamamaktadırlar. Sonuçları hayatı bu denli zorlaştırabilen bir rahatsızlığın insanın başına ne kadar kolay gelebildiği ise ayrıca dikkat edilmesi gereken bir konu.
Eğer bu kişilere destek olmak istiyorsanız sizlerden ricam aşağıdaki hesap numarasına (TOFD'nin hesap numaralarıdır) gönlünüzden geçen miktarda bir bağışta bulunmanız. Gönderdiğiniz bağışlar ile TOFD, 1 tanesi 2,300 TL olan akülü sandalyelerden olabildiğince almaya çalışacak ve TOFD’ne gerekli başvuruyu yapmış olan omurilik felçlilerine dağıtacak. TOFD Dernek statüsünde olduğu için şirket adına yapacağınız bağışlar vergiden düşülebilecektir.
Burada önemli olan bağışın miktarı değil. Önemli olan bir çok bağışın ve bağışçının olması ki birikim daha da anlamlı olsun.
Bağışların takip edilebilmesi için, banka dekontunun "açıklama" kısmına aşağıdaki bilgileri yazmanızı istiyorum:
"AÇIKLAMA: AAO /ALEV ÇANKAYALI, Kendi ADINIZ ve SOYADINIZ”
Bu şekilde her bir Adım Adım koşucusunun ne kadar para topladığı çok daha kolay takip edilebilecektir. Ayrıca bankaya gönderdiğiniz miktarı (ve mümkünse dekont kopyasını) bana e-posta ile bildirebilirseniz (adresim: cankayali@hotmail.com) ben de takip edebilirim. Bana göndereceğiniz bu e-postada adınızın ve bağışınızın açıklanmasını istemediğinizi belirtirseniz bu bilgi kesinlikle benim tarafımdan açıklanmayacaktır.
7 Mart Runtalya Maratonu'nu takiben akülü tekerlekli sandalyelerimiz alınacak ve yaptığımız bağış ile arzu edersek kimlere bağış yapıldığını da öğrenebileceğiz. Zaten bu konuda uygulama son derece şeffaftır. E-mail bilgilerinizi bana bildirirseniz, sandalye dağıtım törenlerini sizlere bildirebilir, bağışınızın yaratacağı güzel sonuçları görmenizi sağlayabiliriz.
Şimdiden teşekkürler, Sevgiler, Saygılar.
Alev Çankayalı (cankayali@hotmail.com)
TOFD BANKA HESAP NUMARALARI
Banka: Garanti Bankası, Üstbostancı Şubesi (Şb. Kodu 356)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (TL): 6297744 IBAN No: TR91 0006 2000 3560 0006 2977 44
Hesap No (GBP):9091114 IBAN No: TR93 0006 2000 3560 0009 0911 14
Hesap no (Euro): 9091115 IBAN No: TR66 0006 2000 3560 0009 0911 15
Hesap no (USD): 9091116 IBAN No: TR39 0006 2000 3560 0009 0911 16
Banka: Ziraat Bankası, Atrium Şubesi (Şb. Kodu 1672)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (YTL): 11366055 – 5006 IBAN No: TR750001001672113660555006
Hesap no (Euro): 11366055 - 5014 IBAN No:TR530001001672113660555014
Banka: Yapı Kredi Bankası , Atrium Şubesi (Şb. Kodu 990)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (TL): 84824212 IBAN No: TR140006701000000084824212