Yaz benim için bugün başlıyor resmen. Her yıl resmi tatil zamanım gelene kadar çoktan bir kaç haftasonu deniz kenarı ziyareti yapmış olan biz, bu yıl özellikle benim anormal iş yoğunluğum nedeniyle Ankara'dan bir yere (Abant'a bile) kıpırdayamadık. Temmuz ayının tamamını, haftasonları dahil, ofiste geçirdim. İnanın yazı nasıl yarıladık anlamadım. Üstelik koca bir ay bilfiil ofiste geçtiği, evin yolunu zor bulup yorgunluktan sızdığım için Ankara yazının da keyfini süremedik.
Bu yazdan şu ana kadar yanıma kalan Haziran ayında iş sebebiyle gidip keyfini tekrar sürme fırsatı bulduğum Batum ve Andy Warhol sergisi uğruna gittiğim İstanbul seyahatleri oldu. Eğer yorgunluktan bitmeseydim (ki hala devam ediyor), şimdiye sizlerle, hızla değişen Batum'dan güzel karelerle bir yazı paylaşacaktım. Ama yok, bu yıl yazma yılım değil sanırım:) Batum fotoları bile daha bilgisayara inmedi.
Bu gece resmi tatilimiz başlıyor. 2 hafta sürecek ve çok keyifle planladığımız uzun bir rotaya doğru yola çıkıyoruz. Dönüşte 2011 yazından geriye hatıra olarak ne kaldıysa, burada paylaşacağım. Malzeme birikince yazılarını yazmak daha kolay olacak diye umuyorum:)
Sevgiler, iyi tatiller:)
5 Ağustos 2011 Cuma
6 Haziran 2011 Pazartesi
GEMİ SEYAHATİ SEVENLERE VE MERAK EDENLERE GÜZEL HABER
İlk gemi seyahatimizi yapalı bu hafta itibariyle 1 yılı doldurdu. Tadı hala damağımızdayken, geçen hafta kardeşimden güzel bir haber aldım: Bizim de seyahat ettiğimiz Navigator of the Seas gemisi artık Kuşadası çıkışlı turlarla Türk turistlerin de hizmetinde... Üstelik ilk kez Türkiye çıkışlı turlara başlayacağı için fiyatları çok cazip.
Kardeşimin girişkenliği sayesinde, ilk Türkiye çıkışının yolcularından ikisi de annem ve babam olacak. Daha önce bir kaç gemi seyahati yapmışlardı, ama bindikleri gemiler Navigator of the Seas'ın büyüklük ve imkanlarıyla kıyaslanamaz. Bu nedenle bizim seyahatimize çok heves etmişler, ama geminin Roma çıkışlı olması onları biraz ürkütmüştü. Şimdi ise, Kuşadası'nda yaşadıkları için, neredeyse evlerinin önünden bu güzel gemiye binip, umarım ki keyifli bir 8 gün geçirecekler.
Seyahati seven herkesin en az bir kez gemi seyahati yapmasını tavsiye eder hale geldim ilk gemi seyhatimden sonra. Bu güzel fırsatı kaçırmayın derim. Hem 5 yıldızlı otel konforunda, eviniz sırtınızda geziyorsunuz, hem de her sahah farklı bir ülkede, farklı bir şehirde uyanıyorsunuz. Bu çok keyifli bir durum.
Royal Caribbean ve Navigator of the Seas'in Kuşadası çıkışlı turlar için bu linki ve bu linki ziyaret edin.
27 Mayıs 2011 Cuma
BOZCAADA -2
Bozcaada'da kalacağımız mekanı neredeyse 2 ay önceden ayarladık. Adabahçe Pansiyon şehir merkezinde, mütevazı, tertemiz, her detayında sahiplerinin (çocukları dahil) el emeklerini görebileceğiniz bir yer. Tatillerde mümkün olduğunca tabanvay olmak prensibimiz, bu yüzden kalacağımız yeri de özellikle şehir merkezinde seçtik.Ada'da olmak ilginç bir duygu, bizim ki kadar kısa bir sürede hissedilir mi bilmem, ama "ada basması" denen bir sendrom varmış, ana kara ile bağının olmadığını ve oraya kolay ulaşamayacağını idrak ettiğin, ruhen karamsarlaştığın zamanlarda insanın üzerine çöken...
O kısmını bilemem, ama Bozcaada harika, büyüleyici bir yermiş meğer. Bir defa, belki ada olmanın verdiği belli miktar izolasyon nedeniyle, mimari ve kültürel tahribat minimum. Ve yine aynı sebeple, "kendine özgülük" had safhada. Sık sık gözünüze çarpan detaylardaki özen ve yaratıcılık da bu kendine özgülüğün sonucu olsa gerek.
İşte "kendine özgülüğün" hoş örneklerinden biri: Ada Kitapçısının kapısında asılı tabela:)
Duvar boyayan kız
Detaycılıkta son nokta: Şarapların da süslenmeye hakkı var (iki katlı ve bol malzeme dolu bir dükkan olduğunu da belirteyim)
Mekan tabelaları da ayrı güzel...Hemen dikkat çeken detaylardan biri kapılar: pek çok ev ve mekan kapısı özene bezene yapılmış ve boyanmış. Bir diğer gözlemim, hiçbir şeyden (kafe, bar, restoran, hediyelik eşya mağazası vs.) adamı bıktıracak ve dolayısıyla güzelliklerinin artık algılanamayacağı kadar çok olmaması (en azından şimdilik). Bunun geri dönüşü "kalite" ve "orjinallik" tabii.


Her biri ayrı dünyalara açılıyor kesin
Burada her fırsatta dile getiriyorum, keskin bir söylem olabilir ama bazı konularda keskin olmak iyidir: Kopya ve yağma kültürüne tahammülüm yok, bir zamanlar severek gittiğim pek çok şehir, mekan, mağaza vs. bu sebeple artık hayatımda özel bir yere sahip değil. Yabani ot gibi heryeri saran bu zevksiz ve yokedici, aynı zamanda sıradanlaştırıcı garip yaşam tarzının ülkemizde evrinerek (en azından) anti tezlerine yaşam alanı bırakacak olgunluğa ulaşmasına sanırım daha çok var. Bozcaada, şimdilik, ada olması sebebiyle bu yağmadan büyük ölçüde kurtarmış kendini. Umarım daha önce kurban verilenlerden ders alarak, özenli ve kontrollü bir şekilde sürdürür gelişimini.


Şu berraklığa bakar mısınız?Buraya gelmemize sebep olan ve bu yıl ilk kez düzenlenen Uluslararası Bozcaada Yarı Maratonu sayesinde ada nüfusunda patlama olmuş. Konuştuğumuz ada sakinleri ilk defa bu tarihte bu kadar çok insanı adada gördüklerini söyledi. Haliyle ek feribot seferleri konmuş. Alev, Güçlü ve diğer koşucu arkadaşlarımız maratonu koşarken, koşmayan ekip olarak biz de şehir merkezinin keyfini sürdük. Bu arada önümüzdeki sene 10 kmlik parkura katılma yönünde bir prensip kararı da aldık:)
İlk defa yapılan bu maratona 350'den fazla kişi katıldı. Üstelik büyük çoğunluğu Türkiye'nin değişik şehirlerinden gelmiş.
Ümit ve mutluluk verici bir durum.
(Alev kendi yaş grubunda 12. oldu, büyük başarı)
Koşucular Start çizgisinde
Seyahatimiz kısa süreceği için adanın tamamını göremedik, ancak şehir merkezinde, gördüğümüz ve yaptığımız herşeyden keyif alarak, dolu dolu bir "2 gün" geçirdik. Bozcaada tertemiz enerjisiyle beni kış uykumdan uyandırdı, canlandırdı adeta.
Koşucular Start çizgisindeSeyahatimiz kısa süreceği için adanın tamamını göremedik, ancak şehir merkezinde, gördüğümüz ve yaptığımız herşeyden keyif alarak, dolu dolu bir "2 gün" geçirdik. Bozcaada tertemiz enerjisiyle beni kış uykumdan uyandırdı, canlandırdı adeta.
22 Mayıs 2011 Pazar
BOZCAADA - 1
Kuşadası'nda büyümüş olduğumdan sanırım, ben deniz tatili denince hep Kuşadası ve daha güneyini anlar, aklıma daha yukarıdaki sahiller, şehirler hiç ama hiç gelmezdi. Senelerce böyle düşünmeye devam ettim. Alev hayatıma girene kadar... Alev de kendini bildi bileli Ayvalık-Altınova'da geçirmiş çocukluğunun ve gençliğinin o güzelim uzun yaz aylarını... Sayesinde önce Ayvalık civarını, sonra da biraz daha kuzeyi olan Assos'u gördüm. Aşık oldum memleketime,yurduma bir kere daha. Her tür yağmaya rağmen korumayı başardığı ve bir şekilde hep şaşırtmayı bildiği güzellikleri nedeniyle. Varabildiğimiz son nokta olmuştu Assos Kuzey Ege'de, ta ki geçen haftaya kadar...
