7 Nisan 2010 Çarşamba

BU GİNE BAŞKA GİNE (5) : GARİP OLAYLAR

Burası bir bakkal dükkanı ve bugün satılan tek ürün muz.

Çoğunluğu katolik hristiyan olsa da, halk, belki de genetik kodlarında yerel pagan gelenekler hala kazılı olduğu için, yer yer “korkutucu” derecede batıl inançlara sahip(miş). “Korkutucu” sıfatını ise son seyahatimde yine meslekdaşımın verdiği bilgilerden sonra kullanmaya karar verdim. Afrika’nın kanayan yarasıdır “kara büyücülük” faaliyetleri (bizim töre cinayetleri gibi). Herkes bilir, ama kimse hakkında konuşmaz. Korkutucu çünkü, ülkede bu faaliyetler sonucu ölen çok insan var(mış). İşin ilginç yanı bunlar suç olarak kayıtlara geçmiyor, zira kimse (korktukları veya “ böyle olması gerektiğine” inandıkları için) şikayetçi olmuyor(muş). Meslekdaşım, “sadece Malabo’da olanları anlatsam bana inanmazsın” dedi. Yolu büyücüden geçmeyen yok anladığım kadarıyla. Bu konunun alenen konuşulması, sorulması da hoş değil zaten. Bu da onların “tabusu” demek...

Kilisede ayin

Bir kaç kez gittiğimiz bar ve gece klüplerinde barmenlerin birayı açar açmaz şişenin ağzına kağıt peçete tıkıştırmaları ve bira içenlerin de biralarından yudum aldıktan sonra aynı peçeteyi şişeye kapatmaları dikkatimi çekti. Bunu “hijyen” sebebiyle yapıyor olabileceklerini düşünmüştüm, her ne kadar “hijyen kaygısı” diye bir kaygı türünün buralarda olmadığı ortada olsa da... Şaşkınlığımı farkeden orada uzuuuun yıllardır yaşayan Lazarus Bunu neden yapıyorlar biliyor musun? Çünkü insanlar zehirlenmekten korkuyorlar” dedi. En “favori adam yoketme" yöntemi bar gibi anonim mekanlarda içeceklere zehir konmasıymış. Sebebinin bazen “kara büyü” ile, bazen de (diyenlerin yalancısıyım) "derin devlet işleriyle" bağlantılı olduğunu söylediler... Öyle ya da böyle, insanların ciddi bir “zehirlenme paranoyası” yaşadıkları bariz. “Burada zehirlenerek ölürsen, kimse gerisini araştırmaz” dedi Lazarus.

Her daim ağızları peçete ile kapatılan bira şişeleri

Ana karanın ve ülkenin en büyük şehri Bata’dan ülkenin derinliklerindeki başka bir şehir olan Mongoma’ya gitmemiz gerekti bir gün karayoluyla. Kendi tercihimiz değildi gerçi, ama işte 3 saatlik süren karayolu seyahatimizi hayatımın “riskli” deneyimi olarak hatırlayacağım.

Bir defa bildiğiniz yollardan değil oradaki yollar: Yanyana iki aracın aynı anda geçmesinin mümkün olmadığı darlıkta, ne banketi, ne dirseği, ne yol işareti, ne kedi gözü.... (yer yer -istisnasız hepsinin içine düştüğümüz- derin çukurların olduğu, gelişigüzel dökülmüş asfalt ve çılgıncasına keskin virajlar dışında) hiç ama hiç bir şeyi olmayan yollar... Üstüne ehliyetsiz bir şoför (ülkede ehliyet sistemi ve eğitimi olmadığını da bu acıklı seyahatimizin ortasında, artık şoföre yavaşlaması için bas bas bağırmakta olduğumuz sırada öğrendik:))... Ayrıca, her 20-30 km de bir kurulmuş asker barikatı ve kontrol noktaları... Her kontrol noktasında size elindeki makinalı tüfeği doğrulturak yaklaşan askere niye seyahat ettiğinizi, derdinizi, amacınızı anlatmak zorundasınız. Ve bu işin şakası yok: Bu ülkede güvenlik güçlerinden korkmanız gerekiyor. Hal ve tavırlarından ellerindeki gücü keyfi kullanabilecekleri izlenimini hemen ediniyorsunuz zaten. Seyahat nihayet mucize eseri kazasız belasız bittiğinde blendırdan geçirilmiş gibi hissettim kendimi:)

Kendilerinden muz aldığımız anne ve oğlu (dikkat göbek var:))