13 Mayıs günü uzun bir aradan sonra tekrar bilmediğimiz yerleri keşfetme heyecanı ile yollara düştük dostlarla. Rotamız Bozcaada. Alev ve Güçlü bu kez ilk defa yapılacak Bozcaada Yarı Maratonu'na katılacaklar. Yani anlayacağınız, seyahatimizin amacı "hem ziyaret hem ticaret":) Bozcaada aslında belli bir kesim için çoktan keşfedilmiş, çok sevilen, bir süredir çok "tarz" bir yer. Sadece biz güney sevdamız nedeniyle biraz uzak ve "fransız" kalmıştık kendisine.
İnegöl'den itibaren Ege'nin mütevazi ama seyrine doyulmaz bol sürprizli maki bitki örtüsüne dönen doğa, özellikle Bandırma'dan itibaren buluştuğu billur mavi ile birlikte tam bir görsel şölene dönüştü.
Bu görsel şöleni "şok" hissiyle bölen ve hala aklımdan çıkmayan şeyse İnegöl'de bir kaç yüz metre arayla gördüğümüz garip cisimlerdi. Ben "garip cisim" diyorum ya, sanırım "heykel" niyetine dikilmişlerdi. Birbirinden "anti-ucube" iki garip cisim, ülkemizde baskın çoğunluğun sanattan ve estetikten ne anladığına dair çok anlamlı iki örnek oluşturuyor:

Kars'taki heykeller neden yıkıldı, şimdi anladınız mı? Yerine tercih edilen bunlar çünkü...Yolda gördüğümüz bu iki "garip cismi" hariç tutarak, doğruyu söyleyim mi: Ben şaştım... Şaşkına döndüm... Evet denmişti bana (bize) Çanakkale ve civarı çok güzeldir diye, ama nedense pek ciddiye almamışım(/z). Sıcak seven biri olarak, kuzeyin serin, soğuk, bır bır olacağına dair ön yargım o kadar yoğunmuş ki burada saklı bir cennet olabileceği konusuna fazla kafa yormamışım.
Feribota bineceğmiz Geyikli sahiline geldiğimizde ben çoktan (öyle bir şey varsa) "Kuzey Ege Büyüsü" altına girmiştim.
Geyikli'nin uçsuz bucaksız, yeşille bütünleşen sahili ve neredeyse 50 metre öteden dibini görebildiğiniz pırıl pırıl denizi beni alıp 70'li yıllar ve 80'lerin başında bire bir aynı manzarının olduğu Söke ve Kuşadası'ndaki çocukluğuma götürdü.
Size bir şey söyleyim mi? Bunu bir ay kadar önce kardeşimle de konuştuk: Eğlenceli, huzurlu ve mutlu bir çocukluk geçirmek, bazen pek de iyi bir şey olmayabilir... Bizim çocukluğumuz böyle geçti. Bu sizi elbette güvenli ve hayata karşı "güvenir" ve "umutlu" bir insan yapar. Ancak tadını ilerleyen hayatınızda hep ararsınız, herşeyi o zamanların sizin zihin ve ruhunuzda bıraktığı o "ilk" tatla kıyaslarsınız. Referans güzel olunca, daha kötüsüne güdülenmeniz mümkün olmaz, ama adına "nostalji" denen, artık geçmişte kalmış güzel şeyleri sevgi ve hüzünle özleme pratiği yakanıza veya kuyruğunuza, ama illa ki bir yerinize yapışır...
Geyikli sahillerine vardığımızda ben yukarıdaki düşüncelere gömülmüştüm işte. Ama deniz ve doğa kimi filozof yapmaz ki...
Bozcaada'ya feribotla ulaşılabiliyor ve yaz tarifesi başlamadığı için feribot sayısı az. 19.00 feribotuna hedeflediğimiz gibi yetiştik. Hava, daha önce duyduğum uyarıların tersine, şeker gibi. Bozcaada yolcusu çok fazla, çoğunluk maraton amacıyla gelenler. Feribotu bekleyenler Geyikli sehilindeki kafelerde çoktan terlik-şort moduna geçmişlerdi. Hani serin olacaktı ya?

Feribottan görünen haliyle Geyikli Sahilleri
11 Mayıs 2011 Çarşamba
KIPIRDANMA
Fazla sustuk. Ama bazen yeni bir şeyler üretebilmek için biraz nadasa kalmak gerekiyor. Burayı görev gibi algılamayacağız diye söz vermiştik, şu anda sözün gereğini yapıyoruz sayın:) Tabii bizden çok daha iyi bilen büyüklerimizin bize zorla verdikleri araları saymıyorum.