Ülkenin neredeyse tamamı yağmur ormanlarıyla kaplı. Tanzanya’da da görmüştüm yağmur ormanlarını, ama onlar, içlerinden insanların geçmelerine izin verecek kadar “dost canlısı” idiler. Buradakilerin ise içine girmek adeta imkânsız, o denli sık... Havadan yemyeşil bir okyanus gibi görünen bu ormanlar, cepheden baktığınızda simsiyah ve alabildiğine “ürkütücü”. Karayolunun kenarında sağlı sollu, sık sık gördüğümüz 5-10 barakadan oluşmuş, elektrik dahil hiç bir şeyi olmayan ve kapkara ormanlarla çevrilmiş köylerde (ve genelde ülke kırsalında) yaşayan halkın niçin keskin bir şekilde batıl inançlara sahip olduğunu ve yüzlerinde her daim “az önce cin görmüş” ifadesi taşıdıklarını daha iyi anlıyorsunuz. Bu insanların özellikle gece zifiri karanlık çöktüğünde, zihinlerini meşgul edecek, dikkatlerini başka yöne çekecek başka hiç bir alternatifleri olmadığından, içinde ne olduğunu hiç bilmedikleri bu kapkara ormanlardaki cadılar, canavarlar, vahşi hayvanlarla ilgili fantezi kurmalarının gayet doğal olduğuna, o nedenle halen yoğun şekilde batıl inanç ve kara büyü egemenliğinde yaşadıklarına hükmetttik. Dönüşümüz geceye kaldığında, o karayolunda o kadar korktuk ki biz de kendimizi bu tür yargılara ulaşmaktan alıkoyamadık:)

Yanlış anlamayan, bu teyze büyücü değil, o da bize hindistan cevizi sattı:)

2 Nisan 2010 Cuma

BU GİNE BAŞKA GİNE (4): UZAKTAKİ YAKINLAR

Bu seyahatte bir kez daha anladım ki, Dünya'nın neresine giderseniz gidin, size yardıma, dostluğunu paylaşmaya hazır bir dolu güzel insan var. İnsan her yerde insan; yaşam algısı, alışkanlıkları, düaliteye olan bağımlılıklarının dozajı ülkeden ülkeye, kültürden kültüre değişse de, öz aynı öz... Başından her tür ünvanı ve sıfatı atınca elde kalan tam olarak bu: İnsan.

Seyahati biraz da bu sebepten seviyorum. Bir ülkede “yabancı” olarak bulununca size her anlamda yardım eli uzatan, tecrübelerini paylaşmaya hazır pek çok iyiniyetli insan oluyor. Her iki seyahatimde de Ekvator Ginesi’nde hem yerli hem de farklı milletlerden çok hoş insanlarla tanıştım. Orada kaldığımız günler boyunca bazıları ile adeta “kader birliği” yaptık, bazıları sayesinde sorunlarımızı çözdük, bazıları sayesinde ülkenin güzelliklerini keşfettik, bazıları ile ise hoş sohbet paylaştık. Orada çalışan Arjantinli Ignasio ve dünya tatlısı eşiyle kızını, Yunan vatandaşları Lazarus ve Dimitri’yi, güzeller güzeli meslekdaşım Cezayir asıllı Fransız Zina’yı, hele hele dünyanın bu uzak ve minik ülkesinde aynı otelde kalıp kendisini uzun süre film yıldızı karizmasında bir yabancı sandığımız İstanbullu sevgili Kemal abimi anmadan geçmek istemedim şimdi.

Zina ve ben hikayesini daha sonra anlatacağım meşhur uçağa ilk bindiğimizde pek mutlu gülümsemişiz başımıza geleceklerden habersiz:)

En solda Ignasio, en sağdakiler Kemal Abi, omzundaki Ignasio'nun kızı Thea, yanındaki Ignasio'nun eşi. Ortadaki bizleri kapıda karşılayan sempatik garson kız:)

İşte Yeşilçam yıldızı karizmasındaki Kemal Abi:)


Tatlı Thea...

Lazarus ve Dimitri beni en çok şaşırtanlar oldu: Her ikisinin de ailesi Türkiye’den mübadele sırasında dönmüş Yunanistan’a. Türkiye’ye, Türk kültürüne bu kadar hayran ve hakim başka Yunanlılar da var mı acaba? Şaştım çünkü Türkiye'de ülkesinden adeta nefret eden çok varken, bu iki Yunanlı'nın samimi Türkiye sevgisi ve bilgisi öyle böyle değildi. Evet dedim ben de kendi kendime, olan onca olumsuzluğa rağmen ülkemi seviyorsam bir bildiğim var, o bildiğimiz aklı ve sağduyusu yerinde pek çok Dünya vatandaşı da sahip... Kardeş gibi hissettik sohbetin derinlerine daldıkça. Aslında iki ulusun birbirinden hiç farklı olmadığını bir kez daha farkettim. Yine aynı konu: “sıfatlar” karıştıkça yaşamımıza, öze ulaşmak zorlaşıyor. Özellikle Lazarus’un Türkiye bilgisine hayran oldum, onun bildiklerini bilmediğim için utandım.