Hiç bir zaman tek hedef, tek hobi insanı olamadım, olamadık. Veya yaptığı her ne ise onda ölümüne sebatkar... Çünkü hep ve her zaman dikkatimi/dikkatimizi (evet, bu konuda çoğul kullanmak zorundayım, çünkü Alev de benden çok farklı değil) daha çok çeken başka şeyler olur, hemen de tavlanırım(/zzz). Mesele heyecansa, gerisi teferruat diye özetlenebilir:)
Bazen de akışa bırakmak iyi gelir. Sürekli bir şeyler yetiştirmeye, üretmeye, sosyalleşmeye, herkese mavi boncuk dağıtmaya, herkese laf yetiştirmeye, her olaya görüş beyan etmeye... halin ve isteğin kalmayabilir, bazen Dünyanın senin herhangi bir müdahale etme çaban olmadan dönmesine razı olursun. Böyle olduğunda, az ses çıkarmak ve günü geldiği gibi yaşamak, sadece kendine ve sana iyi gelecek şeylere odaklanmak en iyisidir.
Yazma zamanı, hissediyorum, yani içim kıpırdanmaya başladı yeni yazılar için. Ama yazmak için malzeme lazım değil mi? O zaman malzeme toplamaya, yola çıkmalı.
Kısa bir seyahatin ardından gözlem ve hikayelerimizi paylaşmak için burada olacağız. Böylece, uzun süren suskunluk zincirini kırmak umudundayız.
Bu akşam sinema kanalında tesadüfen Victor Hugo'nun Sefiller romanının filmine denk geldik. Hayattaki asıl ve değişmez doğruların en berbat yanlışları yaparak öğrenilebileceğinin, öğrenilenlerin sadece kendinde değil, başkalarının hayatları üzerinde nasıl büyük ve anlamlı değişiklikler yaratabileceğinin, onurun, bağışlamanın, daha önemlisi insanların bireysel ve toplumsal değerlere ve özellikle özgürlüklerine başkalarından merhamet bekleyerek değil, ancak bilfiil kendileri eyleme geçerse sahip çıkabileceklerinin toplu gösterimi gibiydi.
Hiç bir zaman tek hedef, tek hobi insanı olamadım, olamadık. Veya yaptığı her ne ise onda ölümüne sebatkar... Çünkü hep ve her zaman dikkatimi/dikkatimizi (evet, bu konuda çoğul kullanmak zorundayım, çünkü Alev de benden çok farklı değil) daha çok çeken başka şeyler olur, hemen de tavlanırım(/zzz). Mesele heyecansa, gerisi teferruat diye özetlenebilir:)
Bazen de akışa bırakmak iyi gelir. Sürekli bir şeyler yetiştirmeye, üretmeye, sosyalleşmeye, herkese mavi boncuk dağıtmaya, herkese laf yetiştirmeye, her olaya görüş beyan etmeye... halin ve isteğin kalmayabilir, bazen Dünyanın senin herhangi bir müdahale etme çaban olmadan dönmesine razı olursun. Böyle olduğunda, az ses çıkarmak ve günü geldiği gibi yaşamak, sadece kendine ve sana iyi gelecek şeylere odaklanmak en iyisidir.
Yazma zamanı, hissediyorum, yani içim kıpırdanmaya başladı yeni yazılar için. Ama yazmak için malzeme lazım değil mi? O zaman malzeme toplamaya, yola çıkmalı.
Kısa bir seyahatin ardından gözlem ve hikayelerimizi paylaşmak için burada olacağız. Böylece, uzun süren suskunluk zincirini kırmak umudundayız.
Bu akşam sinema kanalında tesadüfen Victor Hugo'nun Sefiller romanının filmine denk geldik. Hayattaki asıl ve değişmez doğruların en berbat yanlışları yaparak öğrenilebileceğinin, öğrenilenlerin sadece kendinde değil, başkalarının hayatları üzerinde nasıl büyük ve anlamlı değişiklikler yaratabileceğinin, onurun, bağışlamanın, daha önemlisi insanların bireysel ve toplumsal değerlere ve özellikle özgürlüklerine başkalarından merhamet bekleyerek değil, ancak bilfiil kendileri eyleme geçerse sahip çıkabileceklerinin toplu gösterimi gibiydi.
11 Nisan 2011 Pazartesi
KAÇAN HEVES
Evet, kaçan bir heves sözkonusu bizde, bende... Hergün yaşam alanımızın bir şekilde daraltıldığı, özellerimize bir şekilde müdahale edilen günler yaşıyoruz, sonunda internette kendimizi ifade etme yöntemlerimiz de bir şekilde yasaklandı. Biz burayı keyif olsun diye açmıştık, ancak bir anda işi keyif olmaktan çıkardılar, sağolsunlar. Biliyorum, bir çoğunuz bir takım ayarları değiştirerek, tünelleri kullanarak (şu anda benim yaptığım gibi) yazmaya devam ediyorsunuz. Dijital çağda yasakçı zihniyetin nasıl komik hallere düştüğünün de göstergesi bu imkanlar:) Ama bu bana göre değil. Niye bu kadar zahmet? Ne için allah aşkına? Hangi devirde yaşıyoruz? En doğal haklarımız elimizden alınıyor ve doğal bir hakka sanki "lütufmuş" gibi binbir zahmetle ulaşmak istemiyorum. Doğal hakları "lütuf" muş gibi sunmaya veya esirgemeye, keyfe göre kısıtlamaya kimsenin hakkı olmamalıydı. İnancımız, umudumuz, idealimiz buydu bu ülke için. Oysa "ileri demokrasi" ülkesinde bu işler böyle yürüyormuş.
Uzundur yazmama sebebim(iz) budur. Bu konuda kaçan keyiftir, başka bir şey değildir. Şimdi o keyfin gelmesini bekliyorum, şartlara bakılırsa yine aziz ülkemizden, herşeyi vatandaşından iyi bilen aziz yöneticilerimizden çooook büyük şeyler bekliyorum. Beklemeye devam edeceğim. Bakalım artık, o keyif yerine ne zaman gelirse o zaman düzenli yazmaya devam edeceğiz.
Bu arada bir çok şey oldu aslında. Ama en güzeli ve anlamlısı Alev'in bu sene Runtalya maratonunda ilk defa "TAM MARATON" yani tamı tamına "42 km, 195 m" yi koşması ve ilk sefere göre gayet iyi bir derece ile (468 koşucu arasında 145. olarak) tamamlaması oldu. Böylece tam 4 ay boyunca adeta bir asker disiplininde yaşamasının ve antreman yapmasının karşılığını aldı. Üstelik hem koştu hem de Adım Adım Oluşumu kapsamında geçen seneki gibi Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği (TOFD)için para topladı. Hatta geçen haftasonu koşucuların TOFD için topladıkları bağışlarla (194.000 TL) alınan 81 adet akülü tekerlekli sandalye Türkiye'deki ihtiyaç sahiplerine törenle dağıtıldı. Üstelik bu sadece TOFD'un payı. Adım Adım koşucuları TOFD'un yanısıra, Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Toplum Gönüllüleri Vakfı ve Buğday Derneği için de bağış topladılar. Toplanan bğaış 450.000 TL'yi, bağışçı sayısı 3500'ü geçti. Buradan geniş gönülleriyle umuda destek veren tüm bağışçılara, özel olarak da Alev'in bağışçılarına Alev ve kendim adına çok teşekkür ediyorum.
Evet heves kaçtı diye yazdım başlığa, allahtan heves kaynağı tek değil. Birileri ne kadar kaynak azaltma konusunda bilinçli çaba sarfetse de bizler yeni kaynaklardan hayatın güzelliklerini yaşama çabamıza devam edeceğiz.
Bu yasak kalkmadıkça düzenli bir yazı performansı sergileyebileceğimi sanmıyorum ama geleceğim, geleceğiz. Heves kaynaklarınızın hiç tükenmemesi dileği ile...
Uzundur yazmama sebebim(iz) budur. Bu konuda kaçan keyiftir, başka bir şey değildir. Şimdi o keyfin gelmesini bekliyorum, şartlara bakılırsa yine aziz ülkemizden, herşeyi vatandaşından iyi bilen aziz yöneticilerimizden çooook büyük şeyler bekliyorum. Beklemeye devam edeceğim. Bakalım artık, o keyif yerine ne zaman gelirse o zaman düzenli yazmaya devam edeceğiz.