Dimitri ve Lazarus

Bu kızlar kaldığımız otelde garson olarak çalışıyorlardı, bir akşam gittiğimiz gece klübünde kendilerine denk gelince kaynaşmamız gördüğünüz gibi kısa sürdü. Ben onların danslarına, onlar benim saçlarıma (düz ya:)) hayran kaldık:)

Bu genç de otelimizin resepsiyonunda çalışıyordu. Bu fotoda malesef anlaşılmıyor, kendisi inanılmaz güzel mavi-yeşil gözlere sahipti. Fotoğrafını çekmek için izin istedim, ama başarılı olamamışım. Gözleriniz çok güzel, inanılmaz deyince pek bir mahçup olmuştu.
Ekvator Ginesi’nde Türk vatandaşı görmek pek olağan değil. Ama bizim şansımıza her iki ziyaretimizde de epeyce “hemşerimizle” tanıştık. Cumhurbaşkanı adına düzenlenen "Uluslararası Kick Boks Turnuvası"na katılan sporcu kafilesi otelimizde kalırken, bir Türk sporcusunu tanımak da bize ayrı bir gurur yaşattı: Ali Günyar, aslen Denizlili ama Hollanda’da yaşamış hep. Uluslararası dereceleri olan bir kick box sporcusu. Eğitmeni ve menajeri abisi Süleyman Günyar. İki kardeş Hollanda’da yaşasalar da, Türkiye’den herhangi bir destek almamalarına rağmen, Türkiye adına katılıyorlarmış turnuvalara. Ne yazık ki turnuvanın ilk maçında rakibinin kural dışı darbesi sonucu kaşı açılınca sonraki maçına çıkamadı Ali. Rakibi diskalifiye oldu tabii ama üzüldük sporcumuzun başına gelene, ertesi gün otelde bolca teselli ettik.

Süleyman ve Ali Günyar Kardeşler. Ali'nin turnuvaya neden devam edemediği bariz gördüğünüz üzere:)


22 Mart 2010 Pazartesi

FOTOĞRAFLARLA MARATON

Maraton üzerine başka bir seyahat denk gelince, fotoğrafları Maraton yazısına yetiştiremedim. Güzel bir organizasyondu, geçtiğimiz yıllardaki gibi. O nedenle bir kaç görselle de maraton hatıramızı pekiştirmek istedim.

Adım Adım koşucuları Hill Side Su Otel'de konakladı bu yıl da. Çok ilginç, hoş bir mekan. Yukarıdaki foto otel'in lobisi aslında ama biraz "club" havasınde düzenlenmiş. Her daim çalan müzik eşliğinde, rahat minderlere yayılıp keyif yapabiliyorsunuz.
Otelin lobisi hava kararınca bu sefer loş bir kızmızı ışıkla, tamamen club'a dönüşüyor. Görüntü görmeye değer... Müzikler harika.

Maraton sabahı, servis saatini beklerken...

Maraton sabahı, Başak ve Ayşe bizi uğurlamaya indiler.


Öger organizasyonu çok başarılıydı. Sporcuların kişisel eşyaları maraton boyunca sahanın bir kenarında saklandı, koşu sonrası her koşucunun eşyalarına sıkıntı yaşamadan ulaşması için.


Başak ve Özge bitiş çizgisinde bizleri beklerken

Ben, bitiş çizgisine metreler kala...

21km koştuktan sonra ancak bu kadar poz verebilmişim:)

Antalya Şehir Orkestrası koşuculara ve seyircilere keyifli anlar yaşattı.

Başak ve ben


Dinlenen sporcular

12 Mart 2010 Cuma

5. ÖGER RUNTALYA MARATONUNU YİNE YARDIM AMAÇLI KOŞTUK

5. ÖGER-Runtalya Maratonu geçtiğimiz pazar günü Antalya'da koşuldu. Bu yıl da 21 km lik yarı maratonu koştum. Derecem "1:45:56". 958 kişi içerisinde 238. oldum. İyi bir derece yaptığımı düşünüyorum. Kişisel olarak en iyi derecem oldu bu. Geçen yıl gibi, bu yılda boşa koşmadım. Adım Adım oluşumu kapsamında, Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği yararına bağış topladım koşarak.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Adım Adım'ın koşarak bağış topladığı 3 derneğin (Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği ("TOFD"), Toplum Gönülleri Vakfı ("TOG") ve Eğitim Gönüllüleri Vakfı ("TEGV") temsilcileri ve daha önemlisi toplanan bağışlardan faydalanan ihtiyaç sahipleri de organizasyona katıldılar. Koşucuları finişte karşılayarak onlara moral desteği verdiler.

Adım Adım Koşucuları sayesinde 2008 ve 2009 yılında ihtiyacı karşılanan kişi sayısı 1.182'dir. 2008 ve 2009 yılında Adım Adım koşucularının topladıkları bağış paralarıyla 194 akülü tekerlekli sandalye alınmı, 940 öğrenciye birer yıllık öğrenim bursu sağlanmıştır.

Bu yılın bağışları ise hale devam ediyor, bağış yapmayı düşünenler veya unutanlar için aşağıdaki bilgi ve bağış çağrısı mektubumu buradan da sizlerle paylaşmak istedim.

"4 yıldır Avrasya Maratonu 15km etabını ve 2 yıldır da ÖGER - Antalya Yarı Maraton'unu koşuyorum.

Avrasya Maratonu 15km etabını:
2006 yılında 1saat 21 dakikada koştum ve 534. oldum,
2007 yılında 1 saat 14 dakikada koştum 418. Oldum,
2008 ve 2009 yıllarında 1 saat 15 dakikada koştum fakat kaçıncı olduğumu hatırlamıyorum.