Bu arada bir çok şey oldu aslında. Ama en güzeli ve anlamlısı Alev'in bu sene Runtalya maratonunda ilk defa "TAM MARATON" yani tamı tamına "42 km, 195 m" yi koşması ve ilk sefere göre gayet iyi bir derece ile (468 koşucu arasında 145. olarak) tamamlaması oldu. Böylece tam 4 ay boyunca adeta bir asker disiplininde yaşamasının ve antreman yapmasının karşılığını aldı. Üstelik hem koştu hem de Adım Adım Oluşumu kapsamında geçen seneki gibi Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği (TOFD)için para topladı. Hatta geçen haftasonu koşucuların TOFD için topladıkları bağışlarla (194.000 TL) alınan 81 adet akülü tekerlekli sandalye Türkiye'deki ihtiyaç sahiplerine törenle dağıtıldı. Üstelik bu sadece TOFD'un payı. Adım Adım koşucuları TOFD'un yanısıra, Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Toplum Gönüllüleri Vakfı ve Buğday Derneği için de bağış topladılar. Toplanan bğaış 450.000 TL'yi, bağışçı sayısı 3500'ü geçti. Buradan geniş gönülleriyle umuda destek veren tüm bağışçılara, özel olarak da Alev'in bağışçılarına Alev ve kendim adına çok teşekkür ediyorum.
Evet heves kaçtı diye yazdım başlığa, allahtan heves kaynağı tek değil. Birileri ne kadar kaynak azaltma konusunda bilinçli çaba sarfetse de bizler yeni kaynaklardan hayatın güzelliklerini yaşama çabamıza devam edeceğiz.
Bu yasak kalkmadıkça düzenli bir yazı performansı sergileyebileceğimi sanmıyorum ama geleceğim, geleceğiz. Heves kaynaklarınızın hiç tükenmemesi dileği ile...
16 Ocak 2011 Pazar
ARBEIT MACHT FREI
Auschwitz'in (ve çoğu toplama kampının) giriş kapısındaki meşhur yazı: "Arbeit macht frei= Çalışmak özgürlük getirir"...
Birileri "Sadece benim dediğim, benim istediğim gibi olsun; benim isteklerim diğerlerininkininden daha önemli ve özeldir, ben de herkesten üstünüm, bu yüzden benim istemediklerimi isteyenlerin, benim gibi düşünmeyenlerin hakları yok edilebilir, hatta kendileri de... Çünkü ben güçlüyüm, bu yapacağım herşeyi meşru kılar" dediğinde ve bu kişiler siyasi iktidarı eline geçirdiğinde neler olur? Dünya tarihi bu düşüncelere sahip kralların, devlet adamlarının, askerlerin ibret verici hikayeleri ile dolu.
Nazilerin 2. Dünya Savaşı arefesinde kendileri gibi düşünmeyen, kendi inandıklarına inanmayan veya kendilerine benzer olmayanları adım adım, önce toplum dışına itip, nihayette toptan yok etmeye varan eylemlerinin arkasında buna benzer bir söylem yatıyordu. Mağdur söylemi ile gücü ele geçirenlerin bir süre sonra kendilerinin zulmeden ve mağdur yaratan rolüne bürünmesi ne garip bir paradoks...
Naziler 2. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde kendilerinden olmayanı marjinal boyutta "ötekileştirmeye" zaten son hızla başlamışlardı. Bunlar arasında kendilerine göre en büyük tehdit (hem çok oldukları hem de zamanın Almanyasının ekonomik güçlerini ellerinde tuttukları için) Yahudilerdi. Bu nedenle genelde "Yahudi Soykırımı= Holokost/Holocost" olarak bilinen soykırım, aslında toplumun Naziler gibi düşünmeyen her kesimini kapsıyordu: En büyük kaybı vermekle birlikte sadece Yahudiler değil, komünistler, bedensel ve zeka özürlüler, eşcinseller, çingeneler, hatta zaman içinde Lehler, Slavlar, nihayet karşıt görüşlü Almanlar da "soykırım" tanımının tam olarak hakkı verilerek, "sistematik" bir şekilde yok edildiler. Kaç milyon kişinin hayatını bu sistematik kıyımlarda kaybettiğinin kesin bir dökümü olmamakla birlikte, bu rakam bazı kaynaklara göre 15 Milyonun üzerindedir. Örneğin; zaten hükümetçe fişlendikleri için kayıtlarına nispeten kolay ulaşılabilen Yahudilerin 2. Dünya Savaşı öncesinde Kıta Avrupası üzerindeki nüfusları 4,5 milyon civarında iken, savaş sonrası bu rakam 500.000 lere inmiştir.