2008 yılındaki ÖGER Runtalya Maraton’unda yarı maratonu 1saat 49 dakikada koşarak 253. oldum. Geçen yıl ise uzun süren bir hastalıktan hemen sonra, tam iyileşemeden ve antrenman yapamadan katışdığım maratonu 2 saat 10 dakikada koştum.

Bu yıl, yaklaşık 2 aylık iyi bir antrenman döneminden sonra, sağlam bir şekilde Runtalya yarı maratonuna hazırım. Hedefim 1 saat 45 dakikada koşmak. Umarım başarılı olurum.

Maraton 7 Mart'ta. Bu yıl da geçen yıl gibi maraton sırasında
Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği (“TOFD”) adına bağış toplamaya çalışacağım.

Bağış toplamak için Amerika ve Avrupa’da oldukça sık kullanılan ve bir süredir de Türkiye’de ADIM ADIM Oluşumu sayesinde uygulanmaya başlanan bir yol olan "Yardım Koşusu veya Faaliyeti" (charity run) ile Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği için engelli arkadaşlarımıza akülü sandalye almak üzere bağış toplamak istiyorum.

Adım Adım, sportif etkinlik ortak paydasındaki insanların faaliyetlerini topluma yararlı bir hale getirmek üzere fikir üreten, bu fikirleri hayata geçirmek üzere emek veren insanların bir oluşumu. Amacı çok kısaca; sportif faaliyetler aracılığıyla yardım-destek-bağış farkındalığına katkıda bulunmak, ciddi miktarda bağış toplanmasına aracı olabilmek, kitleleri spor ve yardım kavramlarıyla tanıştırmak ve birleştirmek. Zaten daha detaylı bilgi web sayfasında mevcut.

Bir çok hastalık gibi omurilik felçlilerinin de yaşamı oldukça zorlaşmakta hatta bazı durumlarda maddi imkanlarının yetersizlikleri yüzünden evden bile dışarı çıkamamakta ve en doğal hakları olan eğitim ve sosyalleşme haklarını kullanamamaktadırlar. Sonuçları hayatı bu denli zorlaştırabilen bir rahatsızlığın insanın başına ne kadar kolay gelebildiği ise ayrıca dikkat edilmesi gereken bir konu.

Eğer bu kişilere destek olmak istiyorsanız sizlerden ricam aşağıdaki hesap numarasına (TOFD'nin hesap numaralarıdır) gönlünüzden geçen miktarda bir bağışta bulunmanız. Gönderdiğiniz bağışlar ile TOFD, 1 tanesi 2,300 TL olan akülü sandalyelerden olabildiğince almaya çalışacak ve TOFD’ne gerekli başvuruyu yapmış olan omurilik felçlilerine dağıtacak. TOFD Dernek statüsünde olduğu için şirket adına yapacağınız bağışlar vergiden düşülebilecektir.

Burada önemli olan bağışın miktarı değil. Önemli olan bir çok bağışın ve bağışçının olması ki birikim daha da anlamlı olsun.

Bağışların takip edilebilmesi için, banka dekontunun "açıklama" kısmına aşağıdaki bilgileri yazmanızı istiyorum:

"AÇIKLAMA: AAO /ALEV ÇANKAYALI, Kendi ADINIZ ve SOYADINIZ”

Bu şekilde her bir Adım Adım koşucusunun ne kadar para topladığı çok daha kolay takip edilebilecektir. Ayrıca bankaya gönderdiğiniz miktarı (ve mümkünse dekont kopyasını) bana e-posta ile bildirebilirseniz (adresim: cankayali@hotmail.com) ben de takip edebilirim. Bana göndereceğiniz bu e-postada adınızın ve bağışınızın açıklanmasını istemediğinizi belirtirseniz bu bilgi kesinlikle benim tarafımdan açıklanmayacaktır.

7 Mart Runtalya Maratonu'nu takiben akülü tekerlekli sandalyelerimiz alınacak ve yaptığımız bağış ile arzu edersek kimlere bağış yapıldığını da öğrenebileceğiz. Zaten bu konuda uygulama son derece şeffaftır. E-mail bilgilerinizi bana bildirirseniz, sandalye dağıtım törenlerini sizlere bildirebilir, bağışınızın yaratacağı güzel sonuçları görmenizi sağlayabiliriz.

Şimdiden teşekkürler, Sevgiler, Saygılar.

Alev Çankayalı (cankayali@hotmail.com)

TOFD BANKA HESAP NUMARALARI

Banka: Garanti Bankası, Üstbostancı Şubesi (Şb. Kodu 356)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (TL): 6297744 IBAN No: TR91 0006 2000 3560 0006 2977 44
Hesap No (GBP):9091114 IBAN No: TR93 0006 2000 3560 0009 0911 14
Hesap no (Euro): 9091115 IBAN No: TR66 0006 2000 3560 0009 0911 15
Hesap no (USD): 9091116 IBAN No: TR39 0006 2000 3560 0009 0911 16

Banka: Ziraat Bankası, Atrium Şubesi (Şb. Kodu 1672)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (YTL): 11366055 – 5006 IBAN No: TR750001001672113660555006
Hesap no (Euro): 11366055 - 5014 IBAN No:TR530001001672113660555014

Banka: Yapı Kredi Bankası , Atrium Şubesi (Şb. Kodu 990)
Alıcı Adı: Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Hesap no (TL): 84824212 IBAN No: TR140006701000000084824212



17 Şubat 2010 Çarşamba

BU GİNE BAŞKA GİNE (3) - SABIR TAŞI OLMAYI DENEYİMLEMEK

Okyanus kıyısında balıkçı kayıkları

Bir yerlerde ilkel toplumlarda zaman kavramının gelişmediği ve (en azından batı dünyasındaki gibi) algılanmadığı ile ilgili bir şeyler okumuştum. Akabinde Ekvator Ginesi’nde bu durumu tecrübe etme fırsatım oldu: Ekvator Ginesi’nde insanların zaman algısı "ultra" ağır, normal şartlarda saatle işi olmadıklarına eminim. Ama mesela bizler gibi yabancılarla bir program yaptıklarında bir zaman vermeye mecbur kalıyorlar (daha doğrusu onlar vermiyor , biz zorlaya zorlaya alıyoruz). Yalnız “bir Ekvator Ginesi saati” bizler için en iyi ihtimalle “5” veya “6” saate eşdeğermiş, bunu öğrendik:) Şaşmaz bir şekilde herşeyi en az 5-6 saat rötarla yapıyorlar, oda mecburlarsa. Yoksa, koyver gitsin... Sabırlı olmayı öğrenmek gerekiyor ama bu, inanın hiç kolay değil. Ciddi bir şekilde sabrınız sınanıyor bu ülkede... Bizim saatleri aşan, günlerle ifade edeceğimiz hatta hafta sınırına dayanan bekleme tecrübelerimiz oldu. Siz hiç bir otel lobisinde 9 saat birisinin gelmesini beklediz mi? Ve o birisi 4 saat gecikmiş olduğu halde her aradığınızda ısrarla "birazdan geleceğim" dedi mi? Bunu defalarca söylemesine rağmen hiç gelmediği oldu mu peki? Bizim oldu. Hem de pek çok kez... Otel resepsiyonunda birilerinin randevusuna gelmesini beklemek Ekvator Ginesi'ndeki en favori aktivitemiz oldu:)


Kaldığımız Otel Sofitel (ülkedeki o tarih itibariyle tek beş yıldızlı oteldi, sanırım şimdi bir kaç tane daha açıldı)

İngilizce’nin hiç bir anlam ifade etmediği, Fransızca’nın bir yere kadar işinize yaradığı böyle bir yerde İspanyolca bilmiyorsanız tam anlamıyla bir “hiçsiniz”. Ben sadece İngilizce bilirim, ekibimizde Fransızca bilen arkadaşımız sayesinde bir yere kadar durumu idare ettik ama bir yerden sonra, orada hizmetlerinden faydalandığımız meslekdaşım olmasa ne yapardık bilmem...


Malabo Limanı'na yaklaşam bir tanker

Ülkenin başkenti Malabo, ana karadan ayrı bir adada yer alıyor. Başkentte her yere yürüyerek ulaşabilirsiniz. Ada olması, asıl hareketin olduğu ana kara ile ulaşımları zorlaştırıyor. Her şeyin eski, derme-çatma ve güvenliksiz hissi verdiği böyle bir yerde ana karaya ulaşmak için ya en az 10 saatinizi gözden çıkarıp batacakmış hissi veren mini teknelere mülteciler gibi istifleneceksiniz, ya da tekneden sadece "biraz" daha güvenilir görünen pırpır uçaklara bineceksiniz. Uçakla ulaşım süresi 1 saate iniyor, o da eğer uçak vaktinde kalkarsa. Her ikisi için de bilet almış olmanız bu vasıtalara binebileceğiniz anlamına gelmiyor yalnız. Bu da o ülkenin gerçeği: Ne olursa olsun burada katı bir yönetim var, her zaman bazıları daha çok hakka ve imtiyaza sahip.

Diyelim ki biletiniz var, eğer o an bilmem ne bakanının karısının canı Malabo’dan Bata’ya gitmek istediyse ve uçakta yer yoksa, hanımefendiye yer açmak için uçağa güvenlik güçleri girip, gözlerine kestirdikleri insanları itiş-kakış uçaktan indiriyorlar. Bizim için “dehşetli”, orası içinse gayet olağan bir durum. Sıkıysa itiraz edin:)

Malabo'daki Başkanlık Saraylarından biri

Karayolu seyahatine kalkışmak ise tam anlamıyla bir “delilik”, bunu isteyene “deli” gözüyle bakıyorlar zaten. Biz de "ille de karayolu ile gezelim" diye yanıp tutuşmuyorduk ama şartlar gereği kendimizi böyle bir seyahati yapmaya mecbur bulduk, neden araçla yola düşmeye cüret edenlere “deli” dendiğini anladık:)