Bu "ötekileştirme" projesi, "arî" Alman ırkından olmadıkları halde Almanya'nın hertürlü zenginliğini ellerinde tutan, gerçek Almanların haklarını yiyen, sömüren Yahudi kökenli Alman vatandaşları yüzünden mağdur olduklarını iddia eden ve bu mağduriyeti telafi etmek sözüyle iktidara gelen, Adolf Hitler liderliğindeki Nasyonel SosyalistAlman İşçi Partisi (isimdeki paradoksa da ayrıca dikkat edilmeli sanırım) tarafından yürütülüyordu.
Naziler savaş öncesinde önce sarı yıldız takmaya, sonra gettolarda yaşamaya mecbur bırakarak "fişledikleri" insanları, savaşın başlamasıyla birlikte son sürat özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde inşa ettikleri pek çok çalışma kampına gönderdiler. Kamplar savaş boyunca Alman vatandaşlarına zaten hükümet tarafından manipüle edilen devlet yayınlarında bir tür "tatil köyü" olarak tanıtıldı. Bazı ari kökenli olmayan Alman vatandaşlarının, vatanlarına borçlarını ödemek için, gayet insani şartlarda, gönüllü olarak çalıştıkları, karşılığında devletlernin de onlara çok iyi baktığı propogandası yapılıyordu. O yüzden o kamplarda yaşana vahşetin boyutu ancak, Almanya savaşta resmen mağlup olduğunda ortaya çıktı.
Bu kamplardan bir tanesi "özel" öneme sahipti. Çünkü bu kamp o dönemde yapılmış kampların en büyüğü olmasının yanı sıra, resmi olarak bir "ölüm kampı", Nazilerin tabiriyle "Final solution to the Jewish question = Yahudi sorununa nihai çözüm" yeri idi. Buradan canlı çıkmak imkânsızdı.
Auschwitz Kampı, Polonya'da, Krakow 'a yaklaşık 70 km mesafede bulunan Oswiecim şehrinde bulunuyor. Auschwitz aslen Auschwitz, Birkenau ve Monowitz isimlerini taşıyan üç büyük kamptan oluşan bir yer. Auschwitz içlerinde en büyük olan. Bugün tamamı "mezarlık" olarak kabul edilen bir müze olarak, insanlık tarihinin en acı gerçeklerinden biriyle yüzleşmeye cesareti olan insanların ziyaretine açık. Göreceklerinize inanmakta zorlanacağınız garantidir. 2004 yılında yolum düşmüş oraya, daha doğrusu işimin uzaması nedeniyle kaçırdığım bir uçağın bana kazancı oldu burayı görmek... Ben "kazanç" diyorum, o zamandan sonra her basit sıkıntıda mızıldandığımda en azından "hakkım var mı acaba" diye sormama sebep olan tecrübelerden biri olduğu için... O zaman oraya gitmek istediğimi duyan Polonyalı meslekdaşlarım ise dehşete düşüp "İyi düşün. Biz bile gitmedik ve asla da gitmeyeceğiz" demişlerdi. Haklı olabilirler kendilerine göre, muhtemelen ailelerinde bu dehşeti doğrudan yaşamış olanlar vardı.
Auschwitz insanın insana neler yapabileceğinin yaşayan en somut örneği bana göre. O dehşet günlerinin izleri hala canlı çünkü. Öyle ki, aradan geçen 60 küsür yıla rağmen, ne şekilde ve hangi şartlarda öldürüldükleri anlaşılmasın diye cesetleri yok etmek amacıyla kurulan krematoryumlarda yakılan insanların küllerinin boşaltıldığı havuz hala dolu...
Auschwitz'in hikayesine tek tuşla ulaşabilirsiniz, ben burada kendi objektifime takılanların bir kısmını paylaşacağım sadece. Söz şimdi fotoğraflarda:
"Schindler's List" filminden burayı hatırlayabilirsiniz: Auschwitz'e yük vagonlarında getirilen yüzbinlerce insanın aç, susuz, hasta olarak günlerce süren seyahatleri sonunda, "son adresleri" olduğunu bilmeden ayak bastıkları ilk yer (raylar bir süre sonra bitiyor zaten, çünkü oraya girenler için o noktadan ötesi yok... )
Çok büyük bir alana yayılmış kampın, sözde "yatakhane" olan binalarından bazıları
Müze duvarları bu kampta ikamet (!) etmiş binlerce insanın, kampa giriş ve (ölmek suretiyle) çıkış tarihlerinin yazılı olduğu binlerce fotoğrafları ile kaplı. Yaşları ve cinsiyetleri ne olursa olsun hepsinin ortak noktaları, hiç birinin kampa girdikten sonra 2 aydan fazla yaşamamış olması...