Her an her yerde karşınıza çıkan kertenkeleler, aile ferdi sayılıyor burada:)

Yağmur ormanları (inanın her zaman bu kadar sevimli ve cazip görünmüyorlar:))

15 Şubat 2010 Pazartesi

BU GİNE BAŞKA GİNE (2): GÜNLÜK HAYAT


Ekvator Ginesi halkı (yönetici sınıf dışında) yaşadığı dehşetli fakirliğe rağmen, genelinde “gamsız” ve “tasasız” bir halk. Bana kalırsa sebebi, bir grup Afrika halkına has genetik özelliklerin yanısıra, aynı Tanzanya’da olduğu gibi, henüz kapitalizmin nimetlerinden (ya da dertlerinde mi demeli?) tam olarak faydalanmıyor olmaları. Evet, çılgınca görgüsüz bir zengin sınıf var, ama halk sanırım henüz ben niye böyle değilim, ben de niye yok?” diye bir sorgulamaya ve akabinde hınç biriktirmeye başlamamış. Henüz “sahip olmak ve tüketmek” üzerine kurulu bir dünya görüşleri tam olarak oluşmamış (petrolün sebep olacaklarını görmek içinse henüz zaman var). Bunun belki de doğal bir sonucu olarak, tüm bu fakirliğe rağmen, ülkede kayıtlı suç oranı % 1’in altında. Hırsızlık, tecavüz, gasp, cinayet vb. gibi neredeyse istatiksel değer dahi taşımayan çok az sayıda kayıtlı suçun faili ise ülkeye petrol işinde ve maden ocaklarında çalışmak için gelmiş yabancı işçilermiş ( “kayıtlı olmayan” başka garip olaylardan ise sonra bahsedeceğim).

Afrika’nın yerel hayatı temelde doğa ile içiçe, mümkün olduğunca doğa ile uyumlu ve (bize göre)son derece basit bir yaşam sürmek üzerine kurulu. Binlerce yıl boyunca bu kültür neredeyse hiç değişmemiş. Bizlerin bu hayat algısını tam olarak anlayabilmesi çok zor, hatta neredeyse "imkânsız" diyebilirim. Eğer yeryüzünde ve evrende farklı boyutlar olduğuna inanıyorsanız, söyleyebileceğim Afrika insanı ile bizlerin kesinlikle aynı boyutlarda yaşamadığıdır. O nedenle anlamaya çalışmamak daha manalı bir çaba olabilir. Enerjiniz boşa gitmez, öylece, olduğu gibi kabul edin, gitsin... Bunu şimdi söyleyebiliyorum, oradayken epeyce anlamaya çabaladım, şaşırdım, isyan ettim:) Zaten herşeyi anlama çabası değil mi bizi içten içe kemirip bitiren? İnsanlara karşı hoşgörümüzü gereksiz yere yitirmemize sebep olan?
Halkın büyük çoğunluğu elektriği ve akan suyu olmayan tek göz ahşap barakalarda yaşıyor, eşya, mobilya gibi gereksiz detaylar yok hayatlarında (ilginçtir, evlerin çoğunda elektrik olmamasına rağmen, sokakta gördüğümüz pek çok insanda cep telefonu vardı). Bahçelerinde yetiştirdikleriyle ve ormanda yakaladıklarıyla besleniyorlar. Maymun ve farenin favori ve ucuz protein kaynakları olduğunu söylediler. Ben pazara gitmediğim için görmedim, ama orada yaşayan meslekdaşım maymun, fare ve bilumum ilginç hayvanı ve haşeratın yendiğini, kendilerini iplere asılmış halde sergilenirken orada-burada görmenin olağan olduğunu söyledi.

İlk dikkat çeken, şehirlerde çöp kutusu ve çöp toplama sisteminin olmaması (tahmin edebileceğiniz gibi, ayrıcalıklı zümrenin yaşadığı konutlar ve şehir merkezi hariç, foseptik sistemi de yok). Buna karşılık, bira şişesi dağlarını saymazsak, sağda solda yığılmış çöp de yok. Çünkü bu insanlar alışkanlıkları gereği (biraz da mecburiyetten) organik yaşıyorlar, çöp falan üretmiyorlar, hayatlarında süper marketten alınan ambalajlı tüketim maddeleri yok. Eski sahipleri olan İspanya’dan gelen biraların cam şişelerini de ne yapacaklarını bilememişler haliyle, bilemedikleri içinde bu şişeler orda burda mini dağlar oluşturmuş:)

Halkın hayatında çok önemli olduğu alenen belli olan iki şey var: Dans ve bira... Zaten dansetmeyi sevmeyen Afrikalı var mıdır? Ama bu insanlar kadar güzel dans edenini görmedim henüz. Ne kadar bana öğretmeye çalıştılarsa da pek başarılı olamadım. Ama kendimden geçe geçe seyrettim onları, kötü de olsa taklit ettim fırsat buldukça:) Sadece barlarda, gece klüplerinde değil, sokaklarda, köşebaşlarında, müzik sesi gelen evlerin içinde, sahilde ve kilise bahçelerinde danseden insanlar görmek gayet olağan bir durum bu ülkede. Gece klüplerinde ise tuhaf bir adet olarak, insanlar ayna karşısında kendilerini seyrederek dansediyordu, bu da ayrıca enteresan:)