Belki de en büyük acıları yaşamış olan çocuklar: Hem anne-babalarından ayrıldıkları için , hem de çoğu en acımasız tıbbi deneylerde canlı kobay olarak kullanıldıklarından...Ve kampa geldiklerinde üzerilerin olan kıyafetleri...
Kampa girenlerin giymek zorunda oldukları kıyafetler...
Binlerce insanın altalta üst üste yığıldıkları, şiltesiz ranzalar. Kampın ilk yıllarında içi samanlı dolu ve kaba kumaşla kaplı olsalar da şilte varmış. Sonra bu "aşağılık" varlıklara masraf yapılmaması gerektiğine karar verildiğinden, şilte olayı tümden kalkmış.
Tuvaletler... Yüzbinlerce insanın olduğu kampta tuvalet niyetine sadece bir kaç yüz "delik" yapılmış olduğunu, herkesin tuvalet ihtiyacını görmek için sabah ve akşam sadece bir kaç dakika hakkı olduğunu dikkate alarak bakın bu fotoya...
Kampın tamamını çevreleyen, esasen kimse kaçamasın diye yapılmış olan ama oradaki hayata daha fazla tahammül edemeyen pek çok mahkumun da üstlerine bilinçle atlayarak hayatlarına son verdikleri elektrikli teller.
Genelde diğer mahkumlara ibret olması için, mahkumların tamamen sudan bir gerekçeyle, hatta çoğu zaman gerekçesiz olarak asıldıkları dar ağacı.
Savaş sonunda, yenilen Nazilerin kaçarken kampta gerçekte neler olduğu anlaşılamasın niyetiyle havaya uçurmaya çalıştıkları, ancak çoğu ayakta kalan krematoryumlardan biri.
Naziler mahkumları yok ederken pek çok yöntem denediler: Önceleri kurşuna dizdiler. Kısa sürede bundan vazgeçildi, çünkü "aşağılık" varlıklar için kurşun harcamak gereksiz yere maliyet yaratıyordu. Üstelik kısa sürede pek çoğunu ortadan kaldırmaya yetmiyordu. Zaman içinde havasız bırakmak, asmak gibi pek çok alternatif yöntem denendi. Ama hiç biri "hem düşük maliyet hem de kısa sürede çok insanı yoketme" kriterlerini tam olarak karşılamıyordu. Derken kendilerince "mucizevi" çözümü buldular: Zyklon B verilerek aynı anda yüzlerce kişiyi öldüren gaz odaları... Müzede sayısız boş ziklon b kutularıyla dolu galeriler var. Tabii bunlar Nazilerin kampı terkettikleri tarihte ele geçenler sadece...
İlk girişte mahkumların ürküp, panik yaratmamaları için "duş" görüntüsü verilerek dizayn edilmiş gaz odalarından biri...
Ölüm Treninden inen herkese valizlerinin üstüne adlarını ve geldikleri yerlerdeki adreslerini yazmaları istendi. Çünkü kendilerine bavullarının sonradan, odalarına (!) gönderileceği söylendi. Zaten giderken yanlarına sadece bir bavul almalarına izin verilmiş insanlar, kendilerince en kıymetli ve en gerekli eşyalarını koydukları bu bavullara isimlerini yazdılar. Ama o bavullar asla sahiplerine ulaşmadı. Çünkü sahipleri artık bu eşyalara ihtiyaç duymayacakları bir yere gelmişlerdi. Trenden inenlerden en yaşlı, hasta, sakat ve zayıf olanlar dorudan gaz odalarına gönderilirken, kalanlar "ölümüne" çalıştırılmak üzere ayrıldılar. Bavullardaki eşyalar ise ayrı bir yerde titizlikle boşaltılıp tasnif edildi. Değerli eşyalar devlet malı olarak kaydedildi, kalanlar ya yağmalandı, ya geri dönüşüm için fabrikalara gönderildi ya da imha edildi. Geriye sadece hala sahiplerini bekleyen bu bavullar kaldı.
Kamptaki bir yazıt: "Nazilerin, Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden (gelen) çoğunluğu yahudi, yaklaşık bir buçuk milyon civarında erkek, kadın ve çocuğu öldürdükleri bu yer sonsuza dek bir çaresizlik çığlığı ve insanlığa uyarı olsun"
Etiketler:
AUSCHWITZ,
BAŞAK,
KRAKOW,
ÖLÜM KAMPI,
POLONYA,
SOYKIRIM,
TOPLAMA KAMPI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