Bir gün gittiğimiz okyanus kıyısında külüstür bir arabanın üzerine bağlanmış iki devasa hoparlörden yankılanan müzik eşliğinde çılgınca danseden kızlı-erkekli bir grup görmüş, o iki dev hoparlörün nasıl olup da o gençlerle birlikte aynı küçük döküntü arabaya sığdığını ve daha önemlisi niye buralara kadar taşındığını anlayamamıştım. Sonradan, şehir merkezinde bindiğimiz bir taksinin bagajında da adeta “yedek lastik” gibi böyle dev hoparlörlerin taşındığını gördüm. Fırsat buldukça arabaları kenara çekip, hoparlörleri teybe bağlayıp, dans etmeye başlıyorlarmış (örneklerini sonradan bolca gördük)...

Plajda eğlenen gençler

Orada yaşayan meslekdaşım müziğin ve biranın bu insanların hayatındaki "tek eğlence" olduğunu söyledi. Dansedebildikleri ve içecekleri biranın parasını o gün çıkardıkları sürece sorun yok. Günlük yaşanıyor. Bir yabancı şantiye müdürü maaşı dağıttıklarının ertesi günü hiç bir işçinin işe gelmediğini, zaten getirmeye de güçlerinin yetmediğini söylemişti. İşçiler “tam kadro” bira içmeye ve dansetmeye gidiyorlarmış, maaşlarının tamamını aynı gün içinde harcayarak...:)

Gittiğimiz plajda (ve sonra sıcak hava nedeniyle yarı çıplak dolaşan pek çok çocuk ve yetişkinde) gördüğümüz ve pek şaştığımız bir durumdan bahsetmek istiyorum: Belki genetik bir sebepten, belki kesim stilinden , belki de anti hijyenik doğum şartları nedeniyle insanların bir kısmının göbek deliklerinin dışa doğru iri (bazıları ceviz büyüklüğünde, bazıları daha da büyük) bombe yapmış olduğunu gördük. Bakması insanın içini bir hoş yapsa da, nasıl oluştuğunu kesinlikle anlayamadığımız bir durum.

Göbeğe dikkat!

Ve tabii ki çocuklar, her zamanki gibi dünya tatlısı... Hepsini mıncıklamak, sıkıştırmak, öpücüklere boğmak istedim... En çok etkilendiğim ise akşam saatlerinde şehirdeki her bir sokak aydınlatma lambasının altında ev ödevlerini yapmaya çalışan ya da kitap okuyan çocukların bulunmasıydı. Evlerin çoğunda elektrik olmadığı için, çocuklar akşamları lamba avına çıkıyor ödevlerini yapabilmek için... Akşam olunca her sokak lambasını bir minik öğrenci kapıyor, altı boş olan sokak lambası göremezsiniz.


Yedim ben bunları, yemeden önceki son görüntüleri:) (Sağ alttaki devasa göbek bombesini seçebildiniz mi?)

Ekvator kuşağındaki bu ülkede hava sıcaklığı, arada 3-5 derecelik sapmalar olsa da, tüm yıl aynı: 30 derece civarında puslu, aşırı rutubetli ve bunaltıcı. Buharlaşma çok yoğun olduğundan, güneş de pırıl pırıl parlamıyor, hep pusun, bulutların arkasından salıyor ışınlarını. Yağmur mevsimi sonrası sıtma yayan sivrisineklerin mevsimi başlıyormuş. Son ziyaretimiz bu döneme denk gelince, kalış süremiz de bağışıklık oluşturmaya yeterli olmadığından, antibiyotik kullanmamıza rağmen, oradakilerin tavsiyesi üzerine kısa kollu, deriyi açıkta bırakacak giysiler giymekten kaçındık. Denize falan da girmedik haliyle. Böylece rutubetli sıcağın insanın nefes almasını dahi zorlaştıran etkilerine bolca maruz kaldık.

Şehir merkezlerinde tam anlaşılmasa da, kırsaldaki tabiat nefes kesiyor.

10 Şubat 2010 Çarşamba

BU GİNE BAŞKA GİNE (1) – KİMDİR, NEDİR?

Ekvator Ginesi Bayrağı

Şu ana kadar tespit edebildiğim kadarıyla Dünya üzerinde “Gine” ismini taşıyan 4 tane ülke var: Gine, Gine Bissau, Papua Yeni Gine ve Ekvator Ginesi. Daha pek çok “Gine” olabilir, mitoz bölünerek çoğalıyor olabilirler, ben bu yazıyı yazana kadar bile sayıları artmış, verdiğim bu bilgiyi “eksik” hale getirmiş olabilirler:) Papua Yeni Gine dışındakilerin hepsi Afrika’nın Atlas Okyanusu kıyısında bulunuyor.

2008 yılında yolum iki kez Ekvator Ginesi’ne düştü. Adından anlaşılacağı gibi, Ekvator Ginesi ekvator çizgisinin hemen altında, eski bir İspanyol sömürgesi. Latin Amerika'da bulunan "Ekvador" ile karıştırılıyor sık sık. Yaklaşık 200 yıl süren sömürge devri 1968’de ülkenin bağımsızlığını ilan etmesiyle sona ermiş. Resmi dili İspanyolca. Biraz araştırmayla ulaştığım bilgilere göre bazı “en” li ünvanların da sahibi: Kıta Afrikasındaki nüfus bakımından “en küçük” ülke; Kıta Afrikasındaki “en küçük” Birleşmiş Milletler üyesi ve Dünya'da İspanyolca'nın konuşulduğu “en küçük” ülkeymiş (kaynak: vikipedi) .

Ülkenin başkenti "Malabo", gördüğünüz gibi, anakaradan "uzakça" bir adada bulunuyor. İşaretler gittiğim yerleri göstermekte.

Hep “en küçük” olacak değil, bir “büyük” değeri var ki, o sayede yeni yeni adını duyurmaya başlamış: Petrol. 1996’da bulunan petrol ülkenin kaderini farklı bir yöne itmiş. Ülkenin 1979’dan bu yana "cunta" yönetimi altında olduğunu söylüyor kaynaklar (bkz: vikipedi); pek çoğumuz “diktatörlük” diyebiliriz (bana sorarsanız bir nevi “kabile şefliği”, çünkü kabile gelenekleri halen ve cidden ağır basıyor ülkede). Bununla birlikte, resmi sıfatıyla “cumhurbaşkanı” nın bu denli sevilip sayıldığı başka ülke var mıdır, bilmem. Şimdi diyeceksiniz ki "korkudandır o sevgi":) O kadar detayı hakkında ahkam kesecek bilgi sahibi değilim, ama bu bilgiyi orada uzuuuun yıllardır yaşayan yabancılar da doğruluyor. Benim de gözüme ilk takılan kadın, erkek pek çok insanın üzerinde cumhurbaşkanının resimlerinin basılı olduğu çiçekli böcekli kumaşlardan yapılmış entariler giymekte olduğu:) Başkan da bu sevgiye layık olacak bir performans sergilemek gayretinde. Her ne kadar bu konuda henüz çok büyük yol katedilememiş olduğunu görsek de, ülkenin şantiye alanına dönmüş halinden iyi niyetli pek çok girişimin olduğunu ve bir kaç yıl sonra ülkenin silüetinin esaslı bir şekilde değişeceğini söyleyebiliriz. Sadece 10 yıl öncesine kadar kakaodan başka hiç bir ekonomik değeri olmayan bu ülkede petrolden gelen para ile ciddi bir yatırım hamlesi başlamış "görünüyor".

Fakat ben bu tür siyasi-ekonomik konulara girmek niyetinde değilim. Amacım, toplamda 3 hafta geçirdiğim bu ilginç ülkede kendi gözüme takılanları, "ilginç" tecrübelerimi paylaşmak. Şu ana kadarki hayatımın en renkli ve garip macerası oldu diyebilirim. Bu macerayı ise, affınıza sığınarak, ancak "7 bölüm"e sığdırabildim, yazsam yazacaktım daha, anlatacağım daha çoktu ya "yetsin bu kadarı" dedim bir noktada:) Umarım sıkılmadan okursunuz:)


Öncelikle; ülkede kıymetli "petrol rezervleri" olunca, ülke “sıkı” bir yönetimle yönetiliyor olunca, ülkenin tamamı “stratejik bölge” olarak kabul ediliyor olunca, fotoğraf çekmenin de “yasak” olduğunu söylesem bana inanır mısınız? Bu yasaktan habersiz çektiğim fotoğraflar ile bu yasağı öğrendikten sonra “yine de” kaçak-göçek çekmeye çalıştıklarım arasındaki fark bariz zaten:) Oradaki ex-pat meslekdaşımın yasak konusunda beni uyarması üzerine sekteye uğradı sanatsal faaliyetlerim. Bir başka ex-pat meslekdaşın bu yasağa uymadığı için 2 günü nezarethanede geçirdiğini öğrendim. Eh, ben ucuz kurtuldum:)

Diğer taraftan, kırsalda da (güvenlik güçleri olmasa bile) doğru dürüst fotoğraf çekemedim. Zira yerli halkın çoğunluğu, her ne kadar çoğunlukla "katolik hristiyan" olsalar da, hala yerel pagan inançlarını da korudukları için, fotoğraf çekilmesinden hiç ama hiç hoşlanmıyor, istemiyorlar, çekmeye cüret ederseniz esaslı ve korkutucu tepki variyorlar. Çünkü, ruhlarının o fotoğrafa hapsedildiğine inanıyorlarmış. Teşebbüslerimden birinde ben de sert tepki alınca tırstım, bir daha izin almadan yeltenmedim insanların fotoğraflarını çekmeye. Tabii görsel belge eksikliği burada anlatacağım bazı şeylerin “palavra” ve “abartı” olarak değerlendirilmesine sebep olabilecektir. Gelin görün ki kapı gibi şahitlerim var:)